MUHAMMET ÇAKIRAL
*
BİR BAŞKA AÇIDAN SİNEMACI AHMET ULUÇAY
…
Doğruldu sırtını duvara dayadı. Döndü ve gözümün içine baktı.
" Babam" dedi. "Babam her defasında bana karşı oldu. Beni sevmedi. Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Beni hiç sevmedi evet... Nedenini hiç soramadım. Ama nedenini hep düşünmüştüm. Çok sonralar, yani ölümünden sonra ne olduğunu anlamıştım ama o zaman da babam yoktu. Fakat yaşıyor olsaydı yine sorar mıydım onu da bilmem…"
Ara vermeksizin ha bire sigara içiyor. Eğildi dizinin dibinde duran sigara paketinden bir dal daha aldı. Yanmakta olan sigarasından tutuşturuverdi. Derin bir nefes çekti sigarasından. Duman ciğerlerine, hatta bağırsaklarına kadar; her bir yanını yoklatıp gezdirmiş olmalı; bütün organlarının en ücra yerlerine dek. Sonra hüzünlü bir keyifle dışarı saldı.
Onu iyi anlıyordum. Bir kat daha üzülmüştüm o an. Gülümser gibi dudaklarımı yaydım. Onaylar anlamında.
"Çünkü ben ailenin hiyerarşisi içinde bozuk biriydim" Gözünü gösterdi bana. Ardından bu tespitini destekleyen bir öyküsünü anlattı.
"Ama annem öyle değildi." Dedi. Ayağa kalktı ve duvarda asılı bir resim getirip gösterdi bize.
" Bak" dedi "Bu annem, bu da ben. Annem en iyi arkadaşımdı. Çok güzel bir insandı."
Gözlerini yumdu bir süre öylece durdu. "Onu çok özlüyorum Muhammet" bu tümce bizleri hüzne boğdu. Boğazımız düğümlendi; gözlerimiz buğulandı…
Kaldığı yerden devam etti.
" Biliyor musun tek istediğim neydi Muhammet?" Bir nefes daha çekti sigarasından, gri dumanı savururken. " Babama sıkı sıkıya sarılıp ' Baba seni seviyorum' diye kollarımın içinde bedenini hissetmek ve kokusunu içime çekmek isteğiydi. Ama bağırarak, haykırarak söyleyecektim bunu ona
' Baba seni seviyorum!' diye. Ama diyemedim, çünkü ne o bana bu fırsatı verdi, ne de ben o cesareti kendimde bulabilmiştim."
../..
HÜSEYİN ALEMDAR
*
YEŞİLÇAM'A ÜÇ EL MEKTUP
…
Gözcümle konuş benimle!
Bana sorarsanız, ömrümün dörtte üçü biriktirdiğim âh'lardır... Filmlere kararan perdeler, dalgın mürekkep lekesi kâğıtlar bana kalbimi anlatır. Kalbim ki iplik iplik içimi dolanan tretman--âh, çoğul yalnızlık, çomak kalabalık!
İçinin sekans ayarıyla artık oynama çocuk! Yıllar yorgun, mesafeler hasta, iç-dış her mekân puslu, sen yine çocuk...
Hangi filmdi sahiden unuttum. Hatırladığım iki dize nasıl da unuttuğum replik gibi: "Saçlarını koynumda saklıyorum/Arada bir ağlamak için!"*
Ne kadar sussam kuyumu ve ipimi kendime anlatamam. Öyle derin düşmüşüm ki içime sorma, sinema perdemde aşk ile ân yanlış Allah!
Gözcümle konuş beni: Hayata gönül vizöründen bakan biri mi var oralarda, o biri ki eski yara kaderini anlamaya çalışan platonik espas ben gibi biri.
*
Âh, seni kendime ayırdım/dı--az ellerin çok sûretin benimle!
Gençliğim dâhil yirmidokuz harfe gömdüm ömrümü--sen ve sinemalar uzaklaştıkça,
elimdeki boş kafes gitgide adımın ilk harfini taşıracak metrajda bin h'üzün narbülbülü.
İki sokak arası, Sadri Alışık'tan Ayhan Işık'a iki dost eli gibi sarkıyor omuzumdan düşlerim. Annem uzakla yakının kesiştiği yerde adı Camdan Kalp olan bir filmin ara cümleleri sanki! Uzakla yakının örtüştüğü yer ki nasıl da bir şair cümlesi: "Sevdim bir zamanlar, bedenimi taşıran her şeyi/Bunun için organ naklinde ilk kalbimi alsınlar"**
Biri bile fazla kırk yaşımı çoktan geçtim! Sinema ve şiir dâhil günah soyundanım.
Artık sîn bir harfin içine gömün beni!
Anne imgesi ılık sudur, sinemalar gibi. Geldim, gidelim!
Bugün yakama gül değil de kendimi iliştirdim. Üç defa geçtim de U harfinden ve aşk
kelimesinden- -âh, kalbimden geçemedim!
Filmlerden öğrendiğim hayatlar ölmüş olsaydı bende, bunca uzun yaşar mıydım
şiirlerde--bordo sone çoktan ölmüş olurdum herhalde!
.../..
HAYRİYE ÜNAL
*
ANLAŞMAYI BOZDUN
O çok güzel gülüyor. Köpek dişleri oldukça sivri ve hafifçe diğerlerinden uzun. Sana öyle gelmiş de olabilir. Bu kadar güzel gülüyor olmasa, çabucak kurtulabilirdin bu yüzün tasallutundan. Anlaşmayı bozdun. Gülüşünün peşinden gittin. "Bir kere" anlaşmasını ikiniz de imzalamıştınız. Bu anlaşmayı bir yazı ile deklare etmiştin, anımsanacaktır. Sen önermiştin üstelik, huyundur, hiç istemediğin şeyin üstüne o kadar gidersin ki, korktuğun şey tam da korktuğun şekliyle başına gelir. Anlamak işine gelmedi, onu görmeliydin. Gidişine engel olacak her şeyi adım adım temizleyecektin yolundan. Önce anlaşmayı yırttın. Bu anlaşmadaki en önemli madde: "Yinelemek isteği bastırılacaktır. Özlem, özlem olarak korunacaktır. Tekil deneyim ve özlem birbirini yozlaştırmamalıdır." Yinelemek isteğini bastırmadın. Özlemini bastırmadın. Yola düştün. Otoyolda ona doğru yaklaştıkça özleminin tekil deneyime yönelik olduğunu ve ona ulaştığın anda bir pislik çıkacağını hissettin. Ama vazgeçmedin.
Anlaşmanıza göre "Yaşadığı hiçbir şeyin tekrarını gönülden istemeyen bir insan olmaya" çalışacaktın. Yaşadığın birçok şeyi anımsamazken onunla gülüşmelerinizin fotoğrafı bir an bile gözünün önünden gitmiyordu.
../..
Doç. Dr. Haluk Berkmen
*
Bilimde ile Sanatta Estetik ve Simetri
20. yüzyılın başlarında iki önemli fizik kuramı ileri sürüldü. Bunlar Görelilik ve Kuantum kuramlarıdır. Her iki kuram o güne kadar tartışmasız kabul edile gelmiş olan birçok kavrama ve ilkeye yepyeni anlamlar katarak dünyaya ve evrene bakışımızı büyük çapta değiştirdi. Örneğin, nesne olarak tanımladığımız maddesel varlıkların aynı zamanda birer dalga gibi davrandıklarını ve madde ile enerjinin eşdeğer olduğunu anlamaya başladık.
Birçok enerji türlerinden haberimiz var. Potansiyel enerji, kinetik enerji, elektrik enerjisi, kimyasal enerji, atom enerjisi, güneş enerjisi gibi birçok enerji türü gündelik dilimize girmiş olan bildiğimiz kavramlardır. Fakat salt "enerji" denince (herhangi bir enerji türünü tanımlamadan) ne anlamamız gerekir? Fizikçiler enerjiyi iş yapma kapasitesi olarak tanımlarlar. Fakat bu yeti nerede gizlidir? Nesnelerin içinde midir? Yoksa onlara dıştan bir güç tarafından mı sağlanmaktadır? Enerji konusunda en son çalışmalar onu bir arka-zemin alanı olarak tanımlar. Nesneler de bu arka-zemin enerji alanı içinde oluşmuş yerel yoğunluklardır. Einstein'ın meşhur ettiği E = m.c2 denkleminde ışık hızı olan c'nin sabit olduğu deneylerle kanıtlanmıştır. Şu halde c2 = sabit bir sayı olur ve enerji (E) ile kütle (m) birbirlerine eşit ve ayırt edilmez iki kavram oluşturur. Yani, biri diğerine dönüşebilir.
../..
CUMALİ ÜNALDI
*
ŞEHİR VE ŞİİR
(ŞİİR VE MALATYA)
Şehrin, şiirle ilgisi ne olmalı?
Şehrin kendini anlatabildiği bir kültür platformu içerisinde, şiirin yeri olmalı mı? Olacaksa, ne kadar olmalı. Ayrıca, şiir, şehrin genel havasını oluşturan ana unsurlardan birisi, şehrin omurgası olmalı mıdır? Yoksa, bir yan unsur olarak, ana yolun üstünde değil de,yan yolların üzerinde, bir süs ögesi gibi mi durmalıdır?
Belki, ileride konu üzerinde düşünürken başka sorulara da cevap arayacağız.
"Şehir ve şiir ilişkisi"ni başlangıç olarak ele almakta yarar görüyorum.
Öncelikle, şiirin bir kültür olayı olduğu kabulünden başlamalıyız. İkinci olarak da çevre ve kültür ilişkilerinde, kültürel olayların, fiziki çevreden hareket alarak başlamadıklarını, onlardan bağımsız olarak hayat bulup geliştiklerini düşünüyorum. Böyle olunca da, şehrin kültürü etkileme noktasında olmadığını, aksine, kültürün bir şehrin bütün unsurlarını oluşturduğunu görmeliyiz. Bu, bizi şu noktayı kabule de zorlar; şehrin bir kültür oluşturması, ancak onun bir kültürle oluşması ile mümkündür.
Şehir nedir?
Şehir bir sınır mıdır? Nüfus çokluğu mu? İklim özelliklerinin belirlediği bir yapı mı? Yoksa topoğrafyaya tabi olarak biçimlenmiş bir fiziki mekan mı? Yeme içme, giyinme, konuşma, sevinme, üzülme, doğum-ölüm-düğün adetlerinin benzerliği üzerine bina edilmiş kültürel bir beraberliğin, başka kültürlerle ayrım noktası mı?İnsanın insanca yaşayabilmesi için kurulmuş ev odaklı, sokak, mahalle, semt, siteler (bir kentin eski yapılanmasında 'çıkmaz sokak'lara benzetilebilir) ve tüm şehri kapsayan, cadde bağlantıları veya ayrı bir bütün oluşturan kör noktalarıyla bir bütün olarak fiziki yapı mı şehirdir?
Nedir şehir dediğimiz şey?
Malatya örneğinden hareket edersek, binyıllar önce bugünkü Orduzu'da Aslantepe'de kurulmuş, belki de dünyanın ilk bürokratik devleti konumunda olduğu iddiasını da taşıyan, devlet oluşumunun göstergesi olan kral tahtı, mührü, parası, güç ifade eden heykelleri ve silahlarıyla birlikte, kültürün o yapıda ağırlıklı olarak temsili kabul edilecek 'dini hayat mekânları'nın da fazlaca bulunduğu bir yerleşimdir sözkonusu olan.
Bu yapının bir temeli varsa,sanırım silahtan ve paradan önce,sözün üzerine,inancın üzerinde kurulu olduğu söylenebilir;hayatı şekillendiren dinin esas alındığı bir toplumsal yapı sözkonusudur.
Yani,şehir,kültürün üzerine kurulmuştur,önce kültürel varlık gereklidir,sonra bu kültürün üzerinde oluşan şehrin, kendisine en uygun yerleşkeyi seçmesi sözkonusudur.Bu yerleşke,belki önceleri ve kırsal anlamda,bugünkü Buzluk olmuş,daha sonra belki İzollu'ya kaymış(buğday ekimi yönünden Caferhöyük önemli);ama kırsaldan şehirleşmeye geçiş Orduzu'da gerçekleşmiştir.İlk kez,şehre ait unsurlara,devlete ait unsurlara burada rastlıyoruz.Bu süreyi 8 -10 bin yıl önceye kadar uzatanlar vardır.Ta ki Milat'ın ilk yüzyılına kadar bugünkü Orduzu'da kurulu bulunan Malatya,kendini kültür üzerine temellendirmiş,oluşturmuş,varetmiş bir yapıdır.
Henüz toprağın altında ve henüz ayrıntılarına erişemediğimiz Aslantepe,bir kültür bilmecesi olarak üzerinde çalışılmayı ve aydınlatılmayı beklemektedir.
Düşünün ki,o dönemde insanların sabahtan akşama kadarki hayatları nasıldı,tarihin o döneminde hangi inançlar vardı,hangi peygamberler nerede Allah inancını anlatmaktaydı?Yeryüzünün başka yerlerinde kimler yaşıyordu,nasıl yaşıyordu?O günün Malatyalıları,hangi eşyaları kullanıyor,hangi yemekleri yiyor,hangi dili-ya da dilleri- konuşuyorlardı.Ne ekip ne biçiyorlardı?Bu ve bunun gibi binlerce soru sorulmalı ve cevabı da bilimsel yöntemlerle aranmalıdır.
Çok değerli bilim adamlarını bünyesinde barındıran Üniversitemizin,bu konuda tarih ve edebiyat bölümü başta olmak üzere,bütün bölümleriyle öncü rol üstlenmesi gerektiğini de söylemek isterim.Aydınlatıcı ve yol gösterici Şanlı Kur'an'ın,eski uygarlıklardan kalanlar üzerine akıl yürütmemizi öğütleyen âyetleri,onlardan alınacak ibretler,dersler olduğunu bildirmektedir insanoğluna.Arkeoloji ve tarih disiplini başta olmak üzere,eksiklikler tamamlanmalı ve Aslantepe olayı,gönlümüz arzu eder ki,Malatya İnönü Üniversitesi'nin çabalarıyla aydınlanmalıdır.
Sonrası,ikibin yıllık bir olay olsa da,sanki daha yakın geçmiş gibi saymak mümkün,belki daha çok olan kayıtlar yüzünden,bugünkü Battalgazi İlçesi'nde kurulan Malatya,günümüze çok yakın bir olay gibi görünüyor.
Askeri amaçla,Roma lejyonunun kendine karargâh olarak,bugünkü Eskimalatya'yı seçmesi,askeri bir nedene dayansa da,aslında bir kültür ve medeniyet olayı olarak yapılanmaktadır.Roma,kendine has hukuk sistemi,inanç bütünü,yaşama tarzı ve askerlik yapılanması olan bir "kültür" olarak,çok tanrılı paganist bir dini,hristiyanlığa dönüştürerek,Doğu Roma adı altında(Bazı tarihçiler daha sonra bunun adına Bizans diyecektir),bölgemizde varlığını sürdürmüştür.Yaklaşık bin yıllık bir tarih dönemini kapsayan bu kültür,zamanla doğululaşmış,doğuya mal olmuştur.Kurumlarını ve geleneklerinin doğru ve yararlı olanlarını,bu coğrafyada devlet erkini sürdüren diğer toplulukların bünyesinde devam ettirmiştir.
1837,kentimizin yakın tarihinde bir dönüm noktasıdır.Kendisi de iki kuşak önceden Arapgirli olan Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın Osmanlı'ya başkaldırarak bağımsız bir devlet kurmayı amaçlayan isyanını bastırmak için,bu tarihte Osmanlı kuvvetleri,Malatya'ya geldi.Bildiğiniz gibi,o zaman Malatyalılar "Aspuzu" adındaki bağ evlerindeydi.Ordunun misafirliği uzun sürünce,geri dönmediler ve artık zamanla orası Malatya oldu.
Üç kez yer değiştirmesine rağmen,Malatya'nın kültürü ve adı değişmemiştir,bu çok ilginçtir.Yöredeki birçok yerleşim yeri değişince,birçok şehrin adı da değişmiştir ne yazık ki...
Burada dikkate değer bir havza var,suyla başlayan ve su ile sınırları çizilen bir havza. İşte, yeri ne kadar değişse de Malatya her zaman bu havzanın içinde yer almıştır.
Kuşbakışı olarak, yüksekçe bir yerden Malatya'ya bakmayı denediniz mi?Derme,Tohma ve Fırat'tan oluşan bir muska göreceksiniz.
İşte Malatya odur. Orasıdır. O üçgendir.
…/..
DR. ARIF ESEDOV
*
KAFKASLARDA AZERI TÜRK EDEBIYYATININ YENI AŞAMASI: DOĞU DENEĞIMINDEN BATI DENEĞIMINE
Kendinden kaynaklanan bedii estetik pratiğine göre Azerbaycan edebiyatı Doğu edebi entellktüel düşüncesiden kaynaklanarak ortaya çıkmıştır. X asırdan itibaren genel türk edebiyatında farsca yazıların zamanla çoğalmasına bakılmaksızın bu edebiyat ruhi, karakter ve içsel acılardan ideolojik etik mevkiine göre her türlü sebeplerden etkilenmiş ama kendi kültürünü ve ulusallaığını bir sistem içerisinde korumağı başarmıştır. Böyle bir orijinel ve benzersiz yönüyle yazıldığı dilden farklı olmaksızın (türk, arap yahut fars), aynı edebiyatı rönesans aşamasında da tam gerçekliği ile görmekteyiz". Uzun süreli Doğuya özgü edebi yazı örnekleriyle misaller sergileğen Azerbaycan yazarları ve şairleri XIX asırdan itibaren rus kültürü ve dilinin aracılığıyla Avupa edebi değerleri tanışarak belli biçimlerde ve seviyede ili.giler kurmağa başladılar ki, sonuçta ülkemizde Doğu edebi deneğiminden farklı sanat örnekleri oluştu. Nizami Gencevi, Gazi Bürhaneddin, İmadeddin Nesimi, Muhammed Fuzuli, Mulla Penah Vagif ve diğerleri gibi Doğu`nun edebi tarzlarında oluşan söz ustatlarından sonra XIX asırdan itibaren Abaskulu ağa Bakühanov, Mirze Şafi Vazeh, İsmayıl bey Gutgaşinli, Mirze Fethali Ahundzade, Necef bey Vazirov ve diğer yazarların ve şairlerin edebiyatında Batı`nın edebi biçimlerinde ortaya çıkmağa başladı. Bu yeni eğilimler edebiyatımızın sonrakı gelişim perpsektivlerini belirledi.
19.asır Azerbaycan`ın millî-medeni hayatında, insanların yaşam tarzlarında mahsusî bir aşama teşkil ediyordu. Azerbaycan`ın kuzeyinin Çar Rusiyası tarafından işgalı bu topraklarda yeni, önceki aşamadan, Doğu`nun edebî pratiğinden farklı bedii etik düşünce tarzını oluşturmaktaydı. Azerbaycan edebiyatında gelişimin temelini eğitimde, söz konusu devirin muhtac olduğu modern bilimsel-kültürel bilgilere kavuşmakta gören ve buna çalışan, tüm temel keyfiyetlerine göre eğitimcilik adlanan bir dönem başladı. Bu yeni dönem en kısa sürede uygulanıma geçti ve ve XIX yüzyıl için bazı yeni model kıssalar, komediler, dramatik yönümlü facia içeren eserler ve romanlar yazılmağa başladı. Adı geçen bu janrlar ve onların sunduğu edebi metinler insanın hayatına bakışı son derece netleşdirmiş oldu. Azerbaycan edebiyatı somut ve hayatın gerçek yüzünü aktaran bir dilden insanlara konuşmağa başladı. Azerbaycan edebiyatı Doğunun edebi, bedii düşünce tarzını korumakla beraber, onunla yanısıra edebî yazı biçimleri ve türlerini de kazanmağa çalışmaktaydı.
../..
HÜSEYİN YILMAZ
*
BAŞKALDIRAN İNSAN YA DA ÇAĞDAŞ BİR OZAN: CAN YÜCEL
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz, havası ayrı hava…
bir başka yolculuk dalından düşmek yere
yaşadığından uzun
rengi başka, tadı başka…
"Ben şairim, fil değilim, ölümü bir köşeye çekilip bekleyemem… Meydanlarda ölmeliyim" derdi; öyle de oldu. Ömrünün sonuna kadar şiirini, öfkesini ve burjuvazinin ağzında bir lağım çukuruna benzettiği küfrünü adadığı, kendi emeğiyle geçinen insanlarla kurduğu bağın ve ütopyasındaki dünyanın inşası için gösterdiği çabanın karşılığını görememesinin hüznüyle, seke seke ben geldim dediği dünyadan, s.ke s.ke gitmek zorunda kalacak olmasının tahammülsüzlüğüne saldırı, egemen oligarşiye bir başkaldırıydı onun yaşamı.
Bütün esinini aldığı ve yaşamın diyalektiğinden süzerek yazdığı şiirlerini, yine sıradan insanın gündelik hayatına sokmayı başardı. "Benim görüşümce bir sevinç oldubittisidir" dediği şiirlerinde yoksulların acılarına ve çaresizliklerine tercümanlık eden ve siyasal düşüncelerinin yön verdiği, 'en ince duyusudur akıl insanın' diyen ironik bir dil kullandı.
Cumhuriyet soylusu bir aileden gelmesine rağmen muhalif bir aydın tavrı sergileyen, halkı için yaptığı Guevara ve Mao çevirileri yüzünden 12 Mart 1971'de 15 yıl hapse mahkûm edildikten sonra 1974 affıyla özgürlüğüne kavuşan fakat sürekli mahkemelerde süründürülen ama bundan dert yanmayan tam bir yedi belaydı. Bir Sen Eksiktin Ayışığı şiirinde cezaevine giderken bile içinde bulunduğu durumu metanetle karşılamış hatta alaya almıştı.
Bileklerimizi morartmış yeni Alman kelepçeleri,
Otobüsün kaloriferleri bozuldu Kaman'dan sonra
Sekiz saat oluyor karbonatlı bir çay bile içemedik,
Başımızda pirensip sahibi bir başçavuş.
Niğde üzerinden Adana Cezaevine gidiyoruz…
Bi sen eksiktin ayışığı
../..
ADRİENNE RICH
*
KAN, EKMEK VE ŞİİR: ŞAİRİN KONUMU
Miami havaalanı, 1983 yazı: Kuzey Amerikalı bir kadın "Nikaragua'yı seveceksin: herkes şairdir orada" diyor bana. Bu söz üzerinde, hem orada hem de döndükten sonra defalarca düşünmüşümdür. Halkın duyarlılığına yabancılaştığımızı biz şairlere düşündürten, gelişigüzel ve parçalayıcı bir biçimde bizleri marjinalize eden (şu ana kadar, politik şiirde köle emeği ya da işkence yer almıyor; yalnızca ses yitimi, şairin sözlerini anlaşılmaz hale getiren kitle iletişim araçlarının neden olduğu parazit var) Kuzey Amerikan, beyaz ve erkek egemen bir kültürden gelen; zihinlerimizi allak bullak eden, şiirin ne ekonomik bakımdan karlı ne de politik yönden etkili bir uğraş olduğunu ve bu politik uyuşmazlığın sanatı örseleyici bir yanı bulunduğunu bizlere anlatan Kuzey Amerikan egemen bir kültürden gelen; üniversite müfredatında, resmi toplantılarda, ulusal kutlamalarda ikram masasında duran bir lüks, dekoratif bir süs olmaya yazgılı olduğumu bana anımsatan bu kültürden gelen ben, bu sözü nasıl anlamlandırmalıyım diye uzun uzun düşünmüşümdür. Nikaragua'yı seveceksin: herkes şairdir orada. (Genel anlamda şairleri seviyor muyum? En ufak bir sevgi kırıntısı bile beslemediğim ve ülkemde köşe başlarını tutmalarını asla arzu etmeyeceğim şairleri düşünerek bu soruyu yönelttim kendime.) Şair olma Marxist-Leninist bir devrime yakınlık duyacağımın garantisi midir? Salt Amerikalı bir radikal, lezbiyen bir feminist, hükümetinin kendi insanlarına yönelik giriştiği savaşlara ve başka halkların topraklarına müdahalesine karşı çıkan bir yurttaş olarak dolaşamaz mıyım yeryüzünde? Nasıl bir amaç, "herkesin şair olduğu" bir devrimden şiirin umulan saygınlığının hala enikonu tartışılmadığı bir ülkeye dönen şairin tanıklığını öne çıkarır?
Açıkçası, bu iyi niyetli söz, yoğun ve karmaşık duygulara yol açtı bende. Bir bakıma bu akşam, burada, yapmakta olduğum konuşmamın temellerini oluşturan metnin ortaya çıkmasını sağladı.
Büyük Bunalım'ın başladığı günlerde doğmuşum ben; Nagazaki ile Hiroşima'ya atom bombası atıldığında on altı yaşındaydım. Yahudi bir babayla Protestan bir annenin kızıydım; Yahudi Soykırımından ilk kez insanların ölüm kamplarından kurtuluşunu konu alan aktüalite filmleriyle haberdar oldum. Mahallelerin bile, Hıristiyan ve Yahudi olarak, dinsel çizgilerle belirlendiği derinden ayrışmış bir kentin banliyölerinde büyüyen, açlık ve yurtsuzluk nedir bilmeyen genç beyaz bir kadındım. Hayatımın on altı yılını, kentler bombalansa da ve siviller öldürülse de dünya eski direncini koruyabilir inancıyla güven içinde geçirdim. Nükleer imhanın, insanların yaptığı bütün hesapların bir parçasına dönüşeceği süreç çoktan başlamıştı; ancak on altı yaşına gelene kadar bu gerçekten haberimiz olmamıştı. Okuduğum çoğu şiirde yinelenen konulardan biri de şiir sanatının yok edilemezliğiydi, şairin ölümsüzlük kazanmasının aracı olarak şiirdi.
../..
MAHİYE MORGÜL
*
KOMA-GENE; HOMA SANİ, GÜNEŞ CANLARI UYGARLIĞI (MÖ.305-MS.69)
Homa; güneş. Gene; Can!
Komagene krallığı, Selezya Uygarlığına, diğer adıyla Selevkos Asya Krallığına bağlı şehir devletidir. Nemrud Dağında ulu önderlerine öldüklerinde yakma töreni yapılırdı.
Bu tepe, tarihin en büyük buluşmasına da tanık olmuştur. Batı terasında MÖ.109'da, Jupiter Arslan burcuna girmiş, o gün HUBYAR Sultan VI.Büyük Bedri orada taç giymiştir. Hubudor adı Jüpiter'e o gün verilmiştir. Çünkü 25 bin yılda bir kere Mars ile Merkür'ün yanına geliyordu, bu buluşmayı kutsamak, arslan heykelinin üzerine resmetmek gerekirdi, öyle yapıldı. Anadolu Birleşik ordularının başına büyük bir kral OĞUZ BEYİ, METE OĞUZ getiriliyordu. Roma saldırılarına artık DUR denilecek demekti. "Ya İstiklal Ya Ölüm" kararı orda verildi.
Adıyaman'da yaşayan Zaza dilinde MURDİ, ölü demektir. Sanki burada yakılanlar Martı oldu göğe çıktı, ruhu bedeninden ayrıldı, kuş oldu uçtu, der gibidir.
Sümerlerin antik Tanrı sembolü de kuştur.
NEMRUD adını biraz aralayalım; Na-MAR-Du
"Na" olumsuzluk eki başa gelmiş olduğu için, NA-MARDU, ÖLMEDİ, Ölümsüz kavramına dönüşür. Günahsız, kuş gibi gök tanrıya yükselen, "ölümü göze alarak ölümsüzleşen" onlardır. Na-Morti; ölümsüz!
Mert'in çoğul hali Merdan'ın tersi olan, Ruhsuz anlamında, Na-mert denilmesi de mümkündür. Ancak kahramanlık göstermiş, şehit/günahsız, al bağlı kurdeleyle ölüme yürümüş bu kültürün atalarına "ölümsüz" demek daha yakışandır.
Mar-si inanışlı ataların yeri, halka MARTI gibi kol kanat geren ulu kişilerin yeri burasıdır.
Mar-ti, Mar-si, Sümer analılar yeri! Marduk; ünlü Karus kutsalı KUŞ Nemrut'un da simgesidir.
../..
KEMAL BULUT
*
DOĞU KARADENİZ ANTİK YER ADLARI -XVI I
Uzunca bir zamandan sonra yine beraberiz. Uzunca bir zaman diyorum zira dergimizin kaptanı Y.Bedri Özdemir çok yoğun bir çalışmayı ancak bitirebildi. Tanrı kaptanımızın yolunu açık eylesin.
Yaptığım çalışmalar tamamen köylerimizde ve yaylalarımızdaki araştırmalarımın bir sonucu olduğunu yine belirtmek isterim. Zira gittiğim her köyde ilk sorduğum, yöredeki tarla, dağ, tepe, ırmak, bitki adlarını öğrenmekle başlıyor. Aşağıdaki yer adları böyle bir araştırmanın ürünü. Yörede yaşayan insanlardan başka bu antik sözcükleri ne duyan var, ne bilen, ne de yazan. Bu araştırmalarımı okuyan meraklısı bana hiç kızmasın, hele hele "PONTUSÇULUK" ahmaklığına kapılmasın. Anadolu uygarlıkların doğduğu bir coğrafya. Kim ki bu uygarlıkları yok sayarsa kendini yok sayar. Ne mutlu bize ki böylesine zengin bir mirasın üstünde yaşıyoruz, ne acıdır ki bu mirasın ne değerini biliyoruz ne de korumasını.
Her neyse şimdi gelelim asıl konumuza.
Artvin yöresi gezmeye ve incelemeye değer bir coğrafi alanımız. Trabzon'dan, Artvin, Yusufeli ve Parhal'a kadar yaptığım gezide gördüklerimi anlatmak bana işkence verse de paylaşmak isterim.
Artvin'e girmeden Yusufeli'ne sapan yoldan dağlara tırmanırken insanı büyüleyen ve ürperten doğayı izlemek gerçekten müthiş. Tam zirvede karşınıza dikilen "Fatih Orman içi Dinlenme Yeri" tabelası yanında durmak ve bu vahşi doğayı doya doya seyredeyim derken karşınıza çıkan vahşi doğa değil bir VAHŞET. Çekeceğiniz fotoğrafların bu acı görünümü yansıtmasını istemezseniz de deklanşöre basmak zorundasınız. Bir doğa parçası "imar edileceğine imha edilmiştir"der, yolunuza devam edersiniz. Bu katliamların, yeni yapılan yol boyu devam ettiğini, içiniz ürpererek seyrederken, yolunuz 45 dakikalığına kesilir. Çalışan dozerlerin yuvarladığı kayalar, Çoruh nehrine doğru akarken içiniz bir kez daha korkuyla ürperir. Yol kenarlarında ceviz ağaçları, nar ağaçları, zeytin bahçeleri yüreğinizi rahatlatsa da bir sahipsizlik duygusu içinizi kaplar. Kıvrım kıvrım yollardan sonra Yusufeli'ne varınca derin bir soluk alma hakkınızı kullanır bir de çay yudumlarsınız ki tadına doyum olmaz. Yusufeli, şirince bir yer.Barhal'a nasıl gidilir diye sorduğunuzda sizi bu köylülerin oturduğu kahveye yönlendirirler. -Haa hemşerim orası İstanbul Belediye Başkanı'nın köyü. Yolu gösterirler ve yılankavi yollardan Altıparmak yani Barhal'a varırsınız. Köy derenin yanında dağların arasında, camisi, kahvesi, manavı ile sizi karşılar. Her yerde bu köyden yetişme Türk büyüklerinin fotoğrafları asılı. Çay kahve yemek molası, özel bir arabayla köye kuş bakışı için dağa tırmanmak ve sonra da Barhal kilisesine yolculuk. Köyden 5-6 yüz metre yukarıda, sağa saptığınızda yeni vurulan çamurlu yoldan kiliseye varırsınız. Sizi ilk karşılayan kilisenin duvarla kapatılmış ön giriş kapısı önüne dikili uzun bir sırık. Minare görevini yapıyormuş. İkinci bir karşılayıcınız, kilisenin önünde el işleri satan yaşlı teyze. 50-60 yıl öncesini size anlatır, fotoğraf çektirir. Kilisenin hemen yanıbaşında bir ilkokul, önünde kocaman bir dozer. Kiliseden içeri girdiğinizde, heyhat, yere serili halıların üstü ve açık alanlar fare pisliği ekili. Kadınların ibadeti için tahta ile bölünmüş görüntü hem camiye hem kiliseye yapılmış bir hakaret gibi karşınızda sırıtır. Mideniz bulanarak dışarı çıktığınızda ve kilisenin ön yüzüne baktığınızda, Gürcüce yazılmış kırmızı yazıları okuyup anlamanıza gerek yok. Kilisenin size "sahipsizim, bakımsızım" dediğini hissedersiniz. Ziyarete gelen turistlerin yüzündeki memnuniyetsizliği hemen anlarsınız ve utanırsınız. Ve arkanıza bakamadan üzülerek dönüş için yola koyulursunuz Dönüş yolumuz üzerinde bulunan meşhur dörtkilise denen yere uğrayamadık, çünkü gece olmuştu.
Artvin'in eski adının Livane = Libana, Gürcüce, "sakız ağacı" demek. Antik köy adlarına birkaç örnek.
../..
MEDİNE SİVRİ
*
ŞAİR ŞİİR BULUŞMASINDA
UZAMSAL ETKİ VE KENTLERİN DİLİ
sokaklar kentler ülkeler: aynası gibidir insanlık ruhunun
Kentler insanların kimliği gibidir. Onların yaşam biçimi ve kişilikleri hakkında ipuçları verir. İnsan içine doğduğu ve yaşadığı toplumdan ayrı düşünülemez. Onunla biçimlenir ve orada yaşamını sürdürür. Aralarında gücül ve gizil bir bağ vardır. Aşırı duyarlılık noktasından hareketle, şüphesiz içinde doğduğu mekânlarla bu bağı en güçlü kuranlar da şairlerdir. Seçkin çağdaş şairlerimizden Metin Turan şiirlerinde şair-mekân ilişkisini oldukça yoğun işlemiş ve kendine has bir şiirsel kent dili yaratmıştır.
Bu çalışmada, Metin Turan'ın "Suları Islatan Mecnun" ve "Sokaklar Kentler Ülkeler" adlı şiir kitaplarında mekânın nasıl işlendiği üzerinde durulacak ve şair-şiir buluşmasında Metin Turan'ın yarattığı şiirsel kent dili irdelenmeye çalışılacaktır.
Levin Özgen, "Kentin Dili ve Kimliği" adlı bildirisinde, dil, kimlik ve kent olgularını tarihi süreçler içinden ortaya çıkan kategoriler olarak değerlendirirken, kentle ilgili şu önemli tespitlerde bulunmuştur:
"İçinde yaşanılan kent insana kimliğini, sorunlarını, anılarını, huzurunu, mutluluğunu, isyanını anlatır. Kimi zaman yardım çağırır. Derdini dile getirir. Kimliğini kaybetmeyi, kendinden başka bir şey olmayı istemez. Değişmeye, gelişmeye açıktır. Bunları da dile getirir. Kentin dil öğelerini; dokusu, sokak ve mahalle yapısı, silueti, simgeleri, nirengileri, marka formu, merkezi, meydanı ve etki alanı oluşturur. Bunlar her kentin kendine özgüdür. O kentin ipuçlarını oluşturur. Tüm dillerde olduğu gibi kentin dili de olmuş bitmiş bir ürün değil, bir etkinliktir. Etkide ve eylemde bulunan bir güçtür. Tarihi süreçler içinden ortaya çıkar ve değişmesini sürdürür. Bu süreçler içinden kimi zaman bir başka kente dönüşür. 2000li yıllarda tüm dünyadaki kentler gibi Türkiye'nin kentleri de kendinden başka bir kent olmaya zorlanır durumdadır."
Metin Turan kentlerin teknolojik kirlilikle nasıl kuşatıldığı ve "kendinden başka bir kent olmaya" nasıl zorlandığı noktasında oldukça duyarlıdır ve şiirlerinde de yoğun olarak buna değinir. Şair bir taraftan yazınsal metinler üretirken bir taraftan da onun felsefesini yaratmaya çalışmıştır. İşte tam bu noktada, "dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır" diyen ve bütün felsefe problemlerini bir dil problemine indirgeyen, düşüncesinin merkezinde, dilin kapsamını ve sınırlarını belirleyen Ludwig Wittgenstein'ın düşüncesini adeta şiirlerinde somutlaştırmıştır. Çünkü dil, içinde doğduğun dünyada edinilir, şekillenir ve yetkinleşir. Metin Turan söz konusu bu iki yapıtında duyan yüreği, düşünen beyni ile dünyasının sınırlarını nasıl bir dille belirlemiş, onda hangi mekânlar, hangi şehirler, hangi ortamlar nasıl izler bırakmış, şair neden onlar üzerine bir şeyler yazma gereği duymuş ya da buralardan hareketle nerelere uzanmak istemiş, neyi dile getirmek istemiş şiirlerinden hareketle açıklamak yerinde olur. Öncelikle "Sokaklar Kentler Ülkeler" adlı yapıtında daha sonra da "Suları Islatan Mecnun" da şair kentlerin diline nasıl dokunmakta hep birlikte görelim.
../..
MURAT ERGİN
*
PANDORANIN KUTUSU AÇILSIN ARTIK
Yeşim Ustaoğlu' na saygıyla
" Var mısın? Yok musun " bunun bir ironi olduğunu düşünüp durdum bu gece. Millet olarak, kutuları açmaya çok meraklıyız . Hiç izlemedim o yarışmayı, ama bir akşam annem bana, yarışmanın mantığını anlattı, Ona izleme böyle şeyleri dedim… Efendim mantığı şuymuş bu güzide yarışmanın, sanırım en az rakamı bulan para ödülü alıyor… Kutuda bizden bir şey yok, evdeki sorunsallardan ya da yaşadığımız tüm izleklerden, hatta komşuda izleme pahasına, eve geç döndüğü olurdu annemin. Bu yarışmayı neden seyreder ki en yakınım olan annem bile. Tüm kutuların içi boş biliyorum, içimizde bekleşiyor pandora, ancak bir kötülük yaptığımızda açıyoruz o kutuyu, ya da açmadan söyle bir karıştırıp kapatıyoruz. Var mısın? Yok musun?
Karşımda Sonbahara takılıp kalmış bir film var, tam bir yaprak dökümü güncesi, büyüyen kök salan bir ailenin, bitişine yaslanan bir film. İzleyen herkes, kötülüğün o lanetli kutusunu açacak, etrafa saçacaksınız, çocukluğunuzdan kalma tüm kötülükleri, aile adı verilen o çeteyi, yaptıklarınızı ve size yapılanları, Türk Sinemasında son yıllarda "Var oluş" acısı çeken gerçek bir sinemacı var. Sizi de kendi var oluşunuza sürükleyecek kadar cesur bir sinemacı Yeşim Ustaoğlu.
Kırsalın sessizliğinde başlıyor film, Yeşim Ustaoğlu' nun çektiği en yalın, okuması en kuvvetli film "Pandora' nın Kutusu"…Birden keskin bir bakışla, İstanbul denilen kaosun içine çekiyor yönetmen bizi, çağrılan ama gelmeyen kim? Annenizi en son ne zaman aradınız telefonda sesini kaç kez çekimlediniz? İyimi O… Uzaktasınız var olduğunuzu düşünüyorsunuz ama O var oluşunuzun neresinde kalmış? Kayboluyoruz ve kaybediyoruz, ya da yaşamın olağan sistematiğinde geri dönmeye korkak bir birey olup çıkıyorsunuz. Geçmiş hep korkutuyor bizi, çocukluk denilen o algılar dünyasındaki tüm kırgınlıkları annenize mi yığdınız? Babanıza mı?
../..
FUNDA DANE
*
HANGI TANIMI GİYSEK, KIŞ KESİYORDU BEDENİN SOLU, SAĞINDA ÇÖL MASALLARI...
Ses terbiyecisiydi O, aklın içindeki sesleri dindirmek O'nun işiydi. Gecenin el etek çekilen saatlerinde, çöl rüzgarı salardı O'nu bilenlere. Isınırken yataklar yatılmazdı, uyku buharlaşıp yağmur olarak düşerdi gizli göllerin derinlerine. Kız'ın uykusunun ilk kaçmaya başladığı zamanlardı; kelebek, adının kelebek olduğunu bilmediği, dahası kendi ömrünü bir kelebeğe benzetmeyi düşünemediği zamanlar.
O ve Kız ilk karşılaştıklarında, gecenin güneşini büyütüyordu zaman. Kız kanatlarında duran düşlere dalmış gitmiş bir isimsiz uçarın başında... Dedik ya kelebeğin adı o zamanlar kelebek bile değil işte. O ise Kız'ın ilk sesini duyduğunu biliyordu sadece, ölüm geziyordu Kız'ın öncesiz vadisinde. Öncesize bir son örüyordu Kız her gece, sonun sonu bilinmez ya, Kız bir kere dalmıştı çölün masalına. Bundan sonrası biraz peri tozu, biraz cin nefesi akıp gidecekti.
Kız'a en yakışmayan ses ölüm sesidir. Dilini kopar o sesin, bağla bu uçarın kanatlarına bırak onunla uçsun gitsin senden çok uzaklara. Ölüm, denizlere yakın bilir kendini, nefesinde yosun kokusu, yapma kopar dilini ölümün. Kanın rengini bil ki, bu uçarın kanatları gibi hayatın renkleri, aksın gitsin senin şehrinin ana yollarında. Sen ölümü bu uçarın kanatlarına bağla, yaşa ki gözlerindeki deniz bulsun incisini. Sesim sesin olsun, eğit benden sonrakileri...
O bir ses terbiyecisiydi. Aklın içinde gezinen seslerin ömürlerini biçerdi cümle cümle. Eğer ki bir kulaktan içeri girsin O'nun cümlesi, o kulağın artık seslere hükmü düşüktür. Aynı Kız'ın ölüm sesi gibi. Bir çınlayış koptu, aydaki kristal aynalar kırıldı. Her yer cam kesiği. Kız bir kırık parçayı alıp kesti ölümün dilini, bağladı uçarının kanatlarına. Kelebek kader bildi ölümü, tabiat vaktini biçti kelebeğin. Kız yasayı açıkladı: Tek bir gün olsun uçuşun, düşün gerçeğin tek güne dokunsun. Güneş son durağın, renklerin benim olsun. Kır güneşi alnımda, in şehrimin yollarına. Ordayım. Ölümün kendisi olarak.
Kelebek gelecek yüzyılda bir yarım olarak resme dönecekti fırçanın ucunda, ressamın içinde tek ses hep şunu diyecekti: Momento Mori *
Kız'ın sesleri bitecek gibi değildi. Hepsi bir anda O'nun içinde hem kıyamet, hem yaradılışa geçiyordu. Anladı O, bu korkunun melodisiydi. Yürüyemiyordu Kız aşka daltaban, adımını yiyip bitiren korkunun gözlerinde bekliyordu. Gelmesi gereken ve gelecek olan O'ydu ve bu sesi zincirlere vurup, bir kuyunun dibinde kaynak suya geri verecekti.
Korku, Kız'ın saçlarına sinince, zaman durur, dün bitmez yarın gelmez, an kaybolur. Korku, Kız'ın gözlerinde, Kız korkunun gözlerinde görülmeyi bekledikçe, bir nehir akmayı unutur, devir durur. Ruh büyür aşk korkuyu yenince. Şimdi yürüme zamanı, bir aşkın coğrafyasında. Karnında bir dünya dolusu mart havası, yürü bir yeşil aksın bozkıra küt adımlarından. Yürü gelmiş ve gelecek olana, evvel ve ahir olana. Yürü yüzünde kayısı çiçekleri, kucağında büyüyecek çekirdeği. Yürü dölle kendini, su ol ak rahminden içeri. Yürü, yürüdükçe bulacaksın kendini, yol kul olacak sana. Korkun, aşka sadece gölge kadar kalacak. O gölgede kış manzaraları, çözülecek ellerinde.
../..
SOREN KIERKEGAARD IN "YA YA DA"-ENTEN ELLER
*
OZAN NEDIR?
Nedir Ozan? Kalbinde dayanılmaz ağrılar taşıyan bu mutsuz adamın dudaklarından inilti ve çığlıklar dökülse de, bunlar yabancının kulağına hoş bir müzik tınısı gibi gelir. O'nun durumu, bir zamanlar Phalaris'in* Boğasının içinde hafif yanan ateşle yavasça işkence edilip öldürülen talihsizlerinkine benziyor: Çığlıkları Tiranın kulaklarina, onu korkutacak derecede değil ancak şen bir müzik şeklinde ulaşabiliyordu. Ama Ozan'ın çevresindekiler etrafında vızıldayarak O'na konuşurlar: >>Biraz sonra bize bir şarkı daha söyle<< . Bu demektir ki: Yeni acılar ruhuna iskençe edecek ve dudakları bugüne kadar nasıl kaldıysa öylece kalamaya devam edecek; "çığlığın bizi korkutabilir ama Müzik, evet, o canalıcı". Ve Yorumcular ileri atilirlar ve konusurlar: Doğru olan budur! Estetiğin kurallarına göre böyle olmalı!. Tabii, bir eleştirmen Ozan'ı bir saç teliyle eşdeğer kılar; tek farkı kalbinde acı, dudaklarında müziği yoktur saç telinin. Hani bu nedenle insanlar tarafindan yanlis anlaşılacağıma, Amagerbro'da** bir domuz çobanı olmayı ve sadece onlar tarafından anlaşılmayı tercih ederim.