GÜLSELİ İNAL’LE ŞİİRİ KONUŞTUK
“80 şiiri büyük kent şiiridir. Ne köy ne de köy kökenli şairlerin yazdığı bir şiir. Tam bir metropol şiiridir. “
Ben kompleksleri olmayan, anne takıntısı yaşamayan, adil, nazik , vizyonları geniş erkekleri seviyorum. Şiirin ne olduğuna gelince bana göre şiir dünya dışıdır. Tarık ve ben onu biraz dünyalaştırmak istedik. Daha doğrusu unutulan yüksek değerleri anımsatmak diri tutmak, bilinçleri yükseğe çekmek, şiirle sağlanan bir güzelliğe davet etmek istedik. Cahiliye döneminden geçtiğimiz için toplumların şiirin yüksek ışığından pay almasını istedik.
…
Bu yaklaşım bütünüyle yanlış. 80 kuşağı Türk şiirinde başlı başına bir devrimdir. Şiirin makas değiştirmesidir. Nedenine gelince; Memet Fuat bu konuda iki yazı yazdı herhalde haberiniz yok, ya da okumamışsınız. Öncelikle 80’de şu oldu; Türk şiiri sola angaje tarzını bir sonraki kuşağa devrede devrede geliyordu. Bir de sol anlayışın başka bir frekanstan fantastik dilini temsil eden İkinci Yeni şairleri vardı.
İlk kez 8o şiiri ile sol şiir tahtından indirildi. Fantastik bir serüven yaşadığını zanneden İkinci yeni şairleri ise ilk kez Türk şiirinde fantazinin ne olduğunu görüyorlardı. Bir de kendilerinden sonra gelecek olan kuşağın kadınlar olacağını hiç kestirememişlerdi. Şok oldular. 8O kuşağının maddi temelleri vardı;
…
80 şiirine bu yaklaşımlar yanlış, bir sosyolog gibi düşünmeniz gerekir. Öte yandan ben ödüllere karşıyım. Hiç birinin bana göre saygınlığı yok. Memet Fuat ödülü dışında. Cahiliye döneminden daha doğrusu fetret devrinden geçiyoruz. Çok büyük bir kaosun içindeyiz ayrıca. Kısa yoldan yazar olmak isteyenler, şair olmak isteyenler birer maskara gibi davranıyorlar. Çok komikler, hepsine acıdığımı söylemeliyim. 2000 yılı şiiri 80’nin devamı gibi gözüküyor, artık bireysel şiir gündemde. Bireyselleşmeyi yaşamayan bir toplumuz biz. Bizim toplumda Anadolu’da sözlü edebiyat geleneği vardır. Ve biraz toplu yaşamayı severiz. Bireysel çıkışlar toplumda hoş karşılanmaz. 80 şiir ise bireysel bir şiirdir. 90 ve 2000’lerde 80’nin devamı yaşanmaya başlandı. Ancak her eline kalemi alan için bu kez de şöyle bir tehlike var; bireyselleşmeyi yanlış ifade edenler kökenler açısından yanlış bir alana çıkabilir . Çünkü köklerindeki boşlukla karşılaşacaklar ve güçsüz kalacaklardır.
ERİK STİNUS
ÖDÜL KONUŞMASI
Yaşamımın sonuna yaklaşırken bana Nâzım Hikmet Ödülü vermek istemenizin beni ne kadar mutlu ettiğini anlatmam doğrusu çok zor. Ancak içimde canlanan anıları anlatmayı başarabilirim sanırım. Şimdi dönüp geriye baktığımda, Nâzım Hikmet ve şiiri hakkında öğrendiklerimin yalnızca bir rastlantı olmadığını görüyorum. 1950 yılında, Danimarka’da daha 16 yaşında bir lise öğrencisiyken, dünyanın dört bir yanından, kendi ülkeleri ve halkları hakkında anlattıklarından yola çıkıp “usta” olarak seçebileceğim ozanlar arıyordum. Bir yıl sonra, 1951’de, Berlin’de Gençlik Festivali’ne katıldım. İşte orada, epey uzaktan da olsa, Nâzım Hikmet'i ve Şilili Pablo Neruda’yı gördüm. Her ikisi de o dönemde sürgündeydi. Onları gördüm ama henüz kim olduklarını bilmiyordum. Ancak Danimarka’ya, evime döndükten ve Dancaya çevrilmiş az sayıdaki şiirlerini bir dergide gördükten sonra, ayırdına vardım. Böylece Nâzım Hikmet’i, 18 yıl süren bir hapislik döneminin ardından görmüş olduğumu anladım.
1956’da çalışmalarımı tamamladıktan sonra, üç Danimarkalı arkadaşımla birlikte eski bir arabaya binip Hindistan’a doğru yola koyulduk. Yolumuzun üzerinde yer alan Türkiye’ye gelince Ankara’da konakladık. Kuzenlerimden biri burada yaşıyor, kocası bir bira fabrikasında müdürlük yapıyordu. Beni bir Türk ailesiyle tanıştırdılar ve onların evinde Nâzım Hikmet'in bir şiir kitabını buldum. Çok şaşırdım, çünkü onun kitaplarının Türkiye'de yasak olduğunu, elinizde bir kitabı bulunursa ceza göreceğinizi de biliyordum. Ev sahibesi odaya girdiğinde ben, içinde hangi şiirlerin bulunduğunu elbette bilmediğim bu kitap elimde, oturuyordum. Bana o kitabın, kendisi ve kocası için sahip oldukları en değerli şeylerden biri olduğunu söyledi. Aynı gece, her ikisi de bu kitaptaki şiirleri yüksek sesle bana okudular ve içlerinden birini İngilizce’ye çevirdiler. O evden ayrılmadan önce, Nâzım Hikmet'in şiirlerinin Dancaya çevrilmesini sağlamam konusunda da bana söz verdirdiler.
Çev: Gülşah Özer
OSMAN HAKAN A.
FOTOGRAFİtiMETRE, YA DA, “TOZLU BİR AYNA”YA YAZMAK
....
Fotoğrafın en temel özelliği nesnelliktir. Fotoğraf sanatının en başında, insan elinin doğayı çoğaltırken yaşadığı zorlukların, bir makina ve göz algısıyla aşılabileceği düşünülmüştü. O zamanlar böyle düşünülmesi son derece doğaldı; çünkü, fotoğraf sanatı henüz yolun başındaydı. Giderek olgunlaşan ve hızla gelişen bu sanat dalıyla uğraşan insanlar, zamanla fotoğraf sanatının “gerçekliği olduğu gibi çoğaltan bir araç mı”, yoksa, “bireysel yaratının otantik bir aracı mı” olduğu hususunda tereddüte düştüler. Birinde, fotoğrafın, “gerçekliği yansıtan saf dürüstlük içeren bir tanıklık aracı”, olması gerektiği; diğerinde, “fotoğraf ‘güzel’in sunumunu en iyi hangi yolla başarabilirse, o yoldan gitmelidir”, düşüncesi etkin olmaya başladı. Fotoğraf sanatının tarihi gelişim sürecine, bu ikiliğin damga vurduğunu söylemek sanırım abartılı olmaz. Bu ikilik, ‘objektif gerçeğin yansıtılması’ ve ‘fotoğraf sanatçısının duyguları’ olarak da özetlenebilir. Genellikle bugün fotoğraf sanatının aslına uygun bir çoğaltım/görünüm sağladığı düşünülüyor. Böylece fotoğraf sanatı, resim sanatının yakasından düşmüş; insan elinin önemi ve tartışılmaz üstünlüğü bir kere daha kesinleşmiş oluyor.
Sanıyorum, Baudelaire’in fotoğraf için söylediği, “Narsist bir ifade aracı”, sözleri, portre formuna çok daha uygun. Portre döneminde, insandaki manevi varlığı yansıtan Nadar gibi büyük sanatçılar yetişmiştir. Onlar, modellerin bakışındaki zamanı başarıyla kaydedebilmişlerdir. Nadar’ın başarısı, kişiliği tamamlayan ifadeleri olduğu gibi fotoğrafa aktarmasındadır. Nadar’ın portrelerine yansıyan bu ifade tarzı, onun modellerle kurduğu duygusal yakınlık sonucunda ortaya çıkmıştır. Portre fotoğrafçılığı, burjuvazinin yükselme döneminde oldukça popülerdi. Bu dönem, henüz gerçek dışı ışığın kullanılmadığı ve reklam sektörünün olmadığı bir masumiyet dönemidir.
…//..
ŞİDDET VE METAFİZİK
BRECHT ŞİİRLERİNİN SİYASİ OLMAYAN BİRLİĞİ
Şiddet ve cüretkârlık kavramları, Bertolt Brecht şiirlerine her şeyden fazla şekil vermiştir. Brecht kötülüğe duyduğu arzudan ve onun benzeri olan, ancak öbür âlemde gerçekleşecek bir sükûnetten büyülenmişti. Fakat Brecht eserlerindeki bu ağır ve karşı koyan bakış açısı uzun bir müddet karartılmıştır.
1921’de yirmi üç yaşındaki Brecht kendisinin, açık ağzıyla ve konuşan gözüyle genç Rembrandt’ın portresini andıran ve benzer tutkulu soğukluktaki bir sanatın beklentisini uyandıran bir portresini çizer: “Bugün aynanın önünde Kiraz tıkınırken, aptal suratımı gördüm. Ağızda kaybolan kapalı siyah toplara kıyasla daha özgür, ahlaksız ve çelişkili görünüyordu. Şiddet, sükûnet, cansızlık, cüretkârlık ve korkaklıkla ilgili içinde çokça unsur barındırır ve geçip giden bulutlar altındaki bir arazi parçasından daha değişkenli ve daha karaktersizdir.”
“Geçip giden bulutların altındaki arazi parçası” Brecht’in, sayısı iki bini geçen şiirlerinde en sık karşılaştığımız motiflerden biridir. Yazarın yüzünde olduğu gibi, semalarının da altında cüretkârlık ve şiddet dolu dramlar vuku buluyor. Bilhassa ilk dönem şiirlerinde vücut, arzu ve ıstıraplarla, duygusu olmayan semaya teslim oluyor. “Baal” solgun “köpekbalığı seması” altında tembel tembel yatıyor; “Deniz ve Irmaklar”daki (Vom Schwimmen in Seen und Flüssen) yüzücü, ağaçlara tırmanan, “uzak semaların” altından “berrak sularda” sürüklenen şu batan gemi, atmosferde süzülen vücutlardır. Brecht, on yedinci yüzyıldan, Ukraynalı bir ayartıcı olan Mazeppa’ya, Polonyalı bir Soylunun karısını baştan çıkardıktan sonra, kocasının intikam almak için onu ata bağlamasıyla, geniş bir bozkırda ölüm yolculuğunu yaptırıyor:
..//..
SABİT KEMAL BAYILDIRAN
İKTİDARIN ŞİDDETİNİ MEŞRULAŞTIRMA
İktidar, şiddetten arınamaz. Bir zümre, bir sınıf, iktidarını sürdürmek için şiddete başvurmak zorundadır. Farklı düşüncede ve talepte olanlara karşı zor kullanmak, iktidarı sürdürmenin olmazsa olmazıdır. Bu ‘zor’u sürdürmek için onun, tebaanın gözünde ‘meşru’ kılınması gerekir. Bu da egemenlerin birçok araca başvurmasını gerektirir. Günümüzde radyo, TV, sinema, müzik, okul… gibi araçlar çok daha etkilidir. Ama ‘dün’ iki araç önemliydi: din ve sanat.
Fransız papazı Volney’in Harabeler’ini lise birinci sınıfta okumuştum. Volney, iki meydanda (Sultan Ahmet ve Kremlin) Osmanlı ve Rus halkının toplandığını ve her ikisinin ‘kafirleri’ yok etmek için Tanrı’nın kendilerine güç vermesini dilediklerini anlatır. Volney, iktidarı meşrulaştırmak için dinin nasıl silah olarak kullanıldığını çok iyi anlatıyor böylelikle.
Ulus öncesi toplumlarda iktidarı ve şiddetini din meşrulaştırır. Ama bu yeterli değildir. İktidarlar meşrulaştırmanın ideolojik olarak beyinlere kazınması için ‘sanat’a müracaat derler. Şairler, ‘dün’ meşrulaştırmanın en önemli aracı olmuştur. Günümüzde meşrulaştırma için şaire ihtiyaç kalmamıştır artık. Bu nedenle ‘şairler’ Devletin artık şaire ve şiire önem vermediğini söyleyerek devletten yakınmaktadırlar.
…/…
Niyazi KARABULUT
ŞİDDET EKSENİNDE ARAP ŞİİRİ
Arap toplumunun göçebe bir toplum olması, geçimini avcılık, ve hayvancılık gibi unsurlarla sağlaması dolayısıyla her zaman şiddetle iç içe olmuştur. Arap şiirinde şiddeti görmek için sadece Muallakat-ı Seb’a’ya bakmak yeterlidir. Kabile savaşları gibi iç karışıklıkları da göz önünde bulundurursak Arap şiirinde şiddetle ilgili bol malzeme buluruz. Amr Muallakasındaki şu beyti zikretmemiz yeterli olur sanırım. وانزلنا البيوت بذي طلوح - الى الشامات نفى الموعدينا (Çadırlarımızı Zituluh’tan Şam’a kadar kurduk ve bizi tehdit edenleri oradan kovduk) Şiirin hayatın bir parçası olduğu Arap toplumunda şiddetin şiire yansıması da kaçınılmazdı elbet. İslamın gelişiyle özelde Kureyş’in genelde Arapların müslümanlara baskısı, daha sonraki dönemlerde müslümanlar arasındaki ihtilaflar ve batı toplumunun Araplar üzerindeki emperyalist tavırları Arap toplumunda şiddeti besleyen amil olmuştur. Arap şiiri de bu kaynaktan beslenerek şiddeti içselleştirmiş ve şiddetin şiiri diyebileceğimiz bir şiir bakışı karşımıza çıkmıştır.
.//..
İSMAİL MERT BAŞAT
ŞİİR, ŞİDDET ve DİRENÇ KURUCULUĞU
Çoğu zaman ipek yumuşaklığında ve pınar suyu duruluğundaki şiir, nasıl olur da “şiddet” kavramıyla buluşuverir? Okur kendisini, kayalıkları köpüren dalgalarıyla döven, kılıçtan keskin, çelikten berk bir duyusal düşüncenin, ateşten yakıcı farklı bir hakikatin içinde buluverir? Şiir, hayatın kendisi olduğu için midir? Ya da şiirde beliren telos, tepetaklak edilen varlıklar dünyasının yeniden ayakları üzerine oturtulması talebi midir? En “şeddeli” şiirler şiddet mi yoksa taşmaya yazgılı bir enerji mi üretir? Belki de, “şiddet”i kendi kavramı içinde bırakmak ve şiirin tüm uzamsal boşluklarını çatlayacak kadar dolduran gerilimini başka bir kavramsallığa götürmek gerekir: maruz kalınan şiddete karşı, itaat ve uyum yerine, direncin ve başkaldırının örgütlenmesi.
..//..
BEHRUZ İMANİ
İRAN ŞİİRİNDE ŞİDDET
Muzafereddin şah döneminin sona ermesiyle yerine geçen Muhammed Ali Şah tarafından Cihangir Han boğdurularak öldürülmesi üzerine Fransaya kaçan Dihhodâ bir gece rüyasında Cihangir Han’ı görür ve neden kendisini hatırlamadığını? Sorması üzerine “O genç düştü ölüp gitti! Diye söylemedim mi?” diye O’na yanıt verir.
“Ey altın çağın çocuğu!
Mademki çağınız yeniden imar edildi,
Ve kullarının itaatinden memnun olan Tanrı
Yeniden tanrılığına başladı,
Artık ne şeddatın adı, ne de İrem’in
Merasimleri kaldı.
Kırmızı gül boş yere konuşmaktan vazgeçti,
Hakka tapmak suçuyla
Celladın kılıçının uçuyla başı kesilip
Cennete ulaşanı hatırla!”
İran şiirinde şiddetin tarihine göz atıldığında “şiddet” sözcüğünün (cihat, mukavemet, mukavemet edebiyatı, savaş edebiyatı, itiraz edebiyatı) gibi değişik anlamlarda günümüze kadar gelip çatmış şiir örneklerinde söz konusu durum açık şekilde kendisini gösterir.
…/…
MERAL IŞILDAK
ANTİK YUNAN UYGARLIĞI’NDAN HAREKETLE, DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK KAVRAMINI YENİDEN DEĞERLENDİRMEK…
Şiddet, hemen hepimizin şu ya da bu şekilde tanımış olduğumuz, hatta büyük bir olasılıkla tanımayı sürdürdüğümüz, bu nedenle de çoğu zaman bize o kadar da yabancı gelmeyen; buna karşın onunla yüz yüze geldiğimizde nasıl davranmamız gerektiğini kestirmekte çoğu zaman kararsız kaldığımız bir olgu olarak karşımıza çıkmayı hep sürdürdü ve görünen o ki, hep de sürdürecek. Toplumsal yaşantımızın içinde onun varlığını nasıl ortaya koyduğuna ve nasıl sürdürdüğüne ilişkin haber ve duyumların çevremizde hiç eksik olmaması nedeniyle ona ilişkin olarak sahip olduğumuzu düşündüğümüz aşinalık ve onunla başa çıkabileceğimize dair inancımıza karşın gerçek şu ki, karşımıza çıktığı hemen her seferindeki farklı görünüşleriyle onu tanıyabilmemiz bir yana, çoğu zamanlarda onun farkına varabilmemiz bile pek kolay olmayabiliyor. Çünkü şiddet, hemen her zaman karanlık bir doğaya sahiptir ve daima kendisini gizlemiş, gözlerden uzak tutmaya çalışmıştır. Kendisini en dolaysız ve aşikâr biçimlerde ortaya koyduğu zamanlarda bile onda, görünüşe çıkmayan ve derinliklerde kendisini gizleyen yönler daima olmuştur. Yaşanılan bir şiddetin tamamını tümüyle bilebilmek ve onu her yönüyle ortaya koyabilmek gerçekten pek kolay değildir ve zaten insanlık tarihi boyunca uygulanan şiddetlerin birçok yönleri gizli kalmış, bazıları zaman içinde ortaya çıkarılabilmiş; ama birçoğu tarihin derinliklerinde kendilerini gözlerden gizlemiştir. Onun kendisini her zaman farklı şekillerde ortaya koyması nedeniyle, tarihi boyunca insan varlığı, şiddeti tanımakta, onu tanımlayabilmekte ve ona karşı doğru bir tavır içine girebilmekte çoğu zaman başarılı olamamıştır. Çünkü o, insanın karşısına kimi zaman dinin, kimi zaman erdemin, kimi zaman ahlakın doğru yaşayış, erdem, başarı ya da özgürlük vaat eden sesine bürünerek çıktığı gibi, bazı zamanlarda da insanlar onu doğru yerde aramayı başaramamış, onu kendi dışlarında bulmaya çalışırken, kendi içlerinde boy vermekte olan şiddeti gözden kaçırabilmişlerdir.
..//..
Dr. MUSTAFA YILMAZ
ŞİZO-FRENİ ŞAİRİN NESİ OLUYOR?
Bir yazıya başlamanın ne kadar zor olduğunu çok iyi bilirim. Başladıktan sonra da neredeyse yazı sizi yönlendirmeye başlar. O halde nasıl başlayacağınız çok önemli. Yine de tam bir güven içinde başlanılamaz yazılara çoğu kez. Şair ve şizo-freni üzerine bir yazıya film anlatısıyla başlamak pek tekin olmayabilir. Bu tehlikeyi göze alıyorum. Pink Floyd’u bilmeyen yoktur demeyi çok isterdim fakat dilim varmıyor. Bilmeyenler de bu vesile ile adını duymuş olacaklar. Bu yazıyı fırına sürme aşamasında eski dergileri karıştırırken elime aldığım Gergedan dergisinin ilk sayısında, Alper Soysal’ın, Pink Floyd Duvarı başlıklı yazısı duygularıma biraz tercüman oldu. Mezkûr yazı, Pink Floyd’un meşhur albümü ‘The Wall’ın yapılan filmi üzerine bir değerlendirmesinden oluşuyor. Filmin değerlendirilmesi bizim yazımızın kapsamı dışında kalır. Burada üzerinde durmak istediğim mesele ise Alper Soysal’ın filmin kategorik olarak ikinci bölümü olarak nitelediği dilimde geçen değişim sürecindeki ‘olumlu/müsbet şizoidlik’ durumdur.
..//..
İRFAN YILDIZ
ŞİİR VE ŞİDDET! YA DA İNSANLIĞIN ÇIĞLIĞI ÜZERİNE ACI-GÜZELLİK!
Şiir ve Şiddet, hararetli bir konu.. Şiir, deyince, sanki, şiddetle ne ilgisi var canım, diyeceği geliyor insanın! Gel gör ki, ne hayat öyle bir şey, ne de şiir… Şiirin, yalnızca, kuşlardan, mavi gökyüzünden, denizden, kırlardan, çiçeklerden söz ettiğini sanmak.. Ne büyük safdillik.. Keşke öyle olabilseydi.. Ama, hayat hiçbir zaman öyle olmadı ve şiir de hiçbir zaman öyle kalmadı..
Bireyi, toplumdan ayırarak, yeryüzünde tek başına değerlendirme olanağımız yok.. Ben ve yeryüzü, ne büyük sav.. Ama, dayanaksız.. Çünkü, hayat öyle değil.. İnsanın içinde yaşadığı, siyasal-tarihsel-toplumsal- ekonomik- kültürel- doğal- çevresel dönem ve koşullar var.. Bunu yok sayma olanağınız yok.. Yok sayarsanız, hayat sizi yok sayar.. Hayat sizi kaydetmez ya da yoklar hanesine yazar… Tarihin hiçbir döneminde, şairler de, hep belirli ortam- çevre ve belirli koşullarda, belirli bir tarihsel dönemde yaşamışlardır. İçinde bulundukları ortam ve süreç, onların yaşamını doğrudan doğruya etkilemiştir. Şiir de uzaydan gelmediğinde göre, yazılan şiir, devrin ve ‘dehrin’ mutfağında pişmiştir.
…/..
GÖKHER ŞÜKRÜ BAYLAN
ZULÜM ÇELİĞİNİ EĞEN ŞİİRSEL ŞİDDET
Şiddet bir var olma biçimidir. Yok, sayılmaya karşı bir direniştir. Futbolda top öldüren ve karşı takımın oyun oynama isteğini görmezden gelen rakibe değen ayak darbesidir. Siyasi tarihte, kent devletlerinden gördüğü aşağılanma ve zulümle, tarih sahnesinden silinmek istenen göçebe kültürlerin yakıp yıktığı şehirlerdir. 5,5 milyon Müslüman’ın yaşadığı Fransa’da, derisinin rengi ve inanç tercihleri yüzünden kenar semtlere itilen Afrikalı çocukların yaktığı lüks semtlerdir. Milleniumun görkemli kentlerinde, farklılıkları görmezden gelinen ve anlam arayışları, tüketime yönlendirilen gençliğin, lise kampuslarındaki kanlı eylemleridir. Kısacası şiddet, görmezden gelinen ve sesi işitilmeyenin, çektiği acı dolu yaşantıyı, muhatabı olduğu düzene maddi ya da manevi zarar vererek hissettirme girişimidir.
../..
Enver UZUN
RUS ŞİİRİNDE DÜELLO VE ŞİDDET
Köklü bir geçmişin izlerini taşıyan Rus şiiri geçmişin haklı gururunu yaşamaktadır. Tür zenginliği bakımından klasik ve modern şiirin her alanında görülen eğilimler Rus şiirinde sürer. Tarihi savaşlarla dolu olan bir milletin edebiyatı bu temalardan uzakta olamazdı. Şiddet, savaş ve düello temaları şüphesiz Rus şirindeki zenginliği oluşturur.
Onur, onurun korunması için kolay adalet: Düello!.. Hiç şüphesiz Rus kültüründe etkindir. “İgor Folk Destanı”ndaki manzume ile başlayan bu edebi gelenek, geçen uzun yılların baskıcı gücüne karşı ısrarla direnmiş ve günümüzün modern şiir anlayışına gelip çatmıştır. X. yüzyıldan itibaren destansı edebiyatta görülmeye başlamış olan savaş ve düello gibi nefret ve mahvetme duygusu psikolojik çatışmalarla yeni kimliğini bulur..
…/…
RAHMAN IŞIK SARIALİOĞLU
ŞİDDETİN RESMİ/ TARİHSEL SÜREÇTE ÖRTÜNEN ŞİDDETİN DIŞAVURUMU
İnsan, yaşadığı tüm çağlarda şiddet ile beraber yoğrulmuştur. Uygarlaşma aşamasında doğayı kurgulanacak eksik bir varlık olarak gören insan, doğaya kendini ekleyerek hem kendini hem de doğayı yeniden kurgulamıştır. Elbette bu insanın sadece doğaya ait bir varlık olmadığının bilincinde olması demekti. Doğanın insanileştirme süreci idi. İnsan, doğada bir tür yabancıdır. Ve bu onun akıl sahibi olmasının, yani soyutlama gücüne sahip tek varlık olmasından kaynaklanır. Dünyayı soyutlayan bir güce sahip olan insan, estetik bir şiddeti de kendi içinde taşır. Sanılanın aksine sorun, şiddeti ortadan kaldırmak değil, onu estetize etmek ve etikleştirmek sorunudur. İnsan her şeyden önce insanlar arası bir varlık olduğu için her zaman şiddet boyutlarına varmasa bile, öteki insanlarca oluşturulan bir müdahale ortamında yaşar; bu ortamın adı da uygarlıktır. Doğayı kurgulayan insan, doğalı bir varlık olan kendisini de bu kurgunun içerisine sokar. Sonuçta o, bir doğalıdır! Eş zamanlı bir şekilde kendisi de kurgulanan bir nesne-varlığa dönüşür. Bu tür döngünün baş dönmesi, insanlığın belki de en büyük sorunudur. İnsan sürekli müdahale edilen, kurgulanan bir varlıktır, "...her tür ideoloji, özne kategorisinin işleyişi sayesinde, somut bireylere somut özneler olarak seslenir."(a) Bireylere özne olarak seslenilen ideolojide insan, sanat sayesinde "özne" olarak değil de bir "birey" olarak cevap verebilir ideolojinin sesine. İnsanın soyutlama gücünün en yoğun şekilde bulunduğu sanat sayesinde birey, "somut özne" olma durumuna karşı koyabilir. Sanat, somut özneler yaratan ideolojinin soyutlandığı, örtülü şiddetin dağıldığı, öznelere karşı bireyler yaratan "karşı kozmostur".
..//..
KEMAL KOCAMAN
FERİDEDDİN ATTÂR
MUHTARNAME
Hicrî altıncı asrın (M. XII) son yarısıyla yedinci asrın (M. XIII) ilk yıllarında yaşayan Ferideddin Attâr'ın hal tercümesine ait bilgimiz pek azdır. Adı¬nın Muhammed olduğunu Mantıku't-tayr dan açık¬ça öğreniyoruz . Künyesinin Ebu Hâmid, yahut Ebu Talip ve babasının Şaban lâkabıyla anılan bir zatın oğlu Mustafa oğlu Ebu Bekr ibrahim olduğu rivayet edilmektedir. Doğum yılını katî olarak bilmiyoruz. Devletşah'a göre 513 Hicrîde (1119 -1120) doğmuştur. Nişabur'da doğduğunu ken¬disi söyler. Fakat Nişabur köylüklerinden birinde doğmuş olmakla beraber merkezin Nişabur olması dolayısıyla Nişabur'da doğduğunu da söyleyebilir. Devletşah'la Mecalis al-uşşak, onu Nişabur köylüklerin¬den gösteriyorlar. Babası, 597 (1200-1201), yahut 604 te (1207-1208) ölen ve menkabevî bir rivayete göre Moğol istilâsını haber verip sırrolan meşhur Kutbüddin Haydar'ın dervişidir. Kendisi de rivayete göre bugün ortada olmayan "Haydarname" yi bu meşhur sufi için yazmıştır. Attâr, şiirlerinde eczacı ve doktor olduğundan, hastaya çağrıldığından, teda¬visinden bahseder. "Mantık al-Tayr" da doktor ve eczacı olduğunu gösteren bir beyit var (b. 4786). Bu bakımdan "Attâr" kelimesinin doktor ve eczacı ma¬nasına kullanıldığı ve bu mahlası, mesleği dolayısıyla aldığı muhakkaktır. Zamanında büyüklere ve padi¬şahlara hiç ehemmiyet vermeyen, padişah sarayına mensup olmadığını, hürmete lâyık olmayanlara bağlı bulunmadığım, başında padişahlık lokmasının havası esmediği gibi kapıcının sillesini yemek korkusundan da emin olduğunu, aşağılık kişilere efendi adını tak¬madığını, hiç bir zalimin ekmeğini yemediğini, hattâ divan kâtiplerine ait bir mahlas bile takınmadığını iftiharla söyleyen Attâr'ın, kendi mes¬leğiyle meşgul olduğu muhakkaksa da şeyhlik yapıp yapmadığını da bilmiyoruz. Nefahat sahibi, onu meş¬hur Necmeddin-i Kübra halifesi Mecdeddin-i Bağdadi müridi olarak göstermekte ve "Tezkiret al-Evliyâ" mukaddimesindeki sözlerini âdeta buna delil tutmak¬tadır.
../..
MAHİYE MORGÜL
KOLBASTI HALK OYUNU ÜZERİNE
Fonetik analizlerle tarih:
Kolbastı; Goli-Bazti; Kol-Maz’ti, Oğ-uli Maz-si. Maz soylu Oğul’lar.
Maz; Işığını güneşten alan Uma-Oz, Ay gibi.
Ay, ışığını güneşten alan olarak tarif edilir, Kuran’da, Şems suresinde de böyledir. Bu nedenle Şaman kültürünü bilmeyen batılı yazarlar Maz için “Kafkasların ay Tanrısı” tanımını yaparlar.
Karadenizlilerin antik adlarından Amazonlar da adını MAZ’dan alır. A’maz-oğulları, Amazoğn, Amazon’un köken adı; Maz gibi olan, Maz-si, Maz-ti; Basti, Bastı.
Antik kaynaklarda Maz için Kafkasların Ay tanrısı, İştar, diye bir adlandırma daha yapılır. İştar, zaten fonetik açılımda İs-Dor, Tor Işığı, Tor-us/ Toros olup, Karadeniz dağlarımızın antik adı olan Peria Toros ile örtüşür.
Trabzon’un açılımındaki kök heceler içerisinde hem Maz, hem de Dor heceleri birlikte bulunur. Dor-Abaz-oni, Tur (soylu) A’maz (inanışlı) Önü-yeri.
Daha eski adı olan Trapezos; Tur-Apas-us; Türk/Dor Bas ışığı/uşağı.
Trapez-us’un son eki US üzerine: Us, Os, Si, Ti, gibi son ekler, ışığı/uşağı/soyu ile aynı kavramdır. Çünkü Şaman/Işık kültüründe insan, evrendeki büyük ışığın/Güneşin/Gök Tanrı’nın ışığından ur olan ışığ, uşağ, esiğ’dir.
..//…