shape
shape
MOR TAKA
ŞİİR VE KENT KÜLTÜRÜ DERGİSİ
ISSN 1307-3060
sefer sayımız: 14 / bahar 2010
*
rüzgâr muhalif esmez ise
mevsimi gelince demir alır
-yerel süreli yayın-
*
kaptanı:
yaşar bedri özdemir
*
konuşma-yazışma-seyirlik :
tel-fax: 0462 - 229 06 34
mortaka@gmail.com
www.yasarbedri.com
*
yayın koordinatörü:
rıfat gürsoy
rfat_gursoy@yahoo.com
*
bağlı bulunduğu liman:
fatih mah. zübeyde hanım cad.
kırklar ap. no:21-23
61040 trabzon
*
bu sayının ressamı
ayla aksoyoğlu
www.siddetveironi.blogspot.com
*
yapım, tersane, kapak, iç düzen :
nakkaş reklâmcılık tanıtım hizmetleri
*
bölgesel iletişim
(ankara) filiz kılınç, 0546 493 92 77)
(bursa) seriyye kitabevi, 0224 224 50 52)
(giresun) rıfat gürsoy, 0532 430 48 54)
gümüşhane)ahmet ayvacı,0456 213 42 83)
(istanbul) said ercan, (0532 688 24 94)
(izmir) mehmet şamil, (0555 596 07 90)
*
banka hesap no :
iş bankası / trabzon, yeni mah.şubesi, 
hesap no: 75510017597
*
yayınlanan yazıların etik-hukuki
sorumluluğu yazarını bağlar.

*
fiyatı: 7.- ytl.
(kargo ücreti alıcıya aittir)
S  E  Y  İ  R    D  E  F  T  E  R  İ   -  1  4

ideoloji; politize olmak ve şiir  -2
enis batur'dan iki şiir / daha, gri siyah,  -6
enis batur'la şiiri  ve yaşamı konuştuk  -7
enis batur şiiryazı, (şiir)  -11
enis batur'la bir içbükey söyleşi  -12 
özer ciravoğlu/ iki şiir  -15
kemal özer /günlükler  -16
salih ecer/ şiirler  -18   
m.mazhar alphan/ siyah bir gül, (şiir)  -22
celâl  soycan/ iki şiir  -23              
nurettin durman/..dar zamanda kalp  atışlarınız, (şiir)  -24
lale müldür / ilk yaşlılık şiiri, (şiir)  -25
ahmet ada/iki şiir  -26 
âdem turan/ kertenkele rezerv, (şiir)  -27
kadir aydemir / güz ölüsü, (şiir)  -28
dosya/şiir ve ideoloji -29
sabit kemal bayıldıran/şiirde ideoloji -30           
hüseyin atabaş/ şiirde ideoloji, -32
salih ecer/ ideoloji ve gürdal duyar  -35
osman hakan a./ şiir ve ideoloji  -36            
haşim hüsrevşahi/ideoloji ve şiir farsça şiir -39
atalay saraç / şiir ve ideoloji  -46                   
erdal sarıçam/ şiirin ve şairin  ideolojiye katkıları  -47
görsel imge levhalari  -49            
niyazi karabulut / arap edebiyatinda   -50
ayla aksoyoğlu/ resim ve ideoloji  -57                 
tuncer uçarol'la şiir ve eleştiri  üstüne söyleşi  -58
ahmet sancak/ aforizmalar  -62
halim  yazıcı/ su yazısı, (şiir)  -63
azime akbaş yazici/ dipnot, (şiir)  -63                      
koray feyiz / söylemeyerek  söylediklerim, (şiir)  -64
nur inci/ yokdilin masalcısına, (şiir)  -65
ismail aykanat/ kayıp gülüş, (şiir)  -65
muharrem demirci/ zakir'e veda, (şiir)  -66
neslihan yalman/ ayşe şasa (şiir)  -66
ozan kaçar/ şairin yalnızlık güncesi, (şiir)  -67
yusuf bal/ kutsal saatlerdir gelişin, (şiir)  -68              
didem gamze erdinç/salinger'in  masumiyet arayışı



































70-    alparslan bozkurt/ s.s.tekcan atnamesi
73-    görsel imge levhası/bisikletim
74-    baba oğul konuşmasi /hüseyin çiftçi- fuat çiftçi 
75-    rainer maria rilke/şiir 
76-    stefan zweig / rainer maria rilke
78-    yasemin öztürk / rainer maria rilke 
79-    marie luise kaschnitz/ sahilde (şiir) 
80-    jorge luis borges/ şiir sanati, (şiir) 
81-    rené char/ ortak vicâh, (şiir) 
82-    bedir şakir es-seyyab/ yağmur şiiri, (şiir) 
84-    brigitte crittin/ poèmes découpés, (şiir) 
86-    mihail nuayma/geçitteki asma, (şiir) 
90-    fatoş gür/suskun bir yürek: demian 
91-    m.nihat malkoç/ orhan duru ve  türk öykücülüğü 
93-    selçuk küpçük/ gazze'den      sonra şiir yazmak 
95-    arno holz/ ıstırap, (şiir) 
96-    muharrem tanriveren/ küreselleşme, dil ve tercüme 
99-    mehmet turan özdemir/ dede korkut' tan şair zihni'ye 
101-    ismail köse/sumela manastırı veantik ticaret yolları 
109-    nilgün yılmazer/ trabzon' da dört dönem 
113-    fatoş gür /yavru martının ölüm ilanı 
114-    kemal bulut/ antic sözcüklerde trabzon-XI 
114-    niyazi bulut/ patlamış mısır 
116-    ulus fatih/ cihat burak ve cardonlar 
119-    görsel imge/ fener bekçisinin günlüğü 
120-    mazhar alphan ile söyleşi/ veysel çolak    
127-    a.bozkurt/ ophelia    
130-    metin karadeniz/ gitmedenliğin
131-    sidar sinan özmen/ akşam yemeği 
134-    zeliha köse/ aykiri kuşlar zamani (şiir) 
135-    ibni arabi divanından seçmeler 
136-    şemsi tebrizi/sufi meşreplilerin kırk kuralı 
138-    mustafa alp/ martı günlüğü (fotoğraf)    
139-    bize gelenler  
140-    yaşar bedir/ ferhat ile şirin, herkes kamış, (şiir) 
shape
ENİS BATUR'LA ŞİİRİ  ve YAŞAMI KONUŞTUK

"Onlara bir de Kafka'nın cümlesini ekleyelim: "Adamın biri korkusunu aramaya çıkmış". Sefere bunun için çıkmak da var. Korkumla, korkularımla tek tek yüzleşeceğim; belki arınamayacağım onlardan, gene de kaynaklarına inmenin çabası içinde olacağım, kalacağım. Kişi, an gelir, korkusuna sevdalanabilir bile. Hiç değilse, ecele faydası olup olmadığını kendi eliyle, kendi terazisinde tartmalı diye düşünüyorum."

" Bir şeymiş gibi görünenin, özünde bir başka şey daha olabilmesi, aslın astarı hali, çekilmişin mastar hali, kıssanın hissesi. Hayat, herkesin karşısına meselelerini diker. Köşemizde, bütün meselelerimize bir mesel ile denklik arayışıyla sokulmak yollardan biri. Yolun düzü azrak, çoğu yol yılan. İki adım sonra 'bana bu kadarı yeter' demeyecek, durma yürümeyi seçeceksiniz, yürüyüşünüze dikkat kesileceksiniz. Her meselde, ahlâk ile estetik düğümlenir. Bu düğümlerle gerçekleşir uzun yol haritası. Yazmak, bir noktadan sosyal bir etkinlik gibi görülse de, ondan çok önce varoluşsal bir eylem olarak yaşam alanının merkezine yerleştirilmiş olmalıdır."

" Uzun ya da kısa süreliğine muktedirlik koltuğuna oturan kişi, aymazın teki değilse, oradayken pervanelerin geleceğini, koltuğundan kalktığı an sırra kadem basacaklarını bilir. En büyük yanlışı, koltuğa alışmak, onsuz yapamaz hale gelmek olur. Yakılan ateşin, siz yakmış olsanız da, kendinize ait bir varlık sayılmayacağını öğrenmelisiniz. Virginia Woolf'un dediği gibi, kendinize ait bir odanız, sizden başkasının üzerinde oturamayacağı bir iskemleniz, başka kimseyi istemeyen bir masanız varsa, gerisi geçer ya hû."

"Kötülük insanın yarısı mıdır, yarısı olsaydı, Dünya şu hale gelmezdi. Demek, kötülük insanın yarıdan fazlası. İyiliği öğrettiğini öne süren dinler de, kaba ideolojiler de süt ve kan akıtıyorlar o hazneye. Beklemekle olmuyor öyleyse: Kişinin davranması, kendini arındırma yollarının peşine düşmesi, ödül beklemeden ilerlemesi gerekli. Çoğu kez, ötekinin kötülüğüne gözlerimizi dikmekten kendimize düşen payı farkedemiyoruz. Özle mücadele önemli. Ne diyor Marcus Aurelius : "Kendini kaz".

"Virginia Woolf günlüğünde aktarır: Eliot'a "yeni kitapları alıyor musun?" diye sorar ve "asla" yanıtını alır. "Ben de" yanıtını verir sonra da. Benim yaşımda (60-2) şiirin genci yaşlısı konusunda ölçüler değişiyor. Gene de yeni şiirleri izlemeye çalışıyorum. Merakla kolladığım alan, teknolojik gelişmenin şiire neler katacağı.

"Görsellik, yaşadığımız çağın en dayatmacı dili. Hayat ekranların karşısında geçiyor, etrafımız kıvıl kıvıl imge kaynıyor. Bizim edebiyatımızın bu bağlamda en atak üyeleri arasında yeraldığım âşikâr. Bir övünç payı yok sözlerimde, övünülecek yerilecek bir sonuç değil kaldı ki bu, bir saptama. Görsellik davetsiz konuk gibi algılanıyor genellikle, yaşam düzeninin ortasına çoktan çöreklendiği görmezden geliniyor. Yazı adamı, gün gelmiş, harfe sığamamıştır.
...///....

STEFAN ZWEIG 
RAINER MARIA RILKE 
İnsan bir hayat ite yaratma gücü arasındaki bu ben¬zersiz uyuşmaya tanık olunca, bunu gününün insanlarına ve gelecek kuşaklara aktarmak görevini de yüklenmiş olu¬yor.
Rilke ile uzun seneler boyunca çeşitli kentlerde karşılaşıp sohbet ettim; mektuplarını ve ünlü eseri ‘Die Weise von Liebe und Tod’ un el yazması nüshasını kıy¬metli bir hediye olarak saklamaktayım.
Böyle iken burada, önünüzde ondan ‘dostum’ diye bahsetmeye dilim varmamaktadır. Çünkü Almancada dost sözcüğü İngilizcedeki ‘friend’ sözcüğü gibi yüzey¬sel olmayıp, çok derin ve köklü bir bağlantıyı dile getirmektedir. Bu yüzden mektuplarını inceleyenler 30 senelik bir devre içinde Rilke'nin bu sözcüğü 2 veya 3 kere kul¬landığını göreceklerdir. Bu tutumu onun karakterini de belirler. Rilke açığa vurulan hislerden korku duyar, kişi¬liğini ve kişisel tutkularını son kertede gizli tutardı. Bir hayat boyunca tanıdığım insanları göz önünden geçirin¬ce, dış görünüşü ile göze batmazlığı Rilke gibi uygula¬mış ve bunu başarmış başka bir kişi daha hatırlamıyo¬rum.
Ozanlar vardır; dış dünyanın baskısına karşı kendi¬lerini kasınma ve sertlikten oluşturdukları özel bir maske ile savunurlar. Ozanlar vardır; kendilerini erişilmez kıl¬mak için salt yapıtları içine kapanırlar. Rilke bunların hiçbirine benzemezdi. Pek çok insanlarla görüşür, sayısız kentleri gezer, fakat göze batmazlık ile tanımlanması zor bir sessizlik ve yavaşlığı, koruyucu bir dokunmazlığı zırhı gibi, kendisi ile birlikte taşırdı. Bir trende, lokantada ya da konserde asla göze çarpmazdı. Sırtında çok ba¬sit, fakat çok temiz ve ayrıcalığı olan giysiler taşır, yankı uyandıracak ozansal hiç bir unvan kullanmaz, dergilerde resminin basılmasını kesin şekilde yasaklar, kırılmaz bir dirençle kişisel kalmak, diğer insanlar arasında ‘gözet¬lenen’ olmaktansa, ‘gözetleyen’ olmayı yeğ tutardı.

NİLGÜN YILMAZER

TRABZON' DA DÖRT DÖNEM

Trabzon hakkında söylenecek bir şeyler mutlaka vardır bir kenarda, yazılı olmasalar bile büyük noktalar halinde insanların zihnini kurcalar her zaman. Öyle bir coğrafya düşünün ki kültürel öneminden tutun da doğal, stratejik ve ticari açıdan kilit bir konumda, Kafkasya' ya geçişte kapı, Karadeniz Ülkelerinin meydanı ve aynası. Paleolitik Dönem' den itibaren başlayan yerleşimlerle, gerek kolonizasyon gerekse lokalizasyan hareketleri süresince, çağdaş kültürel ögelerle birlikte bir uygarlıklar alaşımı haline gelmiş olan Trabzon çok tanrılı dinlere inanılan dönemlerden tek tanrılı dinlere geçiş süreci içerisinde ve sonrasında arkeolojik ve epigrafik verilerle ispatlanan kültürel anlamda bir dünya kenti olma yolunda ilerlemektedir. Taşınabilir ve taşınmaz kültür varlıkları açısından bilimsel anlamda faaliyetler hayata geçirilemese de yoğun bir eser birikimi söz konusudur ilimizde. Seramik buluntularımızla İÖ. VI. Binyılın ilk yarısından (Kalkolitik Dönem) başlayan ve Osmanlı Dönemine kadar süren kronolojiyi takip edebileceğimiz ilimizde yontu, stel, küçük eser (Cam eşya, takı vb.) ve mimari bağlamında tekil eserler de arkeolojik anlamda gerek toplumumuza gerekse bilim camiasına önemli katkılar sağlayabilecek niteliktedir. İ.S. II. Yüzyıl eseri olan bronz Hermes heykeli, Ayasofya Müzesi, ikonaları, Sumela Manastırı, Komnenoslar Dönemi sikkeleri ve Osmanlı Cami Alemlerinin bir potada eritilerek oluşturulan kültür mozaiğinde Trabzon, geçmişinden geleceğine ışık tutmayı amaçlayanlar için göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir merkezdir. İlimiz,  antikçağ mühendislerinin laboratuarı olmayı hak edecek bir konumdadır.  

shape
DOSYA:  ŞİİR VE İDEOLOJİ


SABİT KEMAL BAYILDIRAN
ŞİİRDE İDEOLOJİ

'Bu şiirde ideoloji var' dendiğinde, çok kişinin aklına Marksizm, liberalizm, milliyetçilik  gibi büyük ideolojiler gelir. Oysa her insanın kendi içinde az çok  tutarlı bir ideolojisi vardır. Yani ideolojisiz insan yoktur. Çünkü ideoloji, dünyayı yorumlamayı, dünya ile ilgili akıl yürütmeyi de kapsar. Bu bakımdan her davranışımız, her sözümüz, geniş anlamda ideolojiktir. "İnşallah yarın yağmur yağar." dediğinizde de yağmurun Allah tarafından yağdırıldığına, yağmurun yağmasına ancak O'nun izin verdiğine inanıyorsunuz ki, bu sizin dünyaya hangi pencereden baktığınızı da gösterir. Bunu şiirden örneklemek istersek 'ideolojiden ırak bir aşk şiiri'ne,  Attilâ İlhan'ın çok popüler olan "Üçüncü Şahsın Şiiri"ne bir bakalım. A: İlhan'ın şiirinin teması kıskançlık. Kimi dizelerini birlikte okuyalım:

beni sevmiyordun bilirdim
bir sevdiğin vardı duyardım
çöp gibi bir oğlandı ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım

Attilâ İlhan'ın Kemalist sol bir ideolojiyi savunduğunu biliyoruz. Kıskandığı çöp gibi olanın hayırsız biri olduğu kanaatine varması "güldü mü cenazeye benzerdi" biçiminde iticiliğini vurgulaması çok doğal. Ama çöp gibi olan oğlanı öldürmek istemesinde erkek egemen, kadını erkeğin mülkü gören bir ideoloji yok mu? Kızın başka bir kişiyi sevme, seçme hakkı yok mu? Buna saygı duymamalı mı? Demek ki bir aşk şiirini de kazıdığınızda altında yatan erkek egemen ideolojiyi görürsünüz.
Şimdi, işin kuramına yakından bir bakalım. Ahmet Cevizci,  'ideoloji'yi şöyle tanımlıyor:
...//..


OSMAN HAKAN A.
ŞİİR VE İDEOLOJİ
                                                    "İdeoloji mukaddemi olmayan muhassaladır"
                                                                                                                   Spinoza
İdeoloji, T.D.K. sözlüğünde , " Siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral, estetik düşünceler bütünü", olarak tanımlanıyor.
Bu ifadeden yola çıkarak söylersek, ideoloji, en basit şekilde, düşünceler bütünü olarak ta tanımlanabilir.  Bütün ise özel bir yapıyı ifade eder. O halde, "İdeoloji,  idée' lerden oluşan bir dizgedir ve idée'ler toplamıdır" da denilebilir. Bu, ideolojinin, çok katmanlı bir yapıya sahip olduğunu ve kendisini oluşturan idée' lerin ötesinde bütünlüklü bir idée olduğunu gösterir. Başka bir deyişle, ideoloji, bir toplumun veya toplumu oluşturan kesimlerin tümünün davranış biçimlerini belirleyen, "siyasal, hukuksal, bilimsel, dinsel, ahlâksal, sanatsal, kültürel, felsefi ve estetik özel idée' ler ya da biçimler/formlar toplamı"dır.
Şiir formu da, bu özelleşmiş alanlardan yalnızca birisidir. Dolayısıyla, "Şiir ve ideoloji" başlığı altında konuşmaya çalıştığımız şiir-ideoloji ilişkisini bir dergi yazısı sınırları içerisinde tartışmak pek kolay olmayabilir. Çünkü, şiir-ideoloji ilişkisini sorgulamak, yukarıda saydığımız bütün bu formlarla(özelleşmiş alanlarla) şiir formu arasındaki ilişkilerin birer birer sorgulanması anlamına geliyor. Yani aslında, bütüne ait bir parçanın bütün içindeki yeri ve anlamının yanısıra, bir parçanın bütüne ait diğer parçalarla olan ilişkilerinin de çeşitli yönlerden araştırılması gerekir. Bu anlamda, şiir-ideoloji ilişkisi üzerine fikir beyan edenler, çok katmanlı bir sorunsalla karşı karşıya olduklarının farkında olmalıdırlar.
...//..


SALİH ECER
İDEOLOJİ VE GÜRDAL DUYAR

İstese de istemese de ideolojiye rastlamayan ne olabilir dünyada. Jiklet, bisiklet, roman, şiir.
Yemek yemek bile tuhaf bir biçimde açıklanabilir.
"_ Bana bakın, dedim, Kimse işitmesin, millet düşmanımızdır."
Ne bu lâfta, ne de Levent Tuna'nın çektiği bu fotoğrafta ideoloji yoktur öte yandan.
Fotoğrafta gördüğünüz suret, gelmiş geçmiş en büyük heykel ustalarından Gürdal Duyar'dır.
Bence bir ideolog'dur.
İdeoloji:Bir öğretiyi oluşturan temel düşünceler, topluma yön veren düşünce dizgesi. Düşüncelerin doğuş ve gelişmesini inceleyen yöntem, düşünceler bilimi. Boş laflar, saçma düşünceler, anlaşılmaz söz ya da düşünceler.
    19.yüzyıl sonlarında Marksist kelimeler haznesine geçmiştir. Nedense.
...//..


HÜSEYİN ATABAŞ
ŞİİRDE İDEOLOJİ, İDEOLOJİDE ŞİİR!..

Bir yazıya tanımlamalar yaparak girmek ne denli hoş olmasa da, kimi zaman zorunlu kalıyoruz. Ne var ki, ben burada akademik bir tanım yaparak değil de, naçizane, kültürel birikimimin el verdiği ölçüde, onun özeti olarak ilk anda şöyle aklıma gelen ya da kabaca "ideoloji" kavramından anladığımın ne olduğunu söyleyerek başlayacağım söze ki, bundan sonra söyleyeceklerimin yapısal temeli bunların üzerin oturacaktır. Bana göre, çok yalın ve herkesin anlayacağı gibi özetlersek ideoloji; bir bireyin, bir topluluğun ya da bir oluşumun, bir kuruluşun bütünlüklü dünya görüşü ya da dünya görüşünün tutarlı bir bütünlük içindeki toplamıdır ve yalnız siyaset demek değildir. Görüleceği gibi bütünlüklü bir dünya görüşünden söz ediyorum ideoloji anlamında; herhangi bir parçalıklı, bütünlükten yoksun dünya görüşünden değil. Yani ideoloji denilince "şiir gibi" bir düşünce ve onun estetik tutarlılığından söz ediliyor demektir. Yani onun da şiir gibi kendine özgü bir yapısı, bir bütünlüğü, bir kurgusu, hatta kaçınılmaz olarak düşünsel bir altyapı tutarlılığı var demektir. Çünkü ideoloji söz konusu olunca; siyasal, ekonomik, toplumsal, yönetsel vb bağlantıları yerli yerinde, birbiriyle çelişmeyen, birbirini itmeyen bir dünya görüşünün tutarlı olmasından söz ediyoruzdur.
Peki, ideoloji kavramının sözlük anlamına bakarsak nasıl bir tanımla karşılaşacağız, onu da görelim: "İdeoloji, siyasal ya da toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir toplumsal sınıfın davranışlarına yön veren politik, hukuksal, bilimsel, felsefi, dinsel, moral, estetik düşünceler bütünü. En basit tabirle, ideoloji teorisi içinde Marksist düşünürler önemli bir ağırlığı oluşturur. Marx, Lenin, Gramsci, Lukacs, Frankfurt Okulu, Althusser gibi düşünürlerin bu alanda çalışmaları olmuştur. Bunun dışında, ideoloji teorisiyle ilgilenen öteki düşünürlerin de Marksizmle etkileşimli (karşıt ya da yana) olarak çalışmalarını yürütmeleri söz konusudur." (Vikipedi, Özgür Ansiklopedi). Burada etimolojik olarak bileşik ideoloji sözcüğünün Fransızca idée (ide) fikir, düşünce; -ologie  (-oloji) bilim (fikir bilimi) anlamına geldiğini de belirtmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.
...//..


AYLA AKSOYOĞLU
İDEOLOJİNİN GÖRSEL HAFIZASI

İnsanın en eski iletişim dili resimdir. Yazının tarihi beş altı bin yıla ancak inebilirken,  insan yazı yazmadan çok önce resim yapmaya başlamıştı. Daha sonra hayatın diğer alanlarıyla birlikte çizgiyi de ehlileştiren insan resimden çok sonra yazıyı bulmuş ve kullanmış ama bu buluş resmin efekt olarak değerini hiç azaltmamıştır. Bu niteliği ile resim insanlığın en kadim hafızası ve görsel arşivini oluşturur. Üstelik resim, yazıda bulunmayan renk gücüyle de desteklenir. İnsanların en son jenerasyonundan en ilkel kabile mensuplarına kadar hepsi, resim dilini yaklaşık olarak anlar. Okuma yazma öğrenmeden okunabilecek tek görsel şifre resim dilidir. İnsanın kurnaz algı gücü resmin bu özelliğini yüzyıllar önce kullanmaya başlamış, düşünce evrilip kalıplara dökülüp ideolojilere dönüşmeye başlayınca insanlar resmin çizgi ve renk gücünü fikirlerine araç yapıvermişlerdir.
    Comt'un her üç halinin yaşandığı tarih evrelerinin hepsinde resim farkına varsa da varmasa da ideolojinin etkin dili olmaktan kurtulamamıştır. Metafizik dönemde resim, akıl-üstülüğün sembolleşmesinde kullanılırken, teolojik ve pozitivist çağlarda da bir şekilde ideolojilerin eline düşmüştür. Bunu bir eline düşme olarak değerlendirmemizin sebebi hiçbir zaman resmin, ideolojilerden uzak kalamayışıdır.. Tek tanrılı dinlerden Hıristiyanlık, resmin etkisini en akılcı kullananlardan birisidir. okuma yazmanın ve kitabın yaygın olmadığı dönemlerde İncil hikayelerini öğretmenin en kısa ve kolay yolu olarak resim kullanılmış, dinsel güç, statü  ya da parasal cazibe kullanılarak sanatçı kilisenin hizmetine alınmıştır. Din hizmetiyle bitmeyen bu ideoloji- resim işbirliği Rönesans ve sonrasına kadar sürmüş, hem sıkı bir birlikteliğe dönüşmüştür. Ancak on sekizinci yüzyılda yavaş yavaş başlayan sanattaki fay kırılması yirminci yüzyılda Dadaist manifestoyla depreme dönüşmüştür. Dada ve fütürist akımlar, sanatı ve bu bağlamda resmi ideolojilerin ağından kurtarmanın eşiğindeyken, resmin gücünü yeni çağın ideolojisi olan para ve kapitalizm keşfetti ve bundan böyle resim, grafik reklam dünyasının eline düştü. Rengin ve çizginin eşsiz gücü kimi zaman bir ürünü kimi zaman bir fikri pazarlayan görsel imgelere dönüştü. Resmi salt resim, kendi kendine ve kendisi için resim, olarak görmek mutluluğunu dünya tarihi belki de hiç yaşayamadı. . Sanat tarihinin, en büyük eserlerini, resim ve heykellerini  bir  ideolojinin en güçlü manifestoları olarak karşımıza çıkaran bir geçmişi vardır. En görkemli anıtsal heykeller din adına en büyük en etkili resimler yine din adına yapılmıştır neredeyse, Michelangelo'nun Musa'sından, Picasso'nun ilk Kominyon adlı resmine kadar dinsel ideolojinin söylemlerinin şöyle ya da böyle içine işlemediği eser yok gibidir.
   Din ideolojilerinin elinden kurtulur gibi olan resim zamanla siyasi ve tarihi olayların ve ideolojinin de bir yansıması olarak karşımıza bir belgeler arşivi görüntüsüyle çıkabiliyor. İspanyol Goya, ülkesindeki büyük siyasi depremlerin bir şahidi olarak üç mayıs kurşuna dizilenler resmini yaparken aslında bir ideolojinin belgesini tarihe kaydettiğini de biliyordu sanırım. Ya da memleketlisi Picasso, Uuernicayı sadece duygusal sebeplerden mi yapmıştı.
...//..


ATALAY SARAÇ
ŞİİR VE İDEOLOJİ

    İdeoloji: Siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dini, moral, estetik düşünceler bütünü.

    Acaba kaç şair sözcüğün bu bağlamdaki anlamıyla şiir yazıyor?
    Bunca şiir yazılıyor, acaba kaçı böylesi bir tanımı içeren bir kaynaktan besleniyor?
    Bunca şair var, acaba kaçı bilinçle, buna bağlı bir kültürel, etik ve estetik seçimle kuruyor dizelerini?
    Sorular çoğaltılabilir; ama tüm bu sorular aslında Hasan Bülent Kahraman'ın "Post Entelektüel Dönem ve Edebiyat" kitabında vurguladığı "değer" yitimini kanıtlayacak yanıtlara yöneltiyor bizi.
    Kaybolan bir şeyler var, "değerlerimiz"! Bunlar da kişiye göre değil, bilimsel aklın ortak bulgusu olan insancıl şeylerdir. Bu değerler sol değerlerdir. İnsanca, insandan yana, sosyal, kültürel, ekonomik, politik değerlerdir. Bu "değer"ler insanı büyüten, geliştiren özelliğe sahiptir. İşte tam da burada "insan"ın, has insan olan "şair"in bu değerleri ne kadar sahiplenip yüceltmeye çalıştığıyla ilgilidir sorun.
    "Sorun" diye belirttiğimize göre bu dosyanın konusu olması da doğal bir durumdur.
...//....


HAŞİM HÜSREVŞAHİ
İDEOLOJİ VE ŞİİR: FARSÇA ŞİİRDE DURUM NEDİR?

1-    Ben böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum. Yaşamak istemediğim bu dünya nasıl bir dünyadır? Orta zekâlarıyla hükümetlerin tepesinde olanlara değil sana soruyorum bunu. Kendime soruyorum. Açlık, işsizlik, uyuşturucu, fuhuş, darmadağın edilmiş toplumsal moral, ağzına kadar dolu hapishaneler, çeteler, zorbalıklar, saldırganlıklar, savaşlar, savaşlar, savaşlar… hiç ama hiçbir suçu olmayan insanların sofrasından, cebinden, ülkesinden, evinden, emeğinden çalınan ve "paraya" -ister dolar olsun ister Avro fark etmez- dönüştürülüp silah fabrikalarında yapılan silahlar, üretilen savaş uçaklarıyla aynı insanların tepesine yağdırılan bombalar, bombalar, bombalar… fosfor bombaları, misket bombaları, atom bombaları, nötron bombaları, lazer bombaları… ve son model filozoflar, son model psikiyatrlar ve son model bilim adamlarının keşiflerine ve desteklerine dayanılarak geliştirilen son model işkenceler, son model hastalık tanımlamaları, son model dünya düzeni, son model insanlığın ezilmişliği ve yok edilişi, son model çaresizlik sistemi, son model tepeye inme yolları! Ben böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum. Bu istekte bulunmak benim en temel ve insani hakkımdır. Bu temel hakkımı kime bildirmeliyim? Hangi kapıda hakkımı aramalıyım? Şu anda, dünyamızda komünist bir devlet yoktur, dünyaya egemen olan düzen sosyalist düzen değil… öyleyse şu anda devletlerin başında olanların iddiasına göre bütün kötülüklerin kaynağı komünizm ve sosyalizm var olmadığına göre, bu denli çirkin, bu denli tahrip edilmiş dünyanın, insanlığın ve insanın ve ayyuka çıkmış ikiyüzlülüğün, yalanın, iğrençliğin sorumlusu hangi düzendir? Sakın aynı zekâların uydurdukları terör tehlikesi, İslam tehlikesi falan söylemeyin! Sistemi soruyorum, birisi bunu yanıtlamalı! Bugün dünyamıza egemen olan sistemin adı nedir? Birisi bunu yanıtlasın! Bugün milyarlarca insanın ruhunun, moralinin, yaşama hakkının katledilişinin sorumlusu olan sistemin adı nedir? Birisi bunu yanıtlasın! Onlar yanıtlamayacaklarına göre sizlerle birlikte ben de yanıtlayayım: Dünyamıza egemen olan tek bir sistem var: Sermaye düzeni! Para düzeni! Kâr düzeni! Öyleyse bütün bu felaketlerin temelinde kârın ve sermayenin egemenliğinin sürdürülmesi sistemi yatmaktadır. Hastalıklı sistemin içinde patlak veren mali krizlerin trilyonlarca doları birilerinin doymak bilmez gırtlağına akıtılırken dünya nüfusunun %99'u yoksullukla işsizlikle boğuşmakta, yarınlarının kaygısıyla çırpınmakta! Artık hiçbir sermayeci gözbağcı bile bu gerçeğin üzerini örtemez, gözlerden kaçıramaz! Şimdi durum buyken ben bir şair olarak, bir ressam olarak, bir müzisyen, bir romancı, bir bilim adamı, bir düşünür olarak ne yapmalıyım? Silahım düşüncem ve kalemimken ne yapmalıyım?
...//..


Niyazi KARABULUT
ARAP EDEBİYATINDA NUTUK VE HUTBELER

VI.Asırda Araplar; edebiyat, belagat ve fesahat konularında zirvede bulunuyorlardı. Şiir ve hitabet onlar için siyasal bir erk, politik kulvardı. Çünkü şiir, atalarının cemiyet hayatını, adet ve inançlarını aksettiren tek güvenilir kaynak idi. Kültür şairler vasıtasıyla yeni nesillere aktarılıyor, bir başkasına galebe çalmanın yolu da hitabetten geçiyordu. Cemiyette şairler ve hatipler büyük değer sahibi idiler ve büyük hürmet görürlerdi. Öyle ki, kabilelerinden güçlü bir kahraman yerine, bir şairin çıkmasını her zaman tercih ederlerdi. Yılandan korkar gibi, şairlerin hicivlerinden çekinir ve korkardı çöl halkı. 

Araplar hitabette süslü bir dil, şecili bir üslup kullanıyorlardı. Arap nesri şiire yaklaştıkça değerli kabul edilirdi. Arap nutuklarının en gözdeleri şecili söylenenlerdir. Teşbih ve istiareye sıklıkla yer verilirdi. Ancak metnin mantıklı bir akışı olması gerekirdi. Mantık kelimesinin nutuk kelimesiyle aynı kökten geldiğini de hatırlamak gerekir. Anlamı tutarlı, belagat kurallarına uygun hutbeler ilgi topluyordu. Burada bir parantez açarak belagat kelimesine değinmek gerekir. Belagat, Cahiliye dönemi Arap edebiyatında gelişmiş olmasına rağmen ilmi bir disiplin olarak ortaya konması İslam’dan sonraki dönemde olmuştur. Belagat, kavram olarak, bediî, beyan ve meaniyi içeren bir ilim dalı olup; bediî, sözün güzelliğini ifade eder. Beyan ise ifadenin sarih ve açık olması, meani ise sözün duruma uygun oluşu anlamına gelir. O halde belagat sözdeki kusursuz düzeni oluşturan güzelliklerin tamamıdır. 

Araplar, İslamiyet öncesinde çadırlarında ve ateşin etrafına toplanarak hikâye anlatıcılarından 'esmar' hikayeleri denilen Bin Bir Gece Masalları'nı, Kelile ve Dimne masallarını ve adına hu¬rafe denilen gerçekdışı masalları dinlerlerdi. Hikâyelerini yansılayan bu kişilere 'hakavati' denilmekteydi. Özdemir Nutku'nun Macar Türkolog Kunoş'u referans göstererek verdiği bilgiyle tak¬lit sanatının ve kıssa anlatmanın Kureyş'e yayıldığını ve bura¬dan önemli mukallitlerin çıktığını belirtir.(1) Ayrıca Araplarda İslamiyet’ten sonra peygamber kıssalarını, hikâyelerini, evliya menkıbelerini halka anlatan kişiler vardı. Bunlara 'Kâss' veya 'Kâssâs' denilmekteydi.

Eski zamanda şiire; "Arab’ın Defteri" deniliyordu. Zira, Arab’ın ahlak ve adetleri, gelenek ve akideleri ancak şiirle nesilden nesile intikal edip geliyordu. Toplumsal bellek bu şekilde binlerce yıldır varlığını sürdürüyordu. Şairler, seslerin içindeki ahengi yakalar, ke¬limelere ise yeni anlamlar yüklerlerdi. Kelime avcılarıydılar. Her gittikleri yerden heybelerinde yiyecek yerine yeni keli¬meler koyarlardı. Bilirlerdi ki kendilerinin değeri sözlerinin değeriyle biçiliyordu. Bu yüzden her an tahtından olma korku¬su yaşarlardı. Aynı zamanda hitabetleri de güçlüydü. Hitabeti güçlü olan kimseler şair olarak da güçlü idiler.

Sözlü toplumlarda kelimelerin büyülü anlamlarının olduğu¬nu, bunun da gücü temsil ettiğini söyleyen evrensel bir ortak gö¬rüş vardır. Kelimeler büyülü anlamla¬rını dilden dile aktarılan, belleklerde saklanılarak başka kuşakla¬ra devredilen sözlü kültürün şiirlerinde bulur. Bu yüzden hitabet sanatının ustaları da sık sık şiire başvururdu. "Sözlü kültürlerde insanların büyük bir olasılıkla ev¬rensel olarak, kelimelerin büyülü bir güç içerdiğine en azından bilinçdışında inanmaları, kelimeleri zorunlu olarak söylenen, ses¬lendirilen ve dolayısıyla bir güç tarafından harekete geçirilen şey¬ler olarak algılanmalarıyla ilgilidir." (2) 
Belirli zamanlarda kurulan panayırlar şiirin gelişmesinde büyük rol oynuyordu. Bu panayırlarda hatipler de topluluğa hitap eder. Bütün maharetlerini ortaya koyarlardı. Kurulan bu panayırlar bir nevi edebiyat şöleni idi. Panayırlarda, jüri huzurunda şiir ve hitabet müsabakaları düzenlenirdi. Çeşitli yerlerden gelen şairler ve hatipler, burada şiirler okur, hitabelerde bulunurlar, birbirlerine üstün gelmek için bütün güçlerini ortaya koyarlardı. Üstünlük sağlamakla da son derece iftihar ederlerdi. Arabistan yarımadasında kurulan birçok panayır vardı. Zül-Mecenne, Zü’l-Mecaz… Taif'le Nahle arasında bulunan Suk-ı Ukaz, panayırların en büyüğü idi. Çoğunlukla şiir yarışmaları burada tertip edilirdi... Bu panayırlarda hutbeler söylenirdi. 
...//..


ERDAL SARIÇAM
ŞİİRİN  ve ŞAİRLERİN İDEOLOJİYE KATKILARI…

    Edebiyat çatısı altında barınan en önemli değerlerden biri de hiç şüphesiz şiirdir. Şiir, gerek sıra dışı içerik ve yapısı itibariyle, gerekse iyi bir hatibin özenle okuması sonucu, ruhlar üzerinde bıraktığı derin etki itibariyle öne çıkmıştır. Şiirin bu "vurucu" özelliğini bilen birçok ideolog ve aksiyon adamı da bundan istifade etmekten geri durmamıştır. Bu nedenden dolayı siyasi ve politik tarihin her aşamasında şiire ve şaire rastlamak mümkün hale gelmiştir. Önemli düşünürler, hareket ve aksiyon adamları, kuramcılar ve ideologlar şiirin ve şairin kendilerine kattığı değeri gizlememiş, onlardan bu anlamda faydalanmasını bilmişlerdir.
Şimdi, şairin ve şiirin sosyal, politik ve ideolojik harekete sunduğu katkıyı birkaç örnekle ele alalım:
Ülkemize baktığımızda, bu anlamda akla ilk gelecek şairlerden biri Nazım Hikmet'tir. Nazım Hikmet ve arkadaşı Vala Nurettin'in Milli Mücadeleye katılmak için Ankara'ya gidip Mustafa Kemal ile görüşmeleri, Mustafa Kemal'in bu iki gençten kalem ve şiirleriyle Milli Mücadeleye katkıda bulunmalarını istemesi bu konuya verilebilecek önemli bir örnek olabilir.
...//...







shape
MİHAİL NUAYMA
GEÇİTTEKİ ASMA
-2.

"    Bakışın kısalığı, dilin uzunluğu değildir.
"    Her hesap kapamada az olsun, çok olsun, insanların sende bir miktar hakkı vardır, senin onlarda yoktur.
"    Komşuna bir lira borç verdiğin zaman, o alacaklı sen borçlu olduğun gün hayatına insan olarak başladın.
"    Mertebe olarak senden aşağıda zannettiğin bir kimseye gittiğin zaman, sen ona başüstü yürürsün, o sana ayaklarıyla yürür.
"    Neden Firavun'u lanetleyip Musa'yı yüceltiyorsun? Musa Firavun'un sarayında büyümedi mi?
"    Boş kasadan daha cömert, dolu kasadan daha cimrisi varmıdır?
"    Öğrendiğin herşeyi unuttuğunda öğrenmeye başlarsın.
"    Öğrenmeyen öğretemez, öğretmeyen öğrenemez.
"    Tarafından günahlarım affedilene kadar rabbimi bilemedim.
"    Kâinatın dört temel öğesi vardır: m, h, b ve t (muhabbet/sevgi). Bu dört unsur "ben" kelimesinde toplanmıştır.
"    Dostluğu en iyi koruyan çeper affetmektir.
"    Muhabbet gizlenmez ama müstear isimle yaşar.
"    Affetmek sevilmez; ıhlamur gibi çiçeklenir ama yemişe dönmez.
"    Bir kimse senden özür diler de onu affetmezsen onu boğazına bağlamış olursun.
"    Affetmede karşındakinden önce davran böylece kendi suçunu onunkinden önce affettirirsin.
"    Başında diken, kalbinde iltihap olan kimse nasıl uyur?
"    Güvercinin yumurtlaması, tavuğun gıdaklamasıdır.
"    Malın bekçisi, boş bir bekçidir.
"    Gel mücadele edelim. Gökten senin tarlana yağmur yağdı, benimkine yağmadı.
"    Araştırmacılar bütün kasidelerin aslı olan kasideye ne zaman ulaşacaklar?
"    Biliyor musun kasidelerin aslı nedir? O Adem'in kaburgalarından birisi eksildiğinde okuduğu mersiyedir.
"    Dünya, üzerinde yürüyen büyük ayaklılara rağmen, dönmeye devam ediyor.
"    Senden ahmak olan kimse; sana sırrını emanet edendir.
"    Eğer vücudun bir vücut içinde gizlenmiş bir sır ise senin için şu söz doğrudur: Sende gizlenmek isteyen bir sır vardır.

...//..



MARIE LUISE KASCHNITZ
SAHILDE 

Bugün yine sahilde seni gördüm
Köpükten dalgalar ayağına değdi
Parmaklarınla kuma kazıdığın
Işaretler. İz kalmadı onlardan.


Tamamen oyununa dalmışsın,
sonsuz geçicilik  ile
Dalga geldi, yıldız ve daire yıkıldı
Dalga gitti ve yeniden hazırdın.


Gülerek bana doğru döndün,
Hissettigim acıların farkında değildin.
Çünkü  en güzel dalga sahile vurdu
Ve senin ayak izlerini sildi.
                                              Çeviri: Ahmet Sancak


JORGE LUİS BORGES
ŞİİR SANATI

Zamanın ve suyun oluşturduğu şu ırmak gibi
Anımsa günlerin de bir ırmak olduğunu belki ikizi,
Bizlerde yan yanayızdır onlarla sanki bir ruh ikizi
Ve işte yüzlerimiz de eriyip gidiyor tıpkı onlar gibi.

Uykuya dalmadan onu düşlerden ayırabilseydik keşke
Ve ölümün de başka bir düş olduğunu bilebilseydik
Gene de titreyerek gider miydik ülkesine bir bilebilseydik
Ve hangisi gelecek uykuda hangisi gece görebilseydik keşke.

Geçen günlerin yılların bir imge olduğunu sezebilmek
Tüm yaşadıklarımızın saatlerimizin ve gün dönümünün,
Üzünçlü geçit töreninin son iç çekişin yıl dönümünün
Bir melodinin, bir mırıldanmanın da, imge olduğunu sezebilmek,

Sarı gülün batımı, ve uykuda bir yüreğin sönümü
Ne altınsı bir kederdir- tıpkı şiir sanatı,
Hangisi ölümsüzlük ve belki de üzücü. Şiir sanatı
Yinelenen şafakla ufukta ki gül tanrının sönümü.

Akşam üzeri bir yüz karşılaştığımız zaman içinde
Bakar gibi bir aynanın derinliğinden dışımızdaki bize;
Şiir sanatı da ayna olabilmeli göstermelidir bize
Açığa vurabilmelidir gizimizi taşımalıdır içinde

Onlar söyledi ki Odysseus'a boş yere harikalar yaratmakta,
Sonunda gördü gözyaşlarıyla işte biricik aşkı İthaka,
Her dem taze ve alçakgönüllü. Bir şiirdir İthaka
Sonsuzluk arayıştadır acemiliktedir, değil harikalar yaratmakta.

O taşkın bir ırmak gibidir bitimsizce çağlar durur
Kimileyin koşar kimileyin kabarır coşumcu bir aynadır
Kararsızdır değişkendir, Heraklit ki o da aynadır
Ve şiir böyledir ırmak gibidir akar kayar çağlar durur
                                                                   Çev.Ulus Fatih
*


TUNCER UÇAROL'LA ŞİİR VE ELEŞTİRİ ÜSTÜNE
Söyleşi: ONUR SANCAK
HAYATIM ROMAN DEĞİL

- Ben biraz Tuncer Uçarol'un yaşam penceresini aralamak isterim. Bu aralıktan neler görünür? Neler yaşamıştır Tuncer Uçarol? Benim hayatım bir roman diyenlerden midir?
- Hayatım roman değil benim... 1941 yılında Adana'da yoksul bir mahallede doğdum, babam marangozdu, ama komşulara bakınca öyle pek de zorluklar içinde değildik. Babam eve hemen her akşam meyveyle gelmeyi severdi... Dededen kalma bahçeli bir evimiz vardı… Mahallemiz kentin içinden akan ırmağa çok yakındı; okul tatillerinde onun kıyısında hemen her gün yemyeşil, su gibi vakit geçirmek, bir şölendi... Annem gazetelerdeki sağlık öğütlerine çok meraklıydı, sağlıklı büyüdük… Okulla aram çok iyiydi, övülürdüm hep…
Yalnız bunca hareketlilik içinde ergenlik yalnızlığı çektim... Orası, bilinen romanlardan… Oysa lise sıralarında edebiyat arkadaşlarım da oldu; bir aile gibiydik diyebilirim. Ünlü tiyatro yöneticisi Muhsin Ertuğrul Adana'da (ve Bursa'da) bölge tiyatrosu açmıştı, biz de arkadaşlarla figüranlık yapıyorduk. Oyunculuk becerisi olan arkadaşlar iyi roller kapmıştı. Ben de bir gazete köşesinde edebiyat, tiyatro, sinema yazıları yazıyordum. Bütün bunlar o yaşıma göre mutluluk vericiydi.  Üstelik -bana göre gülünçtü, çok da hoşuma gitmişti- gazete yazıları (edebiyat) ve figüranlık sarhoşluğuyla ilk kez bir yıl gezdim "matematik"ten lise son sınıfta.
...//..

ŞİİR BİR ARINMA TÖRENİ BİZİM İÇİN"
BABA OĞUL KONUŞMASI

Ortak bir şimdi değerlendirmesi yapmak, geniş ve suları tehlikeli edebiyatın bu yakasında, şiir yakasında, anlamsal uzlaşmanın bir adım ötesine varmaya çalışmak, algı ayarını tamamen şiirde tutmayı gerektiriyor. Babamla (Hüseyin Çiftçi) algı ayarlarımızla oynayıp karşılıklı söyleşmeye, tartışmaya karar verdik. Eski ve yeni kuşak tartışmasının uzağında, kimi kez uyum arızasının da altını çizerek, doğru ve ölçülü nektar toplarızı da bir kenara iterek, dokümanter bakışın tuzağına düşmeksizin konuşmaya başladık diyelim…
Fuat Çiftçi: Bir dönemin şairleri aracılığıyla bir değişime hazırlandığımızı söylemek olası mı?
Hüseyin Çiftçi: 80 darbesiyle hem ayrışma hem çöküş içine giren kültür dünyası içinde duruşundan ödün vermeyen üç beş şey kaldıysa, o da iyidir. Derisiyle kemikleri arasında şairin, estetik yılgısı içinde, şiddetle mesafesini daraltan dizeler üretmesi, şiirine utkusunu ve bozgunluklarını yedirmesi normal görünüyor bana. 80'li yıllarda dünya bir dönüşüm içindeyken, düşünsel yönde büyük ilerlemeler içindeyken, o yıllarda yazılan Türk şiiri, hem içe dönüktü, hem de insanı öncelemiyordu; daha doğrusu oldukça kayıtsız şiirler yazılıyordu. Ben de bu dönemin içinden geçtim. Militarist, slogancı ve öfkeli şiirleri yazanları temel alarak, günümüz genç şairlerinin değişime hazırlandığını varsaymak doğru değil bence. Bir önceki, üç dört önceki kuşaktan endişelerini sıyıramamış olanların sıkışık durduğu bir ortam bu. İtiş-kakış ortamı. Herkes şiirine bakmalı, aldırmamalı hani… Dolaşım değeri yüksek popüler şiirlerin halkça beğeni toplaması, kaldı ki halk markadan anlar, şiirden anlamaz tuzağına da düşmek istemiyorum, bence olumlu görünmüyor. Şair, biraz da içinden çıkamayacağı güç planları, izlekleri, imgeleri göz ardı etmemeli ki, kendi şiir dünyasını bütünleyebilsin.
...//...


İSMAİL KÖSE
SUMELA MANASTIRI VE ANTİK TİCARET YOLLARI

Trabzon ile Gümüşhane arasında, Karadeniz'deki en yüksek zirve olan Kaçkar-Verçenik Dağ silsilesinin devamı olan Zigana ve Soğanlı Dağları bulunur. Zigana Dağları aynı zamanda MÖ. 4. yüzyılda Onbinlerin dönüş yolunda kullandığı güzergahtır. Onbinler, Zigana zirvelerinden geçerken Karadeniz'i görmüşler ve zorlu bir yolculuktan sonra Trabzon'a varabilmişlerdi.  Kuzey yamaçlarda hala Onbinlerin bakiyesi yığma taşlar mevcuttur. Zigana dağlarının hemen güneyinde, Soğanlı dağları yer alır ve her iki dağ silsilesinin kuzey ve güneyi çok yoğun olarak yerleşim almış, pek çok manastır, kilise ve şapelin inşa edildiği bölgelerdir. 1800 metre irtifaya kadar yaz kış konaklanan köy yerleşimleri ve 1800 metre irtifadan sonra, sadece yaz aylarında yarı göçebe olarak çıkılan yayla yerleşimleri bu iki dağ silsilesinin her iki yanında çokça mevcuttur.  ......
Bahar ve yaz aylarında kullanılan yol ise; Meryemana deresini takip ederek Altındere Vadisine varan, Sumela Manastırı'nın önünden geçtikten sonra, Kulat Hanlarına ulaşan ve genellikle Krom antik kentinden geçerek Gümüşhane civarlarında diğer kışlık yol ile birleşen güzergahtı.  Yüzyıllar boyunca bölge ticaretinde hayati değere sahip Trabzon limanına varan ve limandan başlayarak devam eden antik ticaret yolları, 1869 yılında Süveyş Kanalı'nın açılması ve daha sonraki yıllarda Samsun üzerinden yeni alternatif karayollarının hizmete girmesi ile önemini kaybetmiştir. Anthony Bryer; yüzyıllar boyunca tüm işgalcilerin ve tacirlerin Trabzon'un güneyinden, Pontus Kapıları'nı aşarak; Maçka ilçesinin yükseklerinden, Yazlık Köyü'nden geçmekte olan huni şeklindeki dar geçitten geçmek zorunda olduklarını, Marco Polo ve İspanyol seyyah Ruy Gonzales Clavijo'nun da bu yolları kullandığını kaydetmektedir.
Yazlık Köyü'nün kuzey girişinde, yaz aylarında kullanılan antik ticaret yollarının güvenliğini sağlamak için inşa edilmiş tüm vadiye hakim bir gözetleme kulesinin kalıntıları bugün hala görülebilir durumdadır. Bryer'in Pontus Kapıları  olarak isimlendirdiği yer Camiboğazı-Zigana geçidi arasında yer alan dağlık kesimdir. Fallmerayer de, 1840 yılında Manastır'a gerçekleştirmiş olduğu ziyarette kullanmış oldukları yolu tarif ederken; geçtikleri yerlerde vadi yamaçlarının çok dik, suların çok aşağılarda, ağaçların ve çalıların arasından süzülüşünü seyrederek yola devam ettiklerini, fakat dereden çok yüksekte bulundukları için çağıltı sesini duyamadıklarını söylemektedir.  Yol tarifinden Fallmerayer'in de; Yazlık Köyü'nden geçip, Saveriksa Yaylası ile Altındere Köyü arasından devam ederek Sumela Manastırı'na ulaşan yolu kullandığı anlaşılmaktadır. Fallmerayer'in 1850'li yıllarda tasvir ettiği mezkur güzergah yöre yaşlılarının anlattığı antik kervan yolları ile birebir uyumludur. .//..

Rilke
shape
shape

YAŞAR BEDRİ

İDEOLOJİ; POLİTİZE OLMAK VE ŞİİR 

İdeoloji, 'siyasal ya da toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir toplumsal sınıfın davranışlarına yön veren politik, hukuksal, bilimsel, felsefi, dinsel, moral, estetik düşünceler bütünü olarak algılanır,' diye tanımlasa da Terry Eagleton'a göre; anlam gösterge ve değerlerin  üretim süreci, fikirlerin kümesi, sistemli bir şekilde çarpıtılan iletişim, özdeşlik düşüncesi, toplumsal olarak zorunlu yanılsama, söylem ve iktidar konjonktürü, dilsel ve olgusal gerçeklerin karıştırılması, anlamsal kapanım, toplumsal yaşamın doğal gerçekliğe dönüştürüldüğü süreç gibi ideoloji kavramına farklı okuma boyutları getirilebilinir.
Idéologie kelimesi, Fransız Devrimi süresinde Antoine Destutt de Tracy tarafından ilk kez kullanıldı ve ilk kamu kullanışı 1796 yılında idi.  De Tracy'e göre, idéologie kelimesi yeni bir "fikir bilimi", yani bir fikiroloji'yi kasteder. * Terry Eagleton, "Sömürü özgürlüğünün" rasyonelize edilmesinden söz eder. Martin Heidegger, ön anlamlar olmaksızın yargılama bir yana, tanımlama bile olmaz diyor. Ön kabulsüz düşünce diye bir şey olmadığını ve bu bağlamda düşüncelerimizin tamamının ideolojik olduğunu söylüyor.
Althusser'e göre 'ideoloji' tüm varoluş nedenini yaşam pratiğinden almaktadır ve yaşananın bir kopyası veya aynasıdır. İdeoloji toplumun maddi bir pratiği olması nedeniyle her şeyi, herkesi kavramakta ve bu durum ona özel bir yer kazandırmaktadır. İdeoloji her yerdedir, bir ortamı ifade eder. Maddenin ayrılmazıdır.  İdeolojiler niceli önerirler ki nitelikten yoksun bir hazîrünu hayal ederler.
Muğlak yapılarıyla gönderme yaptığı alanı kullanmakta mahirdirler. Otoeleştiriye imkan tanımaz. "İdeolojiler, insanların zihnine fitil sokan doktriner, dogmatik, yıkıcı, insanı insanlıktan çıkaran, yanlış, irrasyonel ve kuşkusuz 'aşırı' bilincin hükümranlığıdır," diyor Alvin Gouldner.  Alternatif ideolojilerin çoğunluk politikalarına kurban gittiği pratiğinden yola çıkarak; erk'i etkin ideolojiye katan orta sınıf fakirleştirilip, tükenme aşamasına getirildi. Son yarım asır çok hızlı kabuk değiştiren sosyal hareketlere tanıklık yaptı. Dünyada doğu bloğunun dağılması, Avrupa'nın yükselişi ve düşüşü, uzak Asya'nın pazar payı ve son yıllarda Çin Sanayisinin dünya ekonomisini felç edişi… 
Bizde durum farklı değildi. Dalgalı ideolojilerin hızlı değişim rüzgârları, yaşam standartlarında ve ticarette ağır yaralar almamıza neden oldu. Bankacılığı kutsal idole dönüştüren kapitalizmin hışmına uğradık. Olmayan, sanal paramızı harcayarak kendi ipimizi çeker hale geldik.  Özal'la biçimlenen, Erdoğan iktidarında tekrar geri itilen orta sınıf irtifa belirsizliğini koruyor. Tahtakale cambazlarının elinden kurtarılan para sirkülasyonu, sadece zenginin kapsamı alanına alınmıştır. Borçlanma üzerine biçimlendirilen bireyin manevra alanı iyice daraldı. Patlama noktasına gelen fanus ile bindiği dalı kesiyor iktidar. Hadi borçlarımı öde ve beni boğaz tokluğuna çalıştır'ın kapıları aralanmaya başladı. Bolşeviklerin silah zoruyla yaptığı zulmü, bugünün ideolojileri paranın tahakkümüyle kansız darbe olarak gerçekleştiriyor. Güvensizlik ve tedirginlik had safhada. Namaza durduğunda ayakkabılarının çalınma endişesini taşıyan müminin zihnindeki arbedeyi neyle izah edebiliriz? Askerin sivilleşerek sürdürdüğü soğuk savaş; muhalefette yan gelmeyi tercih eden CHP'nin, basiretsizliğini her daim askere, darbelere ihale etme çığırtkanlığı, elini taşın altına sokma korkaklığı kolaycı bir süreçti. İiktidar, bu hiç te demokratik olmayan enstrümana dolaylı yoldan Ergenekon hamlesiyle yanıt verir. Çandarlı'nın kellesini götüren II.Mehmet'ten sonra gelenekselleşen sadrazam kellesi alma hobisinin bir yerde durdurulması gerekiyordu.
Ortadoğu ve üçüncü dünya ülkelerine 'demokrasi' hep birkaç gömlek büyük gelmiştir. 
İdeoloji, etik ve siyaset; sanatın modern dayanaklarını oluşturur önermesinden yola çıkarak, iktidarın karşısında olmak tüm ahlak disiplinlerini yadsımaktan geçeceğinden, modern şiirin ehlileşti(rildi)ğinden söz edilebilir miyiz? Türk şiirinde tepki ve başkaldırı misyonunu üstlenen; Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Kayıkçı Kul Mustafa, Öksüz Âşık, Şeyh Bedrettin, Şahkulu, Kalender Çelebi, Kozanoğlu, Elbeylioğlu gibi şairler, kavgalarını şiiriyle verirler.
Osmanlı sonun başlangıcına geldiğinde yenileşme ve değişim rüzgârları esmeye başlamıştır. Toplumsal enerji olarak; Şinasî, Namık Kemal, Ziya Paşa'yla başlayan modernleşme süreci, ideolojilerin katalizör olma özelliğini de taşır. Tanzimat sonrasında, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Mehmet Âkif gibi isimler dalgalı hayatlarını şiirleriyle birleştirebilmişlerdir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında;  Yahya Kemal, Necip Fâzıl ve Nâzım Hikmet taraf olma keyfiyetini, manifesto ve epigraf olma ayrıcalığını haklı olarak sürdürür. Hiç şüphesiz Cumhuriyet dönemi Türk şirinin kilometre taşlarıdır. Türk şiirine büyük bir damar olarak katılan 2.yeni, şiiri slogandan ayrımsar; insan, eşya, ideoloji bileşenleriyle buluşturur. İdeoloji gizil ve semboliktir. Toplumcu gerçekçi şiirin yüksek sesle okunacak ses ve şairane bir eda taşıması için gerekliydi. 1970'li yıllar, şiirin sesli okunduğu, miting alanlarına taşındığı yıllardır. Sloganla buluşturulan şiir ideolojileri tetikleyen, çoğaltan etken kuvvettir.
A.Humeyni'nin yaptığı İran devrimi, Amerika için ideolojik bir hezimetti. Sınır komşu Türkiye'nin stratejik ve gömülü hazinelerini çantada keklik gören ABD rahatının daha fazla kaçmasını istemezdi elbette. Türkiye'de kaynayan, sorgulayan, direnen bir gençlik vardı. Kavgaların provokatörlerce sahneye koyulduğu söylense de bunu tam anlamıyla kavrayacak bir zihin tarihi oluşturulamamıştı henüz. İşte tam o sırada; 12 Eylül darbecileri gençliği kana susamış öcü gibi gösterip ideolojileri gözden düşürdü. Beş konsey üyesinin demokrasiyle hiçte bağdaşmayan darbesi, zemin oluşturma senaryolarına göz yumarak, siyasileri bir çırpıda günah keçisi yapıverdi. Travmaya dönüştürülen tükenme senaryolarıyla ideolojik gençliğin ülkeyi kaosa sürüklediği, ideolojilerin tehlikeli olduğunu anlatıp durdular.
Bugün hâlâ darbe kanunları yürürlükte, öyleyse demokratik bilincin zihin zaafı olduğu, sadece kağıt üstünde bir tanım olduğunu düşünebiliriz. Amerika'nın geçen yüzyılın ortalarında gevşettiği bohem, uyuşturan yaşamı sorgulamadan itaat eden bir nesil türetti. Aynı bohem gençliğin tohumları yurdumuzda da atılmış oldu. Post/bohemizm, çok daha duyarsız ve sorumsuz bir bulanıklıkla akmakta ısrar etmektedir.  Bireyin yaşam gailesi birkaç kalemden çok kaleme yükseldi. Sorunların ucu bucağı yok artık. İnziva düşü kurmayan kalmadı gibi. Bu geri çekilme hiç şüphesiz sanata, dolayısıyla şiire de yansıdı. Kavgacı, slogan olan, gürültücü şiirden; İmge ve sembollere kundaklanan kaos ve egzotizm şiiri yatağını arar oldu. Valery'nin "Şiirin içinde fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır, derken, İdeolojisinin erkle muadilleşmesi şairi duyarsız ve eksiltili kılabilirdi. Ve iktidarla yan yana olmak şiirin paradoksuna yol haritası çizecekti. İkdidarlarla paylaşılan şiirlerin vasat, popülist tavrı ülke şiirine hiçbir zaman katkı sağlamayacağını tarih bize anlattı.
Her hapşırdığında padişahım çok yaşa diyen yağcıların dünyalığına ne sözümüz olabilir ki?
Kenneth Minogue ideolojilere deli gömleği giydirir: "Bütün ideolojiler siyasi anlamda muhaliftirler; hâkim pratik bilgilerin karşısında yer alan kısır, totalize edici kalıplardır. İdeolojiler, siyasette liberalizme, ekonomide piyasaya ve ahlâki yaşamda bireyciliğe karşı, yeni, modernliğe karşı besledikleri ortak düşmanlık bakımından ayırt edilebilirler."
Alien Powers, Lonra, 1985 *
Bu sayımızda; Sabit Kemal Bayıldıran, Hüseyin Atabaş, Salih Ecer, Osman Hakan A., Haşim Hüsrevşahi, Atalay Saraç, Erdal Sarıçam, Niyazi Karabulut , Ayla Aksoyoğlu,  ŞİİR VE İDEOLOJİ  dosyamız için yazdılar.  

GAZZE'YE YARDIM GÖTÜREN KONVOYU  MISIR POLİSİNİN SALDIRISINA UĞRADI! 

Mısır çevik kuvveti, 5 Ocak Salı akşamı Gazze yardım Konvoyunun geçişine izin vermediği gibi Gazze konvoyuna taş ve sopalarla saldırdı. Saldırıda yaralanan 52 kişinin hastaneye gitmeleri polisçe engellendi.  Mısır'ın sürdürdüğü firavun kuşatması ve zulmü, Siyonistlerin ekmeğine yağ sürerken Ortadoğu daha da içinden çıkılamaz bir kördüğüme dolanmaktadır.  Peygamberimizin bir sefer esnasında Semûd kavminin memleketi olan Hicr mevkiine geldiğinde ashâbına söyler: "Azâba uğratılmış olan şu milletin yurduna ancak ağlayarak girin! Ağlayamıyorsanız girmeyin ki, onların başına gelen sizin de başınıza gelmesin." 
Zulmeden halkların mirasçıları bu günde genlerinden bir şey kaybetmemiştir. Peygamberimize, Musa'ya, İbrahim'e, İsa'ya, Mevlâna'ya zulmeden, işkence edenlerin milenyum neslinde değişen bir şey oldu mu dersiniz? Siyonistler; kendi inançlarından başka inançta olanların tarihi düşmanları ve bunun mücadelesini veriyorlar. Bunu herkes ad verebilir, ama kendine zulmedenlere ne demeli.

YKY  NEREYE GİDİYOR?

Hazırlanan yıllıklar her yılın ilk aylarında polemik konusu olur. Özellikle de YKY organı Kitaplık'ın yıllığının fazla polemik konusu yapılması, elbette yıllığın niteliğinden değil, dağıtımı ve yayılmasındaki ayrıcalığından ötürüdür.  Ahmet Ada'nın intihal ithamlı şiirinin yıllığa alınmayışından hareketle tepki koymak isteyenler eteğindeki taşı bi güzel döktü.
Haklıyı haksızı, doğruyu yanlışı aramak görecelidir. İşi kotaranın inisiyatifidir. Yani tek kelimeyle; keyfidir.
Kitaplık Dergisi hakemlik yapmalı mı? Ya da bir kişinin keyfiliğine mi bırakılmalı?.. Bir sürü eksiklikler ve gereksiz fazlalıklarla çıkan yıllığın önemi ekonomik sorun yaşamayan banka destekli erkin finanse ettiği bir yıllık olmasıdır. Türkiye terminolojisine son yıllarda giren "sözde" sözcüğüne burada yer vererek; derginin 'kapital'e sırtını yaslayarak oluşturduğu yazınsal erk ve dağıtım imkânları üstünlüğü, sözde yıllığı da etkili kılıyor.
"Bir ürün halka arz edildikten sonra, halkın o ürüne teveccüh edip etmemesini tartışmak nasıl gereksizse, B.T. Asiltürk'ün hazırladığı yıllığa, hangi gerekçeyi gösterirse göstersin, bir şairi alıp almamakta özgürdür. Onun yargılarına katılmak zorunda da değiliz. Ama tercih hakkına saygı göstermeliyiz. Kitapta imzası olan, bu sorumluluğu taşıyor demektir. "Benim gibi düşünmüyorsun, öyle ise suçlusun" havasından kurtulmamız gerekir. Hakaret etmeden, herkes her düşüncesini, yargısını, değerlendirmesini açık yüreklilikle ortaya koymalı. Yanlış bulduğumuz değerlendirmelere karşı kendi değerlendirmemizi koyarız. Bütün Varlık yıllıkları var bende. Orada kimlerin şiirleri var, saysam şaşırırsınız. Yıllığa girince şair olunmadığı gibi, yıllığa alınmayınca da şairlikten iskat olunmuyor! Yıllıkları gereğinden fazla önemsiyoruz gibime geliyor," diyor Sabit Kemal Bayıldıran. 

Doğru bir tespit. Biliriz ki; sektirmeyen bir kural vardır: Yıllıklarda şiiri yayınlanmayıp gerekli iltifata mazhar olmayanlar veryansın ederken, sırtı azcık sıvazlananlar, yer bulanlar  eleştirilmesi gereken yerde zülfi yare dokunma korkusuyla başlarını devekuşu gibi kuma gömerler.  
Hazırlanan diğer dört yıllık ekonomik desteği olmadan yayınlanır. Zaafları olsa da Türk şiirinin dürüstçe nabzını tutar. Sözüm ona YKY'nin ihale ettiği iş gittikçe sıradanlaşıyor. 2010 şiir yıllığı bir gecede hazırlanacak sıradanlıktadır. Ha şu Baki Ayhan Top zaafiyetin feodal kafasındaki örümcek ağlarının da temizlenmesi, bir sürü istihdamla nemalandırılması sıkıcı olmaya başladı.
Kitaplık dergisini hazırlayan donanımlı kadronun bu işi ya kendilerinin yapması, kurul oluşturması ya da daha donanımlı, adil, bilinçli birine yaptırması gerekmektedir.
El mürüvvetiyle gerdeğe girenlerin akıbetini gördük göreceğiz. * Kayıtlara zoraki alınan Mor Taka bir kişinin emeğiyle çıkıyor. (ilk aklıma gelenlerden; Dize, Kıyı, Eliz, Şiiri Özlüyorum, Mühür, Hayal, Heves, Bir Nokta, Sözcükler, Yedi İklim, Varlık, Yasakmeyve, Ada… ve diğer Anadolu dergileri. Bir, bilemedin iki kişinin emeği ve ekonomik desteği ile çıkıyor… Yazınsal nitelik olarak ne kadar eleştirel serzeniş taşıyorsalar da, bankanın nemasıyla, yazar ekibini kurma, nitelikli yazı (şiir demiyorum) edinme rahatlığı ve imkânını bulma aşamasında etik orantıyı kurmak zor bir şey olmasa gerek.
Yayınlanan yıllığın zaaflarından, zaaflı yaptıklarından çok yapmadıklarından sorumlu olduğunun bilincinde olduğunuzu görmezden gelemezsiniz. Ne nitelik ne de malzeme sorunsalınızın olmadığını da. Ama umursamazlığın, görmezden gelmenin zaaf ve etiksizlik olduğunu hatırlatalım.  Ne denir Allah sevenlere sevdiğini yar etsin.
Ee sağır sultan bilir ki; 'Keser döner sap döner gün gelir hesap döner.'  Mahkeme hiçbir kadıya mülk olmamıştır!
Bunca birikime ve donanıma rağmen; eleştirinin bitmesini, diyalogun bitmesini, en önemlisi insanın bitmesini neyle açıklayabiliriz?
Kimle konuşuyorsam; şuaranın ve bilcümle şakşakçılarının kayıp irtifasından söz ediyor. Önemsenmemek ve güvenilirliği kaybetmek sanat insanları için kötü roller.
Kıraati yanlış ezberler bozulmalıdır.
Sahtekârlar, dürüst insanlardan her zamanki gibi daha cesur, daha etkin.  Güzel insanlar necasete basmamak için yandan geçiyor. Geçmeyelim efendim. Edepsizlerin laf kalabalığı ile kavgasını komşusuna duyurmak istemeyenleri ağzı kalabalık halleriyle bastırmasını kınayalım.  Herkes cürümü kadar yer yakar!
Hasılı kelam; "Abdurrahman Çelebi" taifesinden; fesat ve maruzat abideleri türetilmesinin sonu gelmeli.

BU SAYIDA 

'Kötülük insanın yarıdan fazlası'dır diyor Enis Batur. Çok iyimser! Onunla şiirin bin bir serüvenini, aşkı, siyaseti, insan hallerini konuştuk. İçbükey söyleşide, 'hiçbir şiir herkesin olmamıştır'ı açıyor, dağıtıyor. Şiir işliği ile günümüz şiirinin nabzını tutuyor.
Kemal Özer ölmeden kısa bir süre önce günlüklerini göndermişti bana. Günlüklerin ikinci bölümünü yayınlarken Kemal Özer'i muhabbetle anıyoruz. 13.sayımızda yayınladığımız  'Geçitteki Asma', göç edebiyatının en güçlü isimlerinden Mihail Nuayma'nın aforizmalarının ikinci ve son bölümüyle okuru buluşturuyoruz.
Sessizlik, güçlü bir hâldir. Bazıları yaygaraya hiç pirim vermez. Her yerde görünme sevdası taşımazlar. Kendi için çok önemli olanı başkalarına sızdırmazlar. Birikimlerini birileriyle paylaşmakta imtina ederler. Salih Ecer öylesi bir şair. İkrarın ne olduğunu idrak edenler için sükût elzem ve mihenktir.
Tuncer Uçarol, çalışkan ve zarif bir edebiyat emekçisi. Bu fakir gibi o da gibi marangoz çocuğu, konser kuyruğunda tanıştığı kızla evlendi. Üstelik lisede matematikten bir yıl nadasa kaldı. Keyifli bir söyleşinin izlerini süreceksiniz. Alparslan Bozkurt, yıllar önce dosya dolusu şiirlerini göndermişti bana. "Adıma soyadıma bakma abi, diyordu, o ideolojiyi paylaşmıyorum."  demişti. Paylaşsa ne zararı var. Biz kimleri gördük, kimlere tanık olduk. İnsanı yaratılmış kul olarak seviyoruz. Elbette ziniyalara tahammül edememek gibi zaaflı kul olmaktan Allah'a sığınırız. Nasıl söyleyip ne yaptığımız önemliydi Alparslanın. S.Saim Tekcan'ın atlarını, Ophelia' çeşitlemelirini yazdı. İki şair, Hüseyin ve Fuat Çiftçi. Baba oğul söyleştiler. Veysel Çolak, Mazhar Alphan'la dolu dolu şiiri konuştu. Didem Gamze Erdinç, Salinger'ın masumiyet arayışını irdeliyor, Stefan Zweig'ın Rainer Maria Rilke yazısı dünya şiir penceresini aralamaktadır. Ne Zihni'ye, ne de Dede'm Korkut'a itiraz etmemişti Bayburt. Günlerden bir gün Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Bayburt'a gelir ve halka konser verir. Sonraki gün manşetlerde halkın itirazı vardır: "Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi."
Hatırlıyorum da; il olunca daha bir havalanmıştı Bayburt. Bir röportaj için gezmiştim dağ bayır. Ayakkabı boyacısına yolun karşısındaki adres sorulunca; "Koskoca Bayburt ağam ben nerden bilim," yanıtı tatlı bir tebessüm düşürmüştü dudaklarımıza. M.Turan Özdemir, Bayburt'lu iki kafadarı, Zihni'yi ve Dede Korkut'u yazdı zulüm toprağındaki belgeleri fotoğrafladı. Bu sayımızda; Rilke, Borges, Rene Char, Marie Luise Kaschnitz, Arno Holz, Bedir Şakir es-Seyyab'ın şiirlerini dilimize yeni kazanımlarıyla okuyacaksınız.  Bedir Şakir es-Seyyab, Yağmur Şiiri'yle ilk kez Türkçede Birigitte Crittin'in mekan şiir konsepti, deneysel şiirle diyalog içinde olanlar için yeni ufuklar açacaktır. Görsel İmge Muhtırasında söylediğim gibi, şiirin yeni imkânlarını eşelemek gerekiyor. Bir asır önce yapılmış işlerin benzer-taklit türevlerini oluştururken 1890'da yaşayan bir şair gibi değil, 2010'da yaşayan bir şair gibi işler yapmak gerektiğini yinelemek istiyorum. Ulus Fatih, keyifle karşıladığım bir kalem. Cihat Burak ve Cardonlar'ı keyifle okuyacaksınız. Nihat Malkoç, 'Orhan Duru ve Türk Öykücülüğünü' yazdı. Muharrem Tanrıveren, küreselleşme merkezli dil ve çeviri pratiklerini araştırıyor. İsmail Köse, Sumela Manastırı ve Antik Ticaret Yolları'nı yani İpek Yolun'nu anlatırken Nilgün Yılmazer, Trabzon'un kadim dört dönemini yazdı. 

GELECEK SAYI DOSYAMIZ: "ŞİİR VE KUTSAL

15. sayımızda  "Şiir ve Kutsal"ı konuşacağız.  Sezgi, his, esin… Şiirin ve kutsalın ortak paydaları.  Ezberbozan olarak adlandırılacak yeni asrımız nesnelerin ve öznelerin yerini değiştirdi, değiştiriyor.  Malarme, kutsal olan ve kutsal kalmak isteyen her şeyi gize büründürürken bu günü hayal etmekte zorlandı sanırım.
İmdi; ideolojiler gibi kutsallar da 'heves' olmaya başladı. Çılgın küreselleşme dünyanın hücrelerini kirletmeye devam ederken, bebekler hacizli doğuyor.
Kutsalları;  helvadan kuru ağaca, ateşten suya, ağaca, geceye, yıldırıma, insana… Çok uzun deneyimlerden geçti dünya. Korktuğu, hayran olduğu her şeyi kutsalı olarak kabul etti.
İnsanoğlu, 'put'larını (kutsallarını) iki tarafı kör bir çakı ile yontma telâşından kurtarıp, kutsallarını; daha kolay olan mekanlardan, vitrinlerden, posterlerden, dokunabildiklerinden seçiyor…


shape
MOR TAKA ŞİİRE MÜDAHALEDİR
shape
görsel imge levhaları/ y.bedri