• CENGİZ BEKTAŞ ŞİİR VE MİMARLIK

Şiir de mimarlık da bir tasarım, bir yoktan var etme olayı…
Her ikisinde de ritm var: Mimarlıkta ışık ile sürezin (zamanın) ritmi, şiirde dil ile sürezin ritmi… Mimarlığın konusukültürel oylumdur, şiirin konusu kültürel sürez…
Mimarlıkta önce işlev var… Doğal (ya da üretilmiş) gereksiniminbelirlediği işlev… Şiirde de, en baştan beri önce işlev vardır. Örneğin Yunus’un şiirinin elbette bir işlevi vardır. Kimi dönemlerde, şiirin amacının yalnızca kendisi olması
(gereçlerinin sağlıklaştırılması, varsıllaştırılması için) zorunlu olabilir. Bu bir anlamda, bir iç eğitim, bir iç tartışma sayılabilir. Ama önünde sonunda, özellikle bizimki gibi kısıtlı olanaklarla çağdaşlık, insancıllık savaşımı verilen ülkelerde, örneğin mimarlık işlevden ayrı düşemez. Böyle olduğunda bu durum, gerçek yaşamdan-çevreden kopukluğa, sorumsuzluk sınırlarına dek varabilir.
Yontuya karşı mimarlıkta işlev, her şeyden önce yaratılanın (yapının) içiyle ilgilidir. Bunu söylemek öyle sanıldığınca gereksiz değil… Kimi çağlarda, kimi görüşler, yalnızca dışı olan bir yapıyı da mimarlık ürünü sayabilmişlerdir.
Batıda bugün bile, mimarlık ürünlerinin yalnızca dış nitelikleriyle- biçimleriyle değerlendirilmesi bu tutumun sonucudur elbette… Oysa örneğin Bruno Zevi, “içi olmayan kitlenin mimarî olmayacağını” söyler… Gideon’a göre de, “içinde yaşanmaktan çok dışarıdan bakılan yapıtlar (Mısır Piramitleri, Helen Tapınakları) yalnızca uzayda yer kaplarlar” bu nedenle Bruno Zevi, “Bu türlü iç mekânsız yapıları mimarlık yapıtı sayamayız.” diyor.
İlk tapınaktan yüzlerce yıl sonra ancak Didim Tapınağı’nda,insanların dış kolon sırasını aşıp, kapının eşiğine yüz sürebildiklerini düşünürseniz, bu tartışmanın toplumsal boyutunu da duyumsayabilirsiniz. Anadolu’nun, mimarlık
geçmişindeki konumunun, Batı’nın Helen mimarlığını sınıflandırdığı gibi, yalnızca yapıların dışlikleriyle belirlenemeyeceği gerçeğine de böylece daha bir yaklaşırsınız. Nedense Helenistik adı verilen, benim Helenimsi dediğim çağın
en yetkin mimarlarından biri olan, vatandaşımız Hermogenes’i burada anmadan, onun üzerine yazdığım bir şiiri aktarmadan edemeyeceğim
.../...

  • MEHMET AKİF BAL DANGALAKLAR CEMİYETİ

Tarihimiz; ilginç insanları, ilginç olayları ve ilginç sosyal diyalogları barındırmaktadır. Dünden bugüne bizlere çok ilginç gelen veya ilginç gelebilecek pek çok olay hakkında yeterli malumata sahip olmadığımız da bir gerçek. Bu yaklaşımla bakıldığında, genel tarihimiz içerisinde pek yer almayan, yerel tarihçiliğimiz ve yerel tarih birikimimiz açısından önem taşımış toplumsal adımlardan birisi, 1918 yılı başlarında Trabzon'da oluşturulan "Dangalaklar Cemiyeti"dir. Bu cemiyete Trabzon dışında Osmanlı ülkesinin herhangi bir yerinde rastlamak mümkün de değildir.

Dangalak Kimdir

En başta ismiyle dikkat çeken bu ilginç cemiyete geçmeden önce, cemiyete isim olan 'dangalak' kelimesine bakmak gerekmektedir. Dangalak kelimesi, Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde "Akılsız, aptal, düşüncesiz" anlamlarına gelmekteyken, Meydan Laroussea'da "Akılsız, budala, düşüncesiz" anlamlarında ve hakaret ifadesi olarak verilmektedir. Fakat şunu öncelikle bilmek gerekir ki; kelimesinin sözlüklerdeki ve ansiklopedilerdeki anlamı, Trabzon'da kurulan bu cemiyeti ve cemiyet mensuplarını doğrudan ifade edecek özellikte değildir.
Dangalaklığa Neden Gerek Duyuldu?
Peki, sözlüklerde ve ansiklopedilerde aşağı yukarı aynı anlamlara gelen ve hoş bir içeriğe sahip olmayan bu dangalak ifadesi, hangi gerekçe ve düşünceyle Trabzon'da bir cemiyete ad olarak seçilmiştir? Dangalaklar Cemiyeti'nin kurucuları ve üyelerin Trabzon'un toplumsal yapısı içerisinde üst mevkilerde bulunması, sözlüklerdeki dangalak ifadesiyle nasıl izah edilebilir? Görünürde izahı zor olsa da, elbette bunun da bir açıklaması olacaktır.
Dangalaklar Cemiyeti'nin ortaya çıkışındaki en önemli sebep, I. Dünya Savaşı sırasında Trabzon ve civarında meydana gelen olaylar ve bu olayların en önemli safhası olan muhacirliktir. Trabzon'un uğradığı Rus işgali (18 Nisan 1916) karşısında Ordu ili (o zamanki Bucak kasabası) ve ötesine doğru muhaceret eden Trabzonluların muhacirlik sırasında yaşadığı ve iç burkan sosyal ve ekonomik eziyetler, 24 Şubat 1918 tarihinde Trabzon'dan Rusların çekilmesine rağmen başka şekillerde devam etmişti. Evini, yuvasını, toprağını ve her şeyini Trabzon'da bırakarak bu zorunlu göçe(!) dahil olan Trabzonlular, geri döndüklerinde farklı bir Trabzon bulmuşlar ve muhacirlik sefaletine, Trabzon'a döndükle döndüklerinde gördükleri başka sefaletlerde eklenince bir başka ekonomik ve sosyal buhranın içerisine düşmüşlerdi. İşte bu yaşananlar, Trabzon'daki Dangalaklar Cemiyeti'nin ortaya çıkışının en önemli sebebidir. İşgal ve muhacirlik olaylarının toplumda meydana getirdiği maddi ama daha önemlisi manevi tahribat karşısında, hayatın menfiliklerini ciddiye almayarak ve bu şekilde sıkıntılarını düşünce bazında hafifletmeye çalışma fikri Dangalaklar Cemiyeti'nin kuruluşunu sağladı. Aslında Dangalaklar Cemiyeti, işgale ve onun getirdiklerine karşı sivil bir karşı koyuş anlamı da taşımıştı. İşgale ve muhacirliğin topluma yaşattığı kabusa karşı; muzipçe, ciddiye almadan, dert etmemeye çalışarak, üzüntüden uzak durarak, yaşananları dikkate almayarak ortaya konulan bir karşı koyuştu bu. Dangalak ifadesini biraz da Trabzonluların esprileri ve muzipliğinde aramak gerekir. Çünkü mizaha yatkın olmayan toplumlar, yıkıma karşı bu tavrı gösteremeyebilirler. Bu açılardan bakıldığında cemiyete neden Dangalaklar Cemiyeti adı verildiği daha anlamlı hale gelmektedir. Ancak, Trabzonluların Rus işgaline karşı ortaya koydukları tavrı sadece bu yaklaşımla ifade edemeyiz. Zira, muhacirliğe çıkma aşamasına gelinceye kadar Trabzonluların Rus ordularına karşı verdikleri silahlı sivil direnişi bilmek gerekir. Bu silahlı sivil direniş, Rus işgalinin bitmesinden sonra ortaya çıkan Rus tahribatına karşı muzipçe yapılan bir direnişe dönüşmüştür denilebilir. Bu yüzden, cemiyetin yapmak istediğini en genel anlamıyla; toplumun bozulan psikolojisinin daha fazla bozulmasının önüne geçmeye çalışmak ve mizahi unsurların yoğun olduğu diyaloglarla topluma muhacirlik acılarını unutturmaya çalışmak olarak ifade etmek mümkündür.

Dangalakların Özellikleri Nelerdi?

Dangalaklar Cemiyeti'ne üye olanların genel unvanı da cemiyetin adı gibi, "Dangalak"tı. Dangalaklık; mizaha, muzipliğe, cemiyet içerisinde edinilen yere göre derecelere ayrılmıştı. Suret-i aptal görünen ve her şeyi ince alayla sürdüren muzip kişiler kurmuştu bu cemiyeti. Cemiyetin toplantılarına bu yüzden esprisi bol kimseler katılırdı. Fakat, esprili olma özelliği yanında, üyelerin gerçek hayattaki en önemli özellikleri de dikkat çekmekteydi. Cemiyete üye olanlar, devrin Trabzon'unun en kültürlü insanları idi. Zaten cemiyete üye olmanın en önemli şartı, kültürlü olmak idi. Cemiyete üye olanlar veya toplantılarına katılanlar, bir veya birkaç yabancı dil bilmekteydi. Üyelerin önemli bir kısmı bir veya birden fazla enstrüman çalabilmekteydi. Cemiyete mensup olanlar, ceketlerinin yakalarına deriden yapılmış siyah bir kopça takardı. Bu kopça, cemiyete mensubiyetin işaretiydi.

Dangalaklar Cemiyeti'nin İdaresi

Dangalaklar Cemiyeti resmi bir cemiyet değildi. Belki de kurulduğu şartlar itibariyle resmileşmek istememiş, sosyal bir hareket olarak kalmak istemişti. Ama diğer yandan -Rus işgalinin yeni bittiği, her tarafın hercümerç olduğu, devlet kurumlarının daha yerleşemediği bir ortamda nasıl resmileşebilirdi?- sorusunu da sormak gerekir. Fakat cemiyet; misyonu, kuruluş özellikleri ve kurucuları itibariyle resmi bir cemiyetten aşağı kalır da değildi. Cemiyetin yeri, Zağanos köprüsünün Batı tarafındaki girişinde bulunan kahvehane idi. Cemiyet, bu kahvehanenin içerisinde bölünmüş bir alanda veya bir köşesinde faaliyette bulunurdu. (Cemiyetin bulunduğu bu kahvehane binası bugün, ev eşyaları satan bir mağaza olarak varlığını ettirmektedir.) Cemiyetin başkanı, daha sonraları Tekel'den emekli olacak olan Eyübzade Murat Bey'di. "Mihri" müstear adıyla yazılar ve şiirler yazan Süleyman Mahir Durukan, cemiyetin genel sekreteriydi. Dangalaklar Cemiyeti'nin başkanlığı, Eyübzade Murat Bey'in vefatı ve Süleyman Mahir Bey'in de İstanbul'a yerleşmesi nedenleriyle, Avukat Kemal Hatiboğlu tarafından yürütüldü. Önceleri "Deli Kemal" olarak tanınan Hatiboğlu, cemiyetin kurulmasından sonra "Dangalak Kemal" olarak bilindi.
.../...

*

NİYAZİ KARABULUT  ARAP ŞİİRİNDE TENKİT

İslâmiyet’in zuhuru sırasında Araplar; edebiyat, belagat ve fesahat konularında tekâmülün şahikasında bulunuyorlardı. Özellikle şiirde kendileriyle boy ölçüşecek hiç bir millet yoktu. Şair ve şiir onlar için her şeydi. Çünkü şiir, atalarının cemiyet hayatını, adet ve inançlarını aktaran tek güvenilir kaynak idi. Araplar, "kuşkusuz şiir, Arapların divânıdır" demişlerdir. Şiir genel olarak Arapların divânı ve o dönemin siyasal, kültürel, ekonomik ve ahlâki yapısı hakkında bilgi veren, sosyal hayatı yansıtan bir arşiv hazinesidir. O halde Câhiliyye şiiri, onların yaşadıkları çevrenin bir nevi sanata yansıması idi. 

Arap toplumunda şairler, büyük hürmet görürlerdi ve toplumun önde gelen simalarındandı. Öyle ki, her kabile kendilerinden bir kahraman yerine, bir şairin çıkmasını her zaman tercih ederdi. Çünkü şairlerin şiirleri dilden dile dolaşarak şaire ve kabilesine şöhret yolunu açardı. Onun için şair kendisi ve kabilesi için gurur kaynağı idi. Fazla şair çıkaran kabilelerin itibarı artardı. Bir Arap için şairlerin hicivlerine muhatap olmak en istenmeyen durumdu. Öyle ki, bir şairin, bir beyti üzerine kabileler birbirleriyle savaş başlatabiliyordu. 
 
“Dilim  de  kılıcım  da  keskindir;  (onurumu  koruma  vasıtası  olan)  dilim,  kılıcın ulaşamadığı yere ulaşır.”(1) Şiirin bu derece üstün bir mevkie sahip olması, dilin en ince şekilde incelenmesi ve şiir sanatının inceliklerinin öğrenilmesini gerektiriyordu. 

Klasik dönem Arap edebiyatında "edebî tenkit" (an-nakd al-adabi) kavramı kullanılmadığı için, bu döneme ait bir tariften söz etmek de mümkün değildir. Bu kavram, modern dönem edebiyatına ait olduğundan tarifini de orada aramak gerekecektir. Bu devir edebiyatındaki gelişmelere paralel olarak edebî tenkitte de gelişmeler olmuş, ve kuralları tespit edilmiştir. 

Tenkid doğal olarak şiirle beraber vardı; ancak nakd kelimesinin, h. 3. asırdan itibaren edebî eserlerin incelenmesi konusunda da kullanılmaya başlandığını söylemek mümkündür. Nakd, “bir edebî metni tahlil edip, bir takım değerlendirmede bulunulması” şeklinde tarif edilebilir. Bu dönemden sonra “nakdu’ş-şiir” kavramına daha sık rastlarız.

*

HÜSEYİN YILMAZ  DİL’İN ETRAFINDA DÖNEN DÜNYA 
 
Kendi emeğiyle, ayaklarının üzerine dikilip de yaşamdaki görünür nesnel gerçeklikleri, dil’in olanakları çerçevesi içinde  “konuşmak” edimine dönüştürmeyi başaran insanoğlu, kendisini hayvandan ayıran “aklın” sınırlarını da bu şekilde çizmiştir. 
Bundan tam 40.000 yıl önce, iskân belirtileri bulunan ve düşündüğünün farkına varan Homo sapiens sapiens'in, tarih sahnesine, modern insan olarak çıkışıyla, primat soylarının aralarında kurmuş oldukları ses, jest ve mimiklerden oluşan çağrı işaretlerinin, konuşma diline doğru süreğen bir şekilde evrilerek, bugünkü halini aldığını söyleyebiliriz.
İnsan türünün, toplumsallığının ürünü olarak ortaya çıkan dili, avcı-toplayıcı kabileleri; ilk ortak yaşamlarından başlayarak, doğa olayları karşısında oluşturdukları söylencelerini, yazıya dökme uğraşına, M.Ö. 3200 yıllarında yazıyı bulan Sümerlilerin; Gılgamış,  Yaradılış Destanları ve Tufan Hikâyesi ile başlayacaklardır. Dilin kullanımıyla, efsanelerin yazıya dökülmesi arasında uzun bir diyalektik süreç vardır.
Dil ve anlam arasındaki ilişkiye yazı’yı da eklemleyerek, tarihsel ekinin sonraki kuşaklara aktarımının ancak bu şekilde kalıcılaşabileceği fikri bilimsel bir gerçekliktir. “Dilsel bir bildiriyi, sanat yapıtı yapan nedir?[1]” sorusuna yanıt arayan Jakobson, yazın olayını bir dil olayı olarak görmüştür.
Derilere yazılanları saymazsak, ilk olarak Orta Çağ’da yazılmaya başlanılan ve genelde kutsal içerikli olan kitaplar, daha sonra doğa, hukuk ve tıp konularında, ağırlıklı olarak Latince yazılmıştır. 
Yeni Çağ’da ise özellikle Avrupa’da derebeyliklerin yıkılışının ardından; ihtilaller, devrimler ve birbirini izleyen coğrafi keşifler, Rönesans, karşı Reform hareketleri, Aydınlanma ve Hümanizm, bütün dünyayı etkileyecek bir literatür çıkaracaktır ortaya. 
Endüstri Devrimi’nden sonra paylaşım kavgalarının neden olduğu büyük dünya savaşları, yazın sanatını besleyen akımların doğuşunu sağlayacaktır. 
Bunlardan biri sayılan Gerçekçilik; kuramsal anlamda, Romantik, Eleştirel ve Sosyalist Gerçekçilik olarak üç türe ayrılarak incelenmiştir. Gerçeküstücülük’de buraya kadar anlatılan tarihsel sürecin ürünüdür. 19.ve 20. yüzyıl edebiyat tarihi, açısından yazının doruk noktasıdır. 
Toplumsal çalkantılar en çok insanı etkilediğinden, romanın, şiirin, öykünün, denemenin de konusu elbette bu yaşananlar olacaktır.      
Çağdaş dilbilimin kurucusu ve yapısal dilbilim akımının öncüsü sayılan Saussure, dil ile düşünce arasındaki ilişkiyi “Dil, bir tabaka kâğıda benzetilebilir: düşünce kâğıdın önyüzü, ses ise arka yüzüdür; kâğıdın önyüzünü kestiniz mi, ister istemez arka yüzünü de kesmiş olursunuz. Dilde de durum aynı: Ne ses düşünceden ayrılabilir, ne de düşünce sesten.[2]” imgesiyle ifade etmiştir. “Göstergelerin toplum içindeki yaşamını inceleyecek bilim” olarak tasarladığı Göstergebilim’de, “Dil, kavramları belirten bir göstergeler dizgesidir. Onun içinde, yazıyla, sağır-dilsiz alfabesiyle, kutsal nitelikli simgesel törenlerle, bir toplumda incelik belirtisi sayılan davranış biçimleriyle, askerlerin bildirişim belirtgeleriyle, vb. vb. karşılaştırılabilir. Yalnız, dil bu dizgelerin en önemlisidir.
 . 
.../...

*
Herbec, Ernst  BELKİ EFSANE

Hayatın anlamı sorulduğunda, Ernst Herbeck şöyle dedi: “Hayatın anlamı mı? Yaşamaya devam etmek! Ölümden sonra da yaşamaya devam etmek. [.] Bir kral olarak…başka bir dünyada… Antik çağda örneğin ya da taş devrinde.” Bu sözler 1977 senesinden. Herbeck 57 yaşındaydı ve 30 yılı geçkin bir süredir psikiyatri kurumlarında tedavi görüyordu. 20 yaşındayken gelen yıkıcı tanı, şizofreniyi işaret ediyordu. Sosyal bir ölüm fermânı. Herbeck, aynı sıkıntıyı paylaşan yoldaşları gibi kilitli kapılar ardında hapsedilen bir deliydi. Toplumumuzun bu tutumu yalnızca hastaların menfaatleri doğrultusunda bir şefkat göstergesi değil, aynı zamanda rahatsız edici görünümlerinden de kurtulma anlamı taşıyor. Çünkü o bize, kendi içimizde bulunan ve kabul etmek istemediğimiz bastırılmış, inkâr edilmiş, tuhaf duyguları hatırlatabilir. Şiddet fantezileri, cinsel arzular, ıstırap boyutundaki kâbuslar, başka bir insana duyulan aşk, aşkın bir varlığa veya sosyalizm gibi ütopyalara duyulan sarsılmaz inanç – şizofreninin tohumu her insanda mevcuttur. 

Yalnız adam

Dolayısıyla Herbeck, bizden biridir. Hayatı da oldukça normal başlamıştı: 1920’de Stockerau’da (Aşağı Avusturya) bir memur ailesinin oğlu olarak dünyaya geldikten sonra ilkokul ve liseye, ardından bir yıllığına bir ticaret lisesine gitti. Ne var ki doğuştan gelen bir özür, kaderinin üzerine gölge düşürdü: bir dudak damak yarığından dolayı konuşmakta zorlanıyordu. Birçok başarısız ameliyattan sonra oluşan tavşan dudağı dışlanmasına yol açtı. “Bana hayvan isimleri taktılar. ‘Aptal köpek’, dediler, ‘çirkin domuz’.” Herbeck yalnızlaştı. Mandolin çalıyor, resim yapmayı seviyor ve tekne gezilerine çıkıyordu. En çok da tek başına doğada, kendisini dışlayan insanlardan uzakta bulunmayı seviyordu.

9 Ekim 1938’de reşit olduğunda, Avusturya’da tarihin kolektif cinnetinin baş göstermesinin üzerinden yarım yıl geçmişti. Bir yıl sonra savaş başladı. Herbeck, 1940 senesinin Ağustos ayında Viyana Üniversite Hastanesi’nde ilk kez psikiyatrik tedavi gördüğünde, bir silah fabrikasında yardımcı işçi olarak çalışıyordu. Altmış insülin şokuyla, kontrol edemediği gülme ve ağlama krizleri, bir kız tarafından hipnotize edildiği ve onunla mors işaretleriyle haberleştiği yönündeki ısrarlı iddiası, bertaraf edilmek istendi. Şok tedavisi işe yaradı. En azından bir süreliğine. Herbeck, taburcu olduktan sonra yaklaşık bir yıl daha evde yaşadı ve bir nakliye şirketinde çırak olarak çalıştı. Herbeck, Ocak 1942’de – Hitler’in savaşı, doğudaki başarısız kış saldırısıyla dehşetengiz zirvesine ulaşmıştı - paranoyak ses halüsinasyonlarından dolayı yine bir şok tedavisine tabi tutuldu. Taburcu edildikten sonra yeniden bir mühimmat fabrikasında çalıştı. Ekim 1944’te Nazi Ordusu’na katılmak zorunda kaldı ancak beş ay sonra askerliğe elverişsiz olduğu gerekçesiyle serbest bırakıldı. Herbeck ne bir piyon-asker ne de itaatkâr bir emir eri olarak işe yarıyordu. Yıllar sonra “Ölüm, ölüm, ölüm! Savaşlar bu yüzden yapılır!” diye yazacaktı. 

*

KEMAL BULUT ANTİK SÖZCÜKLERDE TRABZON-XIV
       
   Bu yazımda yılbaşı nedeniyle biraz da konu dışına çıkarak “yılbaşı” kavramından söz etmek istiyorum. 
   Antik dönemlerdeki  MYRA adıyla ünlenen günümüzdeki DEMRE’yi gezdiğimde,  tur rehberimizden edindiğim bilgiler beni şaşırtmadı değil. Akdeniz sahillerinden, Antalya-Demre arası Anadolu tarihinin en ilginç yörelerinin başında gelebilecek yörelerden biri. Bilindiği gibi,  Antalya’nın batısındaki Phaselis antik kentinden  Fethiye’ye kadar uzanan bölgeye Likya  adı veriliyordu. Başkentleri de Xanthos’tu. Dünyanın ilk FEDERAL CUMHURİYETİ bu bölgede kurulmuştu. Zira bu bölgede yer alan bütün şehirler kendi nüfus çokluğuna göre başkentlerine kendi aralarından seçimle temsilci gönderiyorlardı.  En az bir, en çok üç seçilmiş kişi , milletvekili ile temsil ediliyorlardı. 
   Demre’ye vardığınızda, sizi doğruca  Noel Baba kilisesine götürürler. Kilisenin bahçesinde Noel Baba’nın heykeli karşılar sizi.  Her yılbaşı geldiğinde, insanlığa umut, çocuklara armağanlar dağıttığına inanılan bir Hıristiyan azizi, ermişi. Hele de, uzun beyaz sakalı, kırmızı  çizmesi, kocaman beyaz kukuletesi ve  de geyikler tarafından çekilen arabası da varsa, çocukların keyfine değme gitsin. Tabi bu arada kesilen çam ağaçlarına yazık. Peki kim bu Noel Baba?
   Noel Baba belirli kaynaklara göre İS III.yy’da  Likya’nın 50-60 km batısındaki PATARA kentinde doğdu. Adı Nikolaus (Nikola). Zengin bir baba  ve  anneden doğmuş, iyi bir eğitim almış, tüm yaşamını iyiliğe, yardıma, güzelliğe ve doğruluğa adamış bir insan. Nikola’yı asıl ününe ulaştıran gizlice verdiği hediyelerdi. Hz. İsa’nın ölüm günü olan 25 Aralık, her yıl törenlerle anılır olduğunda başı çeken en önemli kişi bu Anadolulu Nikola olmuştur. Ancak O’nu  Demre’de kimse tanımıyor bilmiyordu. Fakirleri sevindiren, kapılarına altın hediyeler bırakan bu kişi kimdi? Aradan  yıllar geçtikten sonra bir 25 Aralık gecesi, Demre (MYRA)deki gece bekçisi, acaip giysili bir kişi görür. Bekçi bu adamı yakalayınca sırtındaki çuvalın içinde gördüklerine şaşırır. Yoksullara ve çocuklara vereceği hediyeleri göstererek kendini tanıtır. Sonra da, bu gecenin Hz. İsa’nın doğum günü olduğunu, MYRA halkını davet ettiğini açıklar. İşte günümüze kadar  gelen bu geleneğin belki de mitolojik öyküsü böyle.
.../...

*
SİCİLL-İ AHVAL DEFTERLERİ ve 
SİCİLL-İ AHVAL DEFTERLERİNDEKİ TRABZON DOĞUMLU SİMALAR

Osmanlı devlet teşkilatında görev alan memurlara ait, vazifeleri süresince hal tercümelerine konu olan, özel durumlar veya memuriyet esnasındaki haller, tarihi seyr, ahlak ve gidişat gibi durumları belirten resmi belgelerin kaydedildiği defterlerin tescili işlemine Sicill-i Ahval, meydana gelen defterlere de Sicill-i Umumi Defterleri adı verilmiştir.
Osmanlı devletinde sicil kayıtları 1296 (M.1879) tarihinden itibaren – ki bu II. Abdülhamid dönemidir -  tutulmaya başlanmıştır. Memurlardan imzaları ile alınan  hal tercümeleri sıra numarası altında büyük defterlere yazılıyor idi. Ondan sonraki değişiklikler ise o defter üzerinden yürütülmekteydi. 
Sicill-i Ahval Komisyonu’nun kurulup çalışmaya başladığı 1879 tarihine gelinceye kadar Osmanlı Devleti’nde vazifelilerin sicillerini bir defterde toplayan büro hizmetlerine rastlanmamaktaydı. Bu boşluğu dolduran tezkireler, ulema ve meşayıhların hal tercümeleri, ile yüksek dereceli devlet görevlileri hakkında bilgi veren eserler mevcuttur. Bunlar arasında en önemli kaynak vakanüvislerin tuttuğu kayıtlar ile vefayatnameleri gösterebiliriz. Osmanlı devletinin kuruluşundan II. Abdülhamit dönemine kadarki yüksek dereceli memurları bir şekilde kısa biyografilerini toplayan Maarif Meclisi azası Mehmed Süreyya bunu “Sicil-i Osmani” adlı dört ciltlik kitapta toplamıştır ki biyografi çalışmalarında en çok başvurulan kaynaklar arasındadır. 
Sicill-i Ahval Komisyonu ile başlayan sicil çalışmaları; H. 1314/M. 1896’da bu komisyonun lağvı ile yerine kurulan Memurin-i Mülkiye Komisyonu’nca, hiçbir daireye bağlı olmadan yürütülmüştür. H. 1326/M. 1908 yılında II. Meşrutiyeti müteakip Memurin-i Mülkiye Komisyonu kaldırılarak Sicill-i Ahval İdaresi adı altında yeniden, fakat Dahiliye Nezareti teşkilatı içinde teşekkül ettirilmiştir, böylece ayrı bir daire kurulmuştur.
Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar devam eden Dahiliye Nezareti Memurin ve Sicill-i Ahval İdaresi’nin tescil işlemleri, bu defterlere zeyl olacak şekilde ilave edilmiş, Memurin Muamelat Dosyaları halinde tanzim edilerek saklanmıştır.
Sicill-i Ahval Komisyonu’nun kurulmasından itibaren mülki ve adli memurlardan 1909 yılına kadar süren bir zaman dilimi içinde 92.000 küsur memurun sicil kayıtları 201 defterde toplanmıştır. (18 numaralı defter 2 adettir). Bunlardan bazıları mükerrer olarak kaydedilmiştir. Bu sayının mükerrerler çıkarıldığı zaman 65.000 civarında olduğu tahmin edilebilir. 
Sicill-i Ahval defterlerinde tercüme-i hal sahiplerinin ismi, mahlası veya künyesi, babası memurinden ise memuriyetinin rütbesi, maruf zevattan ise hangi sülaleye mensub olduğu, göreve başlayışları, tahsil durumları, liyakat ve ehliyet dereceleri, varsa azl, tayin ve muhakemeleri, gayr-i müslim tebeadan ise, milliyeti kaydedilmiştir. 
Yakın tarih çalışmaları için çok zengin bilgileri ihtiva eden bu defterler XIX. Asrın büyük devlet adamı Ahmed Cevdet Paşa’nın gayreti ile tutulmuştur. Belki bu sebepten veya örnek olmak üzere tanzim edilen ilk sicil dosyası da Ahmed Cevdet Paşa’ya aittir. Bu kayıtlarda her hangi bir başlık ayrımı, yada yazım farklılığı gözetilmeksizin gayr-i Müslim memurların sicilleri de yer almaktadır. Bazen şahısların gerçek isimleri meşhur oldukları isimlerden farklı olduğu için bu isimlere ulaşılmakta güçlük çekilmektedir. Memur adlarına göre alfabetik olarak tanzim edilmiş olan 17 cilt fihristi vardır.
Sicil kaydı aranılan memurun, baba ismi, doğum tarihi ve doğum yeri bilinirse hazırlanan bu fihristler vasıtasıyla o memurun hangi defterde kayıtlı olduğu kolaylıkla bulunabilir. Bu kayıtlarda bir memurun bütün maaş serüveni, aldığı disiplin cezaları, bugünkü ifadesiyle takdirnameleri görebilmektedir. Görev değişikliği, tayinler, istifalar ve haklarında açılan soruşturmalar oldukça detaylı bir şekilde verilmiştir. .../...

.

*
şiir yok, hezeyan var…
şair yok, megolamani var…
küreselleşme kendine göre tek tip ahlâk, varolma biçimini meşrulaştıracak
düşünme biçimleri pazarlıyor. kendine göre kendi için; dalkavuklarını,
yılışıklarını, arsızlarını istihdam ediyor…
insan kendi ‘kimliğini’ korumak adına, ‘ötekileştirmeye’ direnme malulü olmakla
birlikte, kendi çıkarsamasını koruma refleksinden başka bir şeyle ilgilenmez
oldu.
akil olma, bir şekilde süregeleni ve statükoyu ve ötekileri sorgulamaktan
soyutlanıp, akletmenin modern zamanlardaki tezahürlerinden en önemlisi,
haksızlıklara muhalif , müdahil olma bilinci ve direnme halini öngörür.
metinlerin de akletmenin sözcüleri olduğunu hatırladığımızda; inançsızlığa,
haksızlığa, zulme karşı durması gereken eylem şekli olduğunu hatırlayalım.
şiirin gerekliliği üzerinde çokça tartışabiliriz, dahası ileri giderek
açıkyüreklilikle reddedebiliriz de…
şiirin vazgeçilemez olduğunu kim söyleyebilir ki bize?
biliyoruz ki şiir, ne bir ihtiyaçtır ne de gereklilik.
şiirin yerine koyabileceğimiz onca şey varken vazgeçilmez bile olmayan bu
ritüelin ya da daha anlaşılır bir terimle, bu ‘ego’ ayinini çok abartıyoruz gibi geliyor
bize.
bu can sıkıcı alışkanlığa kendimizi öylesine kaptırdık ki…
şiiri konuşmanın irtifa kaybı olduğunu biliyorum. pek de halden anlayan, kuş
dilini ve dahi şiir ve dahi insan dilini bilen kalmadığı demde megolamanların
“BEN” kavgasıdır sürüp gidiyor. bundan böyle, ‘söz’ de, söze taktığımız aksesuar
da külfet gelecektir.
okumayan, düşünmeyen, güzel, ince şeylerden anlamayan bir nesil türetildi.
1960’lı yıllarda tehlike çanlarının çaldığı kültür emperyalizmi, cemaatini topladı
bu dem ayinlerini sürdürüyor.
insanlık dramına müdahale etmekte geç kaldık. yapabileceğimiz çok şey
kalmadı.
böylesi zamanlarda toparlanmak için geri çekilip, yapıp etmeleri yeniden okumak
gerekiyor. delilerevi huzur dolu bir karargâh olabilir artık; ‘akil’lerin meczûp
kılındığı delilikte buluşmaksa önemli bir başlangıç.
hadi kendimizi kutsal deliliğe adayalım!
kendi kaosumuzu yaratalım!
*
imdi!.. sanatın dönüştürülme, içe çekilme seanslarının ne’liği ve nedenselliği
üzerine kurulan denklemler ve sözler çok avare olmadan çilingir sofrasında hikmet
aranmasının vaktidir.
muhataplar zaten okumayanlar cemiyetindendir. herkes kendi hezeyanlarının
okuru olmuşken, empati seansları iyi gelecektir…
biliyoruz ki; insanoğlu putlarını cüzdanında taşır oldu.
biliyoruz ki; onlar putlarıyla birlikte öldükleri gün, ölecek olanlardır!..
biliyoruz ki; onlar sadece huzursuzluk tohumlarını ekerek gideceklerdir ve
kötü anılacaklardır.
*
yirmi dokuz asır önce xsenius diyor ki:
“hatırlar mısın, sen doğduğunda ağlıyordun ve etrafindaki herkes gülüyordu?
öyle bir hayat sür ki, sen öldüğünde herkes ağlasın, senin yüzünde ise anlamlı
bir gülümseme olsun.”

not: 17. Sayımızda sıcak günlerde buluşmak umuduyla.
dosya konumuzu “şiir ve kerbelâ” olarak belirledik.
söyleyecek sözü olanlar söylesin.
Şiir Ve Delilik

MUSTAFA BİLİCİ
ŞİİR VE DELİLİK

   Giriş
Şiir sözel simgeleri kullanarak öznel ya da nesnel gerçe(kli)ği aktarmaya çalışmak suretiyle diğer sanat dallarından ayrılır. Şiir sözel simgeler kullanarak kendi gerçekliğini ?deta dayatır. Bu dayatma gerçekle simge arasındaki farkı minimize eder. Fark azaldıkça oluşan etki büyüklüğü artar. Şiirler sahip olduğu imgesel araçlar nedeniyle insan bilinçdışı gibi varlığı en naif gerçeği bile aktarılabilir kılmaktadır. Yine de şiirlerin farklı imgesel araçlara sahip olmasının avantajlı ya da dezavantajlı yönleri vardır ancak bunlar konumuzun dışındadır. Bu yazı daha ziyade şiirlerin sahip olduğu araçları kullanarak bilinçdışını nasıl yansıttığı, bu yansıtmanın işlevinin ne olduğu, konusu etrafında tartışılacak ve bu yansıtma biçimlerinden hareketle şiir ve delilik arasındaki benzerlik ve farklılıklar işlenecektir.
Delilik derken neyi kastettiğimizi netleştirmeden yolumuza devam edemeyiz. Deliliğin iki türü olduğunu düşünüyorum. İlki psikoz ile örtüşen, gerçeği değerlendirme yetisinin ortadan kalktığı, kişinin aklını kullanma ve medeni haklarını kullanma konusunda sıkıntı yaşadığı ve bir yakının desteğine ihtiyaç duyulan akıl hastalığı şeklidir. Deliliğin bu şeklinin kimseye faydası yoktur, üretici değildir, kişiyi yozlaştırır, sanat eseri üretmek şöyle dursun var olan sanat yeteneklerini kemirip bitirir ve en sonunda kişiyi bakıma muhtaç bir hale getirir. İkinci tür delilik ise bir tür geçici dağılmadır. Meslekten olanların "dissosiasyon" tabir ettikleri bu delilik en azından kişinin egosunu korur, farklı bir düzlemden gerçekliğe bakma fırsatı verir ve çoğu zaman iyileşir. İşte şiir ile irtibatlandıracağımız delilik bu ikinci tür deliliktir.

         Şiir ve Delilik/Dissosiasyon

Dissosiasyon dendiğinde bellek, kimlik ya da bilincin normaldeki bütünleştirici ve birleştirici işlevlerinin değişmesi ya da bozulması akla gelir. Dissosiyatif yaşantı sırasında zihindeki bir bilgi başka bir bilgi ile normalde olması gereken bağını yitirir. Burada bilgi ile kastedilen sadece anılar ya da düşünceler değil, duygu, davranış kalıpları, algılar, somatik duyumlar gibi zihin içeriğinde yer alan pek çok öğedir. İşte kimi bilgilerin bilinç açısından ulaşılabilirliğinde yaşanan duruma bağımlı değişimler bellek ve kimlikte dalgalanmayı da kapsayabilen bir dizi belirtiye neden olabilmekte ve böylelikle dissosiyatif yaşantılar ortaya çıkmaktadır. Dissosiyasyon tanımlarının çoğunda kişinin bilincinin, kimlik duygusu ve davranışının yeteri derecede ayrışıp ayrışmadığına bakılır. Günümüzde zihnin normal integratif fonksiyonunun bozulması dissosiyasyonun tanımında kritik konu olmuştur. Dissosiyasyon "kişinin zihnine gelen ya da çıkan bilginin normalde olması gerektiği gibi bir işleme tabi tutulamaması, beklenen asosiyasyonlardan aktif olarak ayrı tutulmasını sağlayan psikobiyolojik bir süreç" olarak tanımlanmıştır.
*

OSMAN HAKAN A.
ŞİİR VE DELİLİK!...

                                        "Aslı yok sözleri mecnûn söyler
                                          Sorma her bir deliden uslu haber"
                                                               Sünbülzade Vehbî

             İlk insanlar karanlık mağaralarda yaşıyorlardı. Derken, insanoğlu mağaranın dışına çıktı, medeniyetler kuruldu, medeniyetler yıkıldı, tarih yazıldı sürekli, binlerce yıl geçti aradan, nihayet büyük ve modern şehirler kuruldu. Delilik, zaman içinde anlamsal bir değişime uğradı, kutsallığını yitirerek sağaltılması gereken sıradan bir hastalığa dönüştü. Günümüz toplumları akli dengesi bozulmuş kişileri 'deli' olarak niteliyor artık.
             Uzak geçmişte yaşayan, büyücü, şaman, kahin, şair ve din adamlarını, diğer insanlardan ayıran en önemli özellik, onların bilinen dünyanın dışındaki güçler ve şeylerle, kendilerine has dil, hareket ve düşünce yoluyla ilişki kurabilmeleriydi. Bunu yaparken sergiledikleri çılgınca hareketler, söyledikleri akıl almaz sözler ve şarkılar, giydikleri tuhaf giysiler ve takılar, onların kutsallığını tanımlayan şeylerdi. Bugün delilik olarak adlandırılabilecek bütün bu şeyler,  kutsallığın işaretleri olarak algılanıyordu o zamanlar.
             Bugün bile hala, Anadolu insanının en çok değer verdiği insanlardandır deliler. Hatta bazılarının velî olabileceği düşünülmüş, ağızlarından çıkan sözler hikmetli olabileceği düşüncesiyle dikkatle dinlenmiştir.
*

AYLA AKSOYOĞLU
RESİM VE DELİLİK

Aklı tanımlamanın zorunluluğu belki deliliği tanımlamayı gerektiriyor. Deliliği tek başına tanımlayamayacağımız bir çağdayız. Diyalektik denilen şeyin, şeyler dünyasının en hakim kavramı olduğundan beri artık hiçbir tanımı, karşıtını var etmeden oluşturamayacak durumdayız, ki bunların en keskin olanı akıl ve deliliktir.
Akıl ve akıl dışılık diyemiyoruz, akıl ve akılsızlık diyemiyoruz, akıl ve aptallık diyemiyoruz, akıllılık ve delilik diyoruz belki, tam olarak tezadını bulmuyor bence ama yenileri bulunana kadar kullanacağız sanırım.
Sanat ve akıl-delilik dediğimizde labirent daha da karmaşık hale geliyor. Zaten zor olan iki kavrama daha zor başka bir kavram daha eklemek durumunda kalıyoruz. Sanat ve ne akıl -delilik diyorsak, sanat ve ne demeliyiz, sanat ve sanatsız alan mı sanat ve sanatsızlık mı, bir şey zıddı olmadan var olamazsa felsefeye göre, sanatın zıddı ne olmalı
Bence biraz tanımların ve gerçeğin dışına çıkıp aklın karşısına delilik yerine sanatı koyabilirim kendi adıma. Bunu sanatın içinde olan birisi olarak daha güvenle yapıyorum üstelik.


















*
HALİDE YILDIRIM
GÜNÜMÜZ ŞİİRİ AKILLIDIR

Şairlik ve delilik birbiri ile ilişkili anlamlar olarak  kurulabiliyorsa bu yakınlık insanın içerisine hapsedildiği "akıl" sarmalından kaynaklanıyor olmalı. Kurgulanmış, öğrenilmiş, belletilmiş hallerin, davranışların dışıyla ilişkilendirmesinden ötürü. Şairlik tarih boyunca insanlığın merak edegeldiği gelecekten haber devşiren bir anlam ile halelendirilmiş. Bu hale içerisinde olumlu ve olumsuz, daha doğrusu "normal, anormal" haller, durumlar, karşıtlık ve uçurumlar, gitgeller var. Gerçek şairin uçlara gidip dönebilme/ dönememe yolculuğu "delisınır" denebilecek bu sır, giz dili içerisinden konuşabilmesi şairi ve deliliği birbirine yakınlaştırıyor; çünkü "gaip" sıradan insanın sınırları haricinde bir edimdir. Bu anlamda övünülesi bir anlam taşır delilik.

Erasmus'un gülmece türünde yazdığı "Deliliğe Övgü"sü iki görüş üzerinden temellendirilir. Bunlardan birine göre gerçek bilgelik, deliliktir. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir. İnsana yeryüzünde yaşama gücü kazandıran şey, gerçek bilgelik olma niteliğiyle doğrudan doğruya deliliğin kendisidir. Bu anlamda şair doğal olarak delidir. Şairlik, bu halin, hallerin yaşama bakış, duyuş, ağış biçiminde olması Bu nedenle her şiir yazana şair, dolayısıyla şiir diye sunulana da şiir denilmiyor. Şiirin halesine girmeklikle hikâyeden, şarkı, türkü sözünden geçirip poplaştırma, şairliği görselleştirip, görünür kılmaklıkla; şiiri şekle indirgeyebilme kurnazlığında, kıyafetten saça, sakala dökülen, üç beş kişi tef, zil sosyal faaliyet cemaati, barlar dolusu şiirci, her görülen "ünlü"ye sarılıp fotoğraf  karesinden sanal ortamda, dergilerde çoğalta çoğalta, "akıllar" bol geldiği için bugün gerçek sorunların dillendiği deli şiiri arar olduk. Şiir bunları kendine yaptırmaz. Çünkü, şiir akıllı bir tilkidir.

*
ULUS FATİH
ŞİİRİN DELİLİĞİ DELİLİĞİN ŞİİRİ

                  'Sanat deliliktir.'

"Hepimiz buradayız- / Yeryüzündeki sıcak ve canlı herkes, / soğuk olanlar şimdiden / yerin karnının altına / saklanmışlar- / mutluluk avcıları, acının kaçakları, / kaprisli melekler kristal bir an bağışlamış onlara, / bizi birden şaşırtan bir okşayış- / birbirine sarılmalar, / kucaklaşmalar, / aşkın aşka akışı. /
Ve birbirimize bakıyoruz, / her yüz tek ve benzersiz, / birbirimize dokunuyoruz / parmakların şaşkınlığı ve bilgeliğiyle; / yelkenleri indiren gülümseyişlerimizle / düzgün ve barışçı / dişlerimizi / gösteriyoruz birbirimize / heyecanlı, sıcak, / çekingen dokunuşlarımızla / (çünkü başka türlüsü her zaman dayanılır gibi / olmayan / ve karşındakinin gözlerinin aynasında / yanıtı pek belli olmayan bir bilmecedir). /
Ve sevgi- / evrende esen o sıcak soluk / eritiyor gergin tenimizi, / çekip çıkarıyor derinlere gömülü gözyaşlarımızı- / bir şey seyrediyor içimizdeki bir yarıktan, / orada her zaman gören / bir şey / acıyor bizim insan oluşumuza, / acıyor uçmayı özleyen / zavallı kürek kemiklerimize."

*
FATOŞ ERGİN
CİBRAN ve "DELİ" Sİ

  "Bana nasıl çıldırdığımı soruyorsunuz. İşte anlatayım: Tanrıların doğumundan oldukça önce idi ki, derin bir uykudan uyandığımda maskelerimin, benim şekil verip yedi yıldan beri taşımakta olduğum yedi maskenin çalınmış olduğunu gördüm: Sonra da, maskesiz ve "Hırsızlar! Hırsızlar! Kahrolasıca hırsızlar!" diye bağırarak, şehrin, sağa-sola koşuşan bir ile dolu sokaklarına daldı
         Erkek ve kadınlar benimle alay ediyordu; bazıları da, korku içinde evlerine doğru kaçışıyorlardı.
         Ve pazar yerine vardığımda, bir evin çatısına çıkmış genç bir adam bağırdı: "Deli var!" onu görebilmek için başımı kaldırdım; ilk kez, güneş çıplak yüzümü kucakladı; ve ruhum güneşe öylesine ateşli bir aşkla tutuldu ki, ondan sonra artık maskelerimi hiç istemedim." (Halil Cibran)
       "Sarımsağın tepecanını kesince can bulamaz toprakta. Hangi canın yüreği, hangi cana akar ki o zaman? Ten toprak olur mu o zaman? Sen tende can olur musun o zaman? Canın toprağa verip can bulur musun o zaman? Sen yürek olur musun o zaman?
      Ve diyorum ki ben kendim olanı sende buldum. Senden hayata dair çok şey öğrendim, öyle büyük büyük şeyler değildi öğrendiklerim senden, özlü-sözlü şeyler değil öğrendiklerim senden, az ve güzel şeyler öğrendim, az ve güzel şeyler…hayatın naifliğini, yüreğin güzelliğini, kocaman yürekli olmayı öğrendim.
      Uzun burun bilge kayıkçı Vasuveda, gülmeyi unutma diyorsun, mutluluk sana çok yakışıyor, diyorsun. Haklısın. Vedalarda da hayat vardı değil mi, can bulurken toprakta?
Ölme, çok ve güzel yaşa, uzun veda sözcüklerini kısa tutmayı öğrenirken.
      Ben bilge kayıkçı Vasuveda (* ) misali yatağımda değil, ölmeye, ormana gidiyorum.
      Kul, hakkını helal et,
     Bir deli misali seviyorum seni, diyorum, veda sözcüklerini kısa tutarken."
"Ve çıldırmamdan sonradır ki özgürlüğüm ile güvenimi yeniden buldum: tek başına ve yalnız olma özgürlüğü ile anlaşılamamış olmanın tehlikelerinden korunmuş olma güveni: çünkü, bir bakıma, bizi anlayanlar bizler üzerine mutlak bir hakimiyeti de kurmuş olurlar."
(Halil Cibran)
      "Bir küçücük yüreğim vardı, ne tanrıyı tanıdı, ne tanrının yaradımını bildim şuncacık akılla. Bir ekmek peşine düş oldum, bir boğaz bir boğaza eklendi, ben yaradanı unuttum, o da beni zahir ki bu gam batağında yüreğime ses vermez, dilim güzel kelama küs gider." 
.../...
*

İRFAN YILDIZ
ŞAİR DELİDİR! ÇÜNKÜ

Deli olmaya az akıl yetmez, derler.
Yani; deli, aslında akılsız olan değil, akıl fazlalığı, akıl taşkınlığı olan, demektir.
Daha ileri gidersek; delilik, aklın esrimesidir.
İçkiyi fazla kaçırınca nasıl sarhoş olunursa,  akıl taşmasına uğrayan da esrir ve delilik alametleri gösterir; ya delilik nöbetine girer, geri döner; ya da orada kalıcı olur.
Kalıcı olanlar tıbbî deli; gidip- gelici olanlar ise, edebî deli olmakla, şairler vadisinde isimleri geçenlerden oluyorlar.
Sanatçılar, zaman zaman deliliği atak yapan kişilerdir; atak yoksa, delilikleri uykudadır.
Med- cezir olayları gibi; zaman zaman düş-gücünün,  sezgisel derinliğin rüzgârına kapılır,  aklî  dengenin sınırını geçerek, vahşî ormanlara doğru dalarlar… Sonra, ruhlarında binbir yarayla geri dönerler.  Geri döndüklerinde, onlara kalan, bir sanatsal, edebî, şiirsel eserlerdir.
Bu, şu demek değildir: Şairdir, ne yapsa yeridir! .../..

*
SERAP DEMİRTÜRK
BİR KADIN ANLATTI, BEN YAZDIM

Günlerden bilmem ne...

-Öyle güzel serap oldun ki
Sildin güvene olan inancı.-

Günler geçti... Düşünmekten yoruldum, gözlerim bıktı ağlamaktan... İşittiğim hakaretlerin haddi hesabı yok... Elimi başımın içine alıp düşünüyorum, dalıp gidiyorum, yoklarda kayboluyorum... Kime ait ki yaşamımız?
Gözyaşlarımı kanıksamışlar, "Gene mi ağlıyorsun sen?" diyorlar. Neden ağlıyor ki bu gözlerim?
Bir şeyler değişmeli ama ne bilmiyorum. Sadece titriyor ruhum, hancı- yolcu misali dolanıyoruz hayatın girift yollarında.
Bir gün gelecek bu satırları yazan kadın yoklara karışacak, belki bu satırları okuyanlar da azarlayacaklar beni. Boş verin, yaşam dediğiniz süreci bildiğiniz gibi kullanıp atın gönül hanenize. Vursunlar sırtınıza, aldıklarını sansınlar elinizdeki gül demetini, kokusu kalır elinizde güllerin. Siz bunu hep hissedersiniz. Önemli olan da budur zaten.

*
Niyazi KARABULUT
ŞAİR VE DELİLİK

Şair kelimelerle iş görür. Fakat şairde kelimeler, birer semboldür. Şairlerde kelimeler vakur ve yiğittirler. Erdem yüklüdür her mısra, anlayana. Her şiir, dost olur sizinle ve siz onunla var olursunuz. Kendinizi şiirlerde bulursunuz çoğu kez. Mısralar kimi kez kurşun ağırlığındadırlar. Aslında şiir, içinde bir enerji saklar. Her sözcük, kendi titreşimlerini de barındırır. O titreşimler ki, okunan her şiirde sihirli bir senfoni olur. Ve siz yeniden o şiiri yazarsınız. Yüreğinizin kıpır kıpır oluşuna engel olamazsınız. Şiirde kelimeler varlık ve nesnelerin kendisi değildir. Bazen şair kelimelere kendine has anlamlar yükler. Şairin şahsi tasarruflarını da göz önüne alırsak şiiri anlamanın zorluğu daha da artacak demektir. Bu tespit şiirin dünyasının oldukça muğlâk ve müphem olduğu sonucuna götürecektir bizi.
.../...
*

MAZHAR ALPHAN
ŞİİR, DELİLİK VE ŞAMANİZM

Yapmış olduğumuz araştırmalar sonucunda konunun, insanlık tarihinden günümüze dek araştırıldığını görmekteyiz. Kişilere, özellikle de şairlere özgü şiirin tarifini bir kenara bırakacak olursak, önce deliliğin tarifini bilimsel olarak yapmaya çalışalım. Sonrası şiir ve deliliği bu açıdan ele alarak bir bütün içinde irdeleyebiliriz.
Delilik; sorunlardan, gerçeklerden, sıkıntılardan, stresli durumlardan kaçınmak için doğuştan gelen bir süreç olduğu ve insanın kendi özel dünyasının içine kaçmak için, kendi özel dünyasını yaratması, hayal ürünü bir çeşit  dünyada yaşamaya başlamasının yolu olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Burada kişinin rasyonel zihnin aşağısına düştüğü savlanmakdatır. (Osho , Delilik Üzerine Parapsikoloji, Mistisizm, Spiritualizm)

*
MUSTAFA BİLGÜCÜ
SENDROM ÜRKİTER

Bu gezegeni terk ediyorum. Galaksinin dört bir yanından şikâyetler almış, dışlanmış, yalnızlaştırılmış bir gezegen burası. Bu gezegende adalet yok. Dördüncü binyılda bile… Bu gezegende omuzlarına yıldızlar takmış, insanları uygun adımda yürütmek için yaratılmış, insaf nedir bilmeden emirler yağdıran bir kral var. Ürkiter! Nedir suçum benim?
Kaçmaya çalıştım. Kara maddenin ötesindeki gezegenlerden birine sığınmaktı amacım. Çünkü 1584'de Katolik rahip Giordino Bruno özgür güneşlerin çevresinde dans eden sayısız başka yıldız ve gezegenlerin olduğunu iddia ettiğinde sapkınlıkla suçlanmıştı. Bruno'nun çağdaşları bile Ürkiter zamanı acımasızlığı akıl edememiş değillerdi. Eski Yunan'dan itibaren "kaçış" bir yol olarak insanlığın önündeki en mantıklı seçenekti. 16. yüzyılın başlarında Kopernik gezegenimizin güneşin etrafında döndüğünü keşfettiğinde, Dünya, evrendeki tahtının sarsıldığını hissetti. O da sıradan gezegenlerden biriydi.

*

AYHAN EMİR YOLCU
ÇILDIRMIŞ ATLARIN YILKISI, US VE ÇEMBER

-intihar edemiyor musun? Delisin sen...
Göğsüm ağrıyor aynadaki; yorgunum, iskeletimi bu çarpışmalara set çekmekten. Boylu boyuna taşlara uzanmış, herbirinin bir tarafı yok sokak köpeklerini görmekten... Arşın, gözümün ucundan kalbimin derinliğine sirayet etmesinden... Tüm bunların içerisinde: Yemek yemekten, insanlarla konuşmaktan, yeni bir yaşa girmek için bir yıl beklemekten (oysa, nice yıllar aktı içimden, karanehirler, akrepler...)... Susmak için aynadaki, susmak için; herkesin ortasında ama kimsenin haberdar olmadığı bir kuytu yaratmaktan... Yaşasın acılarımın kardeşliği, altı milyar bir adam oldum ben. Üç-beş dakikalık zevk uğruna, dünyaya getirilen çocuklardan; evi zabıtalarca yıkılan yaşlı bir kadının, o kargaşa esnasında eşarbını düşürmesi ve yıkılan evine değil, düşen eşarbına ağlayarak sarılmasından... Bir devrimcinin, yitirdiği tüm yol arkadaşlarından... Yol ayrımlarından, yol bitimlerinden, yol birleşimlerinden... Yollardan... Yollardan yoruldum aynadaki. Sırf bu yol yorgunluğum yüzünden mi, yaratıcı adımın sonuna "yolcu" sıfatını ekledi?

*




















ALPASLAN BOZKURT
DELİNESİR

Ey sessizlik!
Ey aydınlığı düşlerin ya da unutulmuş karanlığı zamanın.

Sunaklar, vaftiz çanakları, akıtılan kan.
Ortaçağ hastaneleri, manastırlar. Ve gerçekliğin bir parçası olarak delilik. İnsan bedenine paralel zamanlar, paralel dünyalar. Kafesli pencereler, doğal yaşamın trajedileri, tuhaf aksaklıklar ve ıslah edilmeyi bekleyen hayat.
Çağırarak işte her şeyi yeniden, çağırarak güzel ve iyi ne varsa, tek odalı bu yeryüzünde, anımsıyorum kaderi.
Salınan bir evrenin ışık ve gölgeleri arasında büyüyor elleri ve ayakları kadınların. Ve sanki hiç kımıldamadan sürüyor hayat.
Bir başka anın soluğu ya da canlı boşlukları ruhun. Ve hep iyi giyimli susan erkekler ve susan kadınlar.

Ey kutsal akıl!
Bir büyük buluşmanın olanaksızlığı, amaç yokluğu ve rastlantı. Yıkımın akıldışı yaratıcılığı ve hayalin, çölün, akan suyun normalleştiği bir hikayenin kurgusu.

*




















HASAN AKTAŞ
TÜRK ŞİİRİNİN KARA GÜLLERİ;  DELİLER VE MECZUPLAR

Deliler, siyah güllerin beyaz gölgeleri gibidirler. Biz değil, onlar bize hayatta bazen rol, bazen de yol verirler. Bu bağlamda deli, aklını kaybetmiş, aklını kaçırmış olan, aklı yerinde olmayan, dengesiz ve çılgın olan kişidir.
Deliler, sinematografik hayatımızda genellikle önemli roller üstlenmiş figüratif oyunculardır. Ama ne yalan söyleyeyim, deliler benim hayatımın başrol oyuncularıdırlar. Çünkü hayatımda ben onlara başrol verdim.
Kalbin tam ortasında bulunan ve adına "süveyda" denilen siyah noktanın kararması sonucunda aşk deliliği zuhûr eder. Karasevdaya tutulmak, bu siyah noktanın bütün vücudu kaplaması anlamına gelir.
Delilerin aklî melekeleri tam olarak çalışmadığından yaptıklarından hukuki anlamda kesinlikle sorumlu tutulamazlar. Onlar her yaptıkları işte mazurdurlar. İşte bu yüzden deliye her gün bayramdır.
Mecazen davranışları aşırı ve taşkın olan kimselere de deli denir. Eskiden beri çok aşırı derecede heyecanlı delilerin saldırılarını önlemek amacıyla kendilerine gömlek giydirilir ve bu gömleğe de "deli gömleği" denilirdi.
Klasik divan şiirinde âşık sevgilinin yerli yersiz kaprisleri yüzünden çıldırmıştır. Âşık yapmış olduklarından, yani sevgiliye karşı iflah olmaz aşkından dolayı mazur tutulması için sürekli kendisini deli olarak gösterir. Sevgiliye karşı her an bir çılgınlık yapabilir. Çünkü delilerin her ne kadar kısmî akılları olsa da idrakleri yoktur.
Her delinin kafayı taktığı ve sürekli onunla meşgul olduğu bir şey vardır. Âşık da sevgiliye kafayı taktığı için sürekli onunla meşgul olur ve  onun dışında bir şey düşünemez.
Divan edebiyatında en büyük deli Leylâ'ya olan aşkından dolayı aklını yitiren Mecnûn'dur. Öyle ki Mecnûn aşkından çöllere düşmüş ve başında kuşlar yuva yapıp yumurtladıkları halde Mecnûn'un bundan haberi olmamıştır. Bu yüzden onun yaşadığı aşk dillere destandır, kendisi de tescilli delidir.
Leylâ ile Mecnun mesnevisinin de müellifi olan büyük Türk şairi Fuzûlî, aşk vadisinde gerçek âşığın kendisi olduğunu ve Mecnûn'un ise sadece adının olduğunu, yani adının çıktığını iddia eder.




cengiz bektaş / boş, (şiir) -4
cengiz bektaş/şiir-mimarlık  -5
rainer maria rilke/ şaşırtmaz seni fırtınanın şiddeti, (şiir) -8
hüseyin peker / bebek çantası, (şiir) -9
cumali ünaldı hasannebioğlu/ ağaran, (şiir) -10
nurettin durman/ çamlıca caddesinde şair, (şiir)  -11
ernst herbeck/ şiirler -12
yaşar bedri/ trabzon fotoğrafı, (şiir) -13
sadık yaşar / ben sizi sokarım tarihinize (şiir) -14
dragon dragojlovic/ şiirler - 15
mazhar alphan/ kaos ve delta,  (şiir) -16
hüseyin alemdar/ azra(il, (şiir)  -17
hayriye ünal/ kapı açık (şiir) -18
mustafa karaosmanoğlu/ yağmur yağar, (şiir) -20
hüseyin  avni  cinozoğlu/ attar için mersiye, (şiir)  -21
ali hikmet/ bir süre, (şiir) -22
  irfan yıldız/ güvercin kanadında yol uzar,  (şiir) -23
adem turan/şavrole,  (şiir) -24
emanuel geibel /hüzünlü veda, (şiir) -25
mahmud kahtan/ ben yolcuyum , (şiir) -26
ertan yılmaz, düşüş (şiir) -28
şiir ve delilik ( d o s y a ) -29
osman hakan a./ şiir ve delilik. -30
mustafa bilici/ şiir ve delilik -32
halide yıldırım/ günümüz şiiri akıllıdır -34
hasan aktaş / türk şiirinin kara gülleri, -36
ulus fatih/şiirin deliliği deliliğin şiiri, -40
hilal karahan/ şiir ve psikopatoloji  -46
niyazi karabulut/ şair ve delilik -47
irfan yıldız/ şair delidir! çünkü: -48
mazhar alphan/ şiir, delilik ve şamanizm -49
ayhan emir yolcu/ çıldırmış atların yılkısı, us ve çember -51
fatoş ergin/ cibran ve "deli"si -52
serap demirtürk/ şiir ve  delilik   -54
ayla aksoyoğlu/ resim ve delilik -55
mustafa bilgücü/sendrom ürkiter -56
alpaslan bozkurt/ delinesir  -57
harun yavruoğlu/ karikatür  -58

59-  ahmet sancak/aforizmalar'aşk ,(şiir)
60-  mustafa bilici/ eksibeş yirmidört temrinleri ,(şiir)
61-  yusuf bal/ vakit, (şiir)
62-  hilal karahan/otel odası, (şiir)
63-  naci bahtiyar/sözün ucu ,(şiir)
64-  erdinç dinçer/üç renkti her şey, (şiir)
65-  adem yeşilyurt/ölçü, (şiir)
66-  ismail aykanat/bir tufan sonrası kurulan sofra gibisin
67-  engin taş/ nehir sevgilim, (şiir)
68-  faruk çukurovalı/ şüpheli lezyon, (şiir)
69-  harun yavruoğlu/karikatür
70-  ahmet musaoğlu/evren'in, insanoğlunun şiiri
75-  herbeck, ernst/belki bir efsane...
77-  c.ünaldı hasannebioğlu ile söyleşi
82-  n.karabulut/ arap şiirinde tenkit
85-  ahmet yaşar/ sohbet
88-  hüseyin yılmaz /dil'in etrafında dönen dünya
89-  harun yavruoğlu/ karikatür
90-  gökher şükrü baylan/ batı uygarlığının faşist mirası
92-  m.nihat malkoç/  şair arif damar'ın ardından
94-  kemal bulut/ antik sözcüklerde trabzon-xıv
95-  mehmet akif bal/ trabzon dangalaklar cemiyeti (1918)
97-  patlamış mısır/ niyazi bulut
98-  mor taka/ sicill-i ahval defterleri
100 -vagif  sultanlı/ ada (hikaye)
101-  jasper johns, eve merriam (görsel şiirler)
102- o sakarya feat. s.özdemir/ esrar perdesi (şiir)
103- emin kaya/ tütün sokağı (şiir)
104- münif fehim/ karikatür
105- bünyamin durali/ kirpiklerimizde devrimler (şiir)
106- ümit zeynep kayabaş/ yeryüzü yorgunluğu, (şiir)
107- hasan aktaş (şiir)
108- yıldırım vural/ istiridye karar, (şiir)
109- nihal çalışkan/ dans et benimle, zaman işgal altında.
110- mehmet rayman, (şiir)
111- uluer oksal tiryaki/kalp pili, (şiir)
112- nurtaç inci/ simkeş, (şiir)
113- hakan güzeldere/ hükümsüz
114- serap aslı araklı/ eğik mektup, (şiir)
116- didem peker/ siren kayalığı (şiir)
117- serdar çakıcıoğlu/ adlar
118- mvstafa berkay ışık/:sürgün: (şiir)
119- ihsan özaslan/ çırpınış (şiir)
120- münif  fehim/ karikatürler
121- nurdan ünsal/ m.ergin kılıç ile konuştuk
124- ulus faith/ siyah sisistanbul ve lale müldür
129- gökhan arslan/ hayriye ünal'dan gerekli açıklama
130- rıfat gürsoy/ küfürbaz
132- faik öcal/mavi pervane
133- serkan azeri/adil salih
135- hüseyin alemdar/ mavi doğdum bordo ölmek
         istemiyorum
136- hüseyin peker/ geleceğe dair anekdotlar
138- bize gelenler
140- jorge luis borges/iki şiir

ON ALTINCI SAYIMIZDA
ŞİİR YOK HEZEYAN VAR  YAŞAR BEDRİ
MOR TAKA
ŞİİR VE KENT KÜLTÜRÜ DERGİSİ
ISSN 1307-3060
sefer sayımız: 16 / kış 2011

*
rüzgâr muhalif esmez ise
zamanı gelince demir alır
-yerel süreli yayın-
*
kaptanı:
yaşar bedri özdemir
*
konuşma-yazışma-seyirlik :
tel-fax: 0462 - 229 06 34
mortaka@gmail.com
www.yasarbedri.com
*
bağlı bulunduğu liman:
fatih mah. zübeyde hanım cad. kırklar ap.
no:23    /   61040 trabzon
*
yapım, tersane, kapak, iç düzen :
nakkaş reklâmcılık tanıtım hizmetleri
*
banka hesap no :
iş bankası / trabzon,
yeni mahalle şubesi 
IBAN: TR32 0006 4000 00175510017597
*
okkası: 7.- tl.
kargo ücreti alıcıya aittir
MOR TAKA
   şiir ve kent kültürü dergisi
YAŞAR BEDRİ
TRABZON FOTOĞRAFI

üç pare orman gülü! oğul diye atılan
kemende dolandım.
çeksin beni kuyudan zehirli gülüşün.
kalbimizi serin sakla
içimde kuşlar; beyaz, sıcak, kocaman kanat
larıyla bulut serinliği,
                   göğün sonu
                                         olmalı derim …
tünelden dualarla geçilir

kaç kişiyiz bu solmuş fotoğrafta?
martılar, ganita, adını unuttuğum sevgilim.

üç pare gemi dalgınlığı, son liman
parmağını emen gemici fenerleri.
gene
yıldızsız gece,
              gene kayaya oturan argonotlar.

kimse hatırlamaz nasıl yalnızdım
gövdem kumsalda dalga olup erirken
dalga olup örterken üstümüzü sonbahar.

sözün bittiği yerdeyim. lâmbanın fitili
indi tarihin boy aynasına. söndü yıldızlar.



KAÇAK GAZEL

gitmemiz gerek bir masal dolusu serseri
izimizi sürüyor, kabuk bağlıyor aykiri

kâbusum oluyorsun, tapınaklar yeniden kuruluyor
ağzıma büyük geliyor göğsünüzün çeperi

kara kuru bir kitaba düştü şehrin kurganları
sis oldu oklanan göğsünü kanatan çeri

sıfır üç haydarpaşa sakinlerinden kim kaldı
çivinin boşluk olduğuna imlâ düşüyor biri

irişti celladım ipeğin yırtılmasına.
tebeşir tozu, abdal musa de dahi kar maskeleri

ardınızdan döktüğüm su, dondurulan hayatlar
kimse alınmasın bir daha benden içeri

DRAGAN DRAGOJLOVİC
BABA’NIN ÇANTASI

Siyah deriden yapılmış
Hoş sapıyla
Birlikte
İçindeki
İki bölmede
Sırlar saklayan
Bilindiği gibi, bir hırsız
Çalabilir çantayı
Ama sırlar
Geri döndürülecek
Ruhlarımıza.

GECE MÜZİĞİ

Sıradan bir yol.
Gece karanlık.
Yalnız yürüyorum,
ama başıboş değil.
Gözlerin –
cennetin
kasvetli ışığı.
Uzaklarda
parıldayan lamba.

KATI BİLGELİK

Boşluk
gizler gözlerimi.
Kucağım doludur
katı bilgelikle
ve düşünürüm: sıradaki ne?
Ve merak ederim
seni ziyarete
kalkıştığımda
şefkati nereye koymalı,
beni sana mecbur eden
varoluşumu, nereye?

Çeviri: Hilal Karahan / Ayten Mutlu


EMANUEL GEİBEL
HÜZÜNLÜ VEDA

Budur işte,
insanların göğsünde
beni sık sık umutsuzluğa düşüren,
o arzu ve kederlerini
bir kaç gün içinde unuttuklarını görmek.
Ve acılara kedere ağlayan kalbe
kutsal - kuş şarkı söylüyor - güneş parlıyor,
unutuldu o çok çabuk.
Ve sevinç o kadar tatlı olsa dabir
bulut geliyor,
Ve hayal ettiğimiz cennetin
izi kayboluyor.
Ve ben bunu hissediyorum, bilmiyorum,
hiç bilmiyorum, derinden bana ilham veren,
kısa gelen sevinçli bir rüya,
veya bu kadar kısa bir keder mi?

Çeviri: Ahmet Sancak

JORGE LUİS BORGES
ŞEYLER

Bastonum, cüzdanım, anahtarlığım,
İtaatkâr kilidim, eski notlarım
Okumaya vakit bulamadığım kitaplarım,
masa üstündeki oyun kartlarım, sayfaları
ezilmiş bir kitabım, ölgün menekşem,
öğleden sonra yapacağım unutulmaması
gereken işler, şu an unuttuğum,
Gün batımına bakan aynamdaki kızıl
güneş ışığının illüzyonu. Ne kadar
fazla şey, dosyalar, kapı eşikleri,
atlaslar, rüzgâr gözlükleri, çiviler,
Hizmet ederler bize bir kelime
dahi etmeden, tıpkı bir köle gibi,
gizemlice saklanmış perde.
Onlar var olacaklar yok oluşumuzun
ötesinde; ve asla öğrenemeyecekler
öldüğümüzü.

Çeviri: Ömer Cem Demirci
KÜNYE
DOSYA
GÖRSEL ŞİİR