Şiir Ve Delilik
MUSTAFA BİLİCİ
ŞİİR VE DELİLİK
Giriş
Şiir sözel simgeleri kullanarak öznel ya da nesnel gerçe(kli)ği aktarmaya çalışmak suretiyle diğer sanat dallarından ayrılır. Şiir sözel simgeler kullanarak kendi gerçekliğini ?deta dayatır. Bu dayatma gerçekle simge arasındaki farkı minimize eder. Fark azaldıkça oluşan etki büyüklüğü artar. Şiirler sahip olduğu imgesel araçlar nedeniyle insan bilinçdışı gibi varlığı en naif gerçeği bile aktarılabilir kılmaktadır. Yine de şiirlerin farklı imgesel araçlara sahip olmasının avantajlı ya da dezavantajlı yönleri vardır ancak bunlar konumuzun dışındadır. Bu yazı daha ziyade şiirlerin sahip olduğu araçları kullanarak bilinçdışını nasıl yansıttığı, bu yansıtmanın işlevinin ne olduğu, konusu etrafında tartışılacak ve bu yansıtma biçimlerinden hareketle şiir ve delilik arasındaki benzerlik ve farklılıklar işlenecektir.
Delilik derken neyi kastettiğimizi netleştirmeden yolumuza devam edemeyiz. Deliliğin iki türü olduğunu düşünüyorum. İlki psikoz ile örtüşen, gerçeği değerlendirme yetisinin ortadan kalktığı, kişinin aklını kullanma ve medeni haklarını kullanma konusunda sıkıntı yaşadığı ve bir yakının desteğine ihtiyaç duyulan akıl hastalığı şeklidir. Deliliğin bu şeklinin kimseye faydası yoktur, üretici değildir, kişiyi yozlaştırır, sanat eseri üretmek şöyle dursun var olan sanat yeteneklerini kemirip bitirir ve en sonunda kişiyi bakıma muhtaç bir hale getirir. İkinci tür delilik ise bir tür geçici dağılmadır. Meslekten olanların "dissosiasyon" tabir ettikleri bu delilik en azından kişinin egosunu korur, farklı bir düzlemden gerçekliğe bakma fırsatı verir ve çoğu zaman iyileşir. İşte şiir ile irtibatlandıracağımız delilik bu ikinci tür deliliktir.
Şiir ve Delilik/Dissosiasyon
Dissosiasyon dendiğinde bellek, kimlik ya da bilincin normaldeki bütünleştirici ve birleştirici işlevlerinin değişmesi ya da bozulması akla gelir. Dissosiyatif yaşantı sırasında zihindeki bir bilgi başka bir bilgi ile normalde olması gereken bağını yitirir. Burada bilgi ile kastedilen sadece anılar ya da düşünceler değil, duygu, davranış kalıpları, algılar, somatik duyumlar gibi zihin içeriğinde yer alan pek çok öğedir. İşte kimi bilgilerin bilinç açısından ulaşılabilirliğinde yaşanan duruma bağımlı değişimler bellek ve kimlikte dalgalanmayı da kapsayabilen bir dizi belirtiye neden olabilmekte ve böylelikle dissosiyatif yaşantılar ortaya çıkmaktadır. Dissosiyasyon tanımlarının çoğunda kişinin bilincinin, kimlik duygusu ve davranışının yeteri derecede ayrışıp ayrışmadığına bakılır. Günümüzde zihnin normal integratif fonksiyonunun bozulması dissosiyasyonun tanımında kritik konu olmuştur. Dissosiyasyon "kişinin zihnine gelen ya da çıkan bilginin normalde olması gerektiği gibi bir işleme tabi tutulamaması, beklenen asosiyasyonlardan aktif olarak ayrı tutulmasını sağlayan psikobiyolojik bir süreç" olarak tanımlanmıştır.
*
OSMAN HAKAN A.
ŞİİR VE DELİLİK!...
"Aslı yok sözleri mecnûn söyler
Sorma her bir deliden uslu haber"
Sünbülzade Vehbî
İlk insanlar karanlık mağaralarda yaşıyorlardı. Derken, insanoğlu mağaranın dışına çıktı, medeniyetler kuruldu, medeniyetler yıkıldı, tarih yazıldı sürekli, binlerce yıl geçti aradan, nihayet büyük ve modern şehirler kuruldu. Delilik, zaman içinde anlamsal bir değişime uğradı, kutsallığını yitirerek sağaltılması gereken sıradan bir hastalığa dönüştü. Günümüz toplumları akli dengesi bozulmuş kişileri 'deli' olarak niteliyor artık.
Uzak geçmişte yaşayan, büyücü, şaman, kahin, şair ve din adamlarını, diğer insanlardan ayıran en önemli özellik, onların bilinen dünyanın dışındaki güçler ve şeylerle, kendilerine has dil, hareket ve düşünce yoluyla ilişki kurabilmeleriydi. Bunu yaparken sergiledikleri çılgınca hareketler, söyledikleri akıl almaz sözler ve şarkılar, giydikleri tuhaf giysiler ve takılar, onların kutsallığını tanımlayan şeylerdi. Bugün delilik olarak adlandırılabilecek bütün bu şeyler, kutsallığın işaretleri olarak algılanıyordu o zamanlar.
Bugün bile hala, Anadolu insanının en çok değer verdiği insanlardandır deliler. Hatta bazılarının velî olabileceği düşünülmüş, ağızlarından çıkan sözler hikmetli olabileceği düşüncesiyle dikkatle dinlenmiştir.
*
AYLA AKSOYOĞLU
RESİM VE DELİLİK
Aklı tanımlamanın zorunluluğu belki deliliği tanımlamayı gerektiriyor. Deliliği tek başına tanımlayamayacağımız bir çağdayız. Diyalektik denilen şeyin, şeyler dünyasının en hakim kavramı olduğundan beri artık hiçbir tanımı, karşıtını var etmeden oluşturamayacak durumdayız, ki bunların en keskin olanı akıl ve deliliktir.
Akıl ve akıl dışılık diyemiyoruz, akıl ve akılsızlık diyemiyoruz, akıl ve aptallık diyemiyoruz, akıllılık ve delilik diyoruz belki, tam olarak tezadını bulmuyor bence ama yenileri bulunana kadar kullanacağız sanırım.
Sanat ve akıl-delilik dediğimizde labirent daha da karmaşık hale geliyor. Zaten zor olan iki kavrama daha zor başka bir kavram daha eklemek durumunda kalıyoruz. Sanat ve ne akıl -delilik diyorsak, sanat ve ne demeliyiz, sanat ve sanatsız alan mı sanat ve sanatsızlık mı, bir şey zıddı olmadan var olamazsa felsefeye göre, sanatın zıddı ne olmalı
Bence biraz tanımların ve gerçeğin dışına çıkıp aklın karşısına delilik yerine sanatı koyabilirim kendi adıma. Bunu sanatın içinde olan birisi olarak daha güvenle yapıyorum üstelik.
*
HALİDE YILDIRIM
GÜNÜMÜZ ŞİİRİ AKILLIDIR
Şairlik ve delilik birbiri ile ilişkili anlamlar olarak kurulabiliyorsa bu yakınlık insanın içerisine hapsedildiği "akıl" sarmalından kaynaklanıyor olmalı. Kurgulanmış, öğrenilmiş, belletilmiş hallerin, davranışların dışıyla ilişkilendirmesinden ötürü. Şairlik tarih boyunca insanlığın merak edegeldiği gelecekten haber devşiren bir anlam ile halelendirilmiş. Bu hale içerisinde olumlu ve olumsuz, daha doğrusu "normal, anormal" haller, durumlar, karşıtlık ve uçurumlar, gitgeller var. Gerçek şairin uçlara gidip dönebilme/ dönememe yolculuğu "delisınır" denebilecek bu sır, giz dili içerisinden konuşabilmesi şairi ve deliliği birbirine yakınlaştırıyor; çünkü "gaip" sıradan insanın sınırları haricinde bir edimdir. Bu anlamda övünülesi bir anlam taşır delilik.
Erasmus'un gülmece türünde yazdığı "Deliliğe Övgü"sü iki görüş üzerinden temellendirilir. Bunlardan birine göre gerçek bilgelik, deliliktir. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir. İnsana yeryüzünde yaşama gücü kazandıran şey, gerçek bilgelik olma niteliğiyle doğrudan doğruya deliliğin kendisidir. Bu anlamda şair doğal olarak delidir. Şairlik, bu halin, hallerin yaşama bakış, duyuş, ağış biçiminde olması Bu nedenle her şiir yazana şair, dolayısıyla şiir diye sunulana da şiir denilmiyor. Şiirin halesine girmeklikle hikâyeden, şarkı, türkü sözünden geçirip poplaştırma, şairliği görselleştirip, görünür kılmaklıkla; şiiri şekle indirgeyebilme kurnazlığında, kıyafetten saça, sakala dökülen, üç beş kişi tef, zil sosyal faaliyet cemaati, barlar dolusu şiirci, her görülen "ünlü"ye sarılıp fotoğraf karesinden sanal ortamda, dergilerde çoğalta çoğalta, "akıllar" bol geldiği için bugün gerçek sorunların dillendiği deli şiiri arar olduk. Şiir bunları kendine yaptırmaz. Çünkü, şiir akıllı bir tilkidir.
*
ULUS FATİH
ŞİİRİN DELİLİĞİ DELİLİĞİN ŞİİRİ
'Sanat deliliktir.'
"Hepimiz buradayız- / Yeryüzündeki sıcak ve canlı herkes, / soğuk olanlar şimdiden / yerin karnının altına / saklanmışlar- / mutluluk avcıları, acının kaçakları, / kaprisli melekler kristal bir an bağışlamış onlara, / bizi birden şaşırtan bir okşayış- / birbirine sarılmalar, / kucaklaşmalar, / aşkın aşka akışı. /
Ve birbirimize bakıyoruz, / her yüz tek ve benzersiz, / birbirimize dokunuyoruz / parmakların şaşkınlığı ve bilgeliğiyle; / yelkenleri indiren gülümseyişlerimizle / düzgün ve barışçı / dişlerimizi / gösteriyoruz birbirimize / heyecanlı, sıcak, / çekingen dokunuşlarımızla / (çünkü başka türlüsü her zaman dayanılır gibi / olmayan / ve karşındakinin gözlerinin aynasında / yanıtı pek belli olmayan bir bilmecedir). /
Ve sevgi- / evrende esen o sıcak soluk / eritiyor gergin tenimizi, / çekip çıkarıyor derinlere gömülü gözyaşlarımızı- / bir şey seyrediyor içimizdeki bir yarıktan, / orada her zaman gören / bir şey / acıyor bizim insan oluşumuza, / acıyor uçmayı özleyen / zavallı kürek kemiklerimize."
*
FATOŞ ERGİN
CİBRAN ve "DELİ" Sİ
"Bana nasıl çıldırdığımı soruyorsunuz. İşte anlatayım: Tanrıların doğumundan oldukça önce idi ki, derin bir uykudan uyandığımda maskelerimin, benim şekil verip yedi yıldan beri taşımakta olduğum yedi maskenin çalınmış olduğunu gördüm: Sonra da, maskesiz ve "Hırsızlar! Hırsızlar! Kahrolasıca hırsızlar!" diye bağırarak, şehrin, sağa-sola koşuşan bir ile dolu sokaklarına daldı
Erkek ve kadınlar benimle alay ediyordu; bazıları da, korku içinde evlerine doğru kaçışıyorlardı.
Ve pazar yerine vardığımda, bir evin çatısına çıkmış genç bir adam bağırdı: "Deli var!" onu görebilmek için başımı kaldırdım; ilk kez, güneş çıplak yüzümü kucakladı; ve ruhum güneşe öylesine ateşli bir aşkla tutuldu ki, ondan sonra artık maskelerimi hiç istemedim." (Halil Cibran)
"Sarımsağın tepecanını kesince can bulamaz toprakta. Hangi canın yüreği, hangi cana akar ki o zaman? Ten toprak olur mu o zaman? Sen tende can olur musun o zaman? Canın toprağa verip can bulur musun o zaman? Sen yürek olur musun o zaman?
Ve diyorum ki ben kendim olanı sende buldum. Senden hayata dair çok şey öğrendim, öyle büyük büyük şeyler değildi öğrendiklerim senden, özlü-sözlü şeyler değil öğrendiklerim senden, az ve güzel şeyler öğrendim, az ve güzel şeyler…hayatın naifliğini, yüreğin güzelliğini, kocaman yürekli olmayı öğrendim.
Uzun burun bilge kayıkçı Vasuveda, gülmeyi unutma diyorsun, mutluluk sana çok yakışıyor, diyorsun. Haklısın. Vedalarda da hayat vardı değil mi, can bulurken toprakta?
Ölme, çok ve güzel yaşa, uzun veda sözcüklerini kısa tutmayı öğrenirken.
Ben bilge kayıkçı Vasuveda (* ) misali yatağımda değil, ölmeye, ormana gidiyorum.
Kul, hakkını helal et,
Bir deli misali seviyorum seni, diyorum, veda sözcüklerini kısa tutarken."
"Ve çıldırmamdan sonradır ki özgürlüğüm ile güvenimi yeniden buldum: tek başına ve yalnız olma özgürlüğü ile anlaşılamamış olmanın tehlikelerinden korunmuş olma güveni: çünkü, bir bakıma, bizi anlayanlar bizler üzerine mutlak bir hakimiyeti de kurmuş olurlar."
(Halil Cibran)
"Bir küçücük yüreğim vardı, ne tanrıyı tanıdı, ne tanrının yaradımını bildim şuncacık akılla. Bir ekmek peşine düş oldum, bir boğaz bir boğaza eklendi, ben yaradanı unuttum, o da beni zahir ki bu gam batağında yüreğime ses vermez, dilim güzel kelama küs gider."
.../...
*
İRFAN YILDIZ
ŞAİR DELİDİR! ÇÜNKÜ
Deli olmaya az akıl yetmez, derler.
Yani; deli, aslında akılsız olan değil, akıl fazlalığı, akıl taşkınlığı olan, demektir.
Daha ileri gidersek; delilik, aklın esrimesidir.
İçkiyi fazla kaçırınca nasıl sarhoş olunursa, akıl taşmasına uğrayan da esrir ve delilik alametleri gösterir; ya delilik nöbetine girer, geri döner; ya da orada kalıcı olur.
Kalıcı olanlar tıbbî deli; gidip- gelici olanlar ise, edebî deli olmakla, şairler vadisinde isimleri geçenlerden oluyorlar.
Sanatçılar, zaman zaman deliliği atak yapan kişilerdir; atak yoksa, delilikleri uykudadır.
Med- cezir olayları gibi; zaman zaman düş-gücünün, sezgisel derinliğin rüzgârına kapılır, aklî dengenin sınırını geçerek, vahşî ormanlara doğru dalarlar… Sonra, ruhlarında binbir yarayla geri dönerler. Geri döndüklerinde, onlara kalan, bir sanatsal, edebî, şiirsel eserlerdir.
Bu, şu demek değildir: Şairdir, ne yapsa yeridir! .../..
*
SERAP DEMİRTÜRK
BİR KADIN ANLATTI, BEN YAZDIM
Günlerden bilmem ne...
-Öyle güzel serap oldun ki
Sildin güvene olan inancı.-
Günler geçti... Düşünmekten yoruldum, gözlerim bıktı ağlamaktan... İşittiğim hakaretlerin haddi hesabı yok... Elimi başımın içine alıp düşünüyorum, dalıp gidiyorum, yoklarda kayboluyorum... Kime ait ki yaşamımız?
Gözyaşlarımı kanıksamışlar, "Gene mi ağlıyorsun sen?" diyorlar. Neden ağlıyor ki bu gözlerim?
Bir şeyler değişmeli ama ne bilmiyorum. Sadece titriyor ruhum, hancı- yolcu misali dolanıyoruz hayatın girift yollarında.
Bir gün gelecek bu satırları yazan kadın yoklara karışacak, belki bu satırları okuyanlar da azarlayacaklar beni. Boş verin, yaşam dediğiniz süreci bildiğiniz gibi kullanıp atın gönül hanenize. Vursunlar sırtınıza, aldıklarını sansınlar elinizdeki gül demetini, kokusu kalır elinizde güllerin. Siz bunu hep hissedersiniz. Önemli olan da budur zaten.
*
Niyazi KARABULUT
ŞAİR VE DELİLİK
Şair kelimelerle iş görür. Fakat şairde kelimeler, birer semboldür. Şairlerde kelimeler vakur ve yiğittirler. Erdem yüklüdür her mısra, anlayana. Her şiir, dost olur sizinle ve siz onunla var olursunuz. Kendinizi şiirlerde bulursunuz çoğu kez. Mısralar kimi kez kurşun ağırlığındadırlar. Aslında şiir, içinde bir enerji saklar. Her sözcük, kendi titreşimlerini de barındırır. O titreşimler ki, okunan her şiirde sihirli bir senfoni olur. Ve siz yeniden o şiiri yazarsınız. Yüreğinizin kıpır kıpır oluşuna engel olamazsınız. Şiirde kelimeler varlık ve nesnelerin kendisi değildir. Bazen şair kelimelere kendine has anlamlar yükler. Şairin şahsi tasarruflarını da göz önüne alırsak şiiri anlamanın zorluğu daha da artacak demektir. Bu tespit şiirin dünyasının oldukça muğlâk ve müphem olduğu sonucuna götürecektir bizi.
.../...
*
MAZHAR ALPHAN
ŞİİR, DELİLİK VE ŞAMANİZM
Yapmış olduğumuz araştırmalar sonucunda konunun, insanlık tarihinden günümüze dek araştırıldığını görmekteyiz. Kişilere, özellikle de şairlere özgü şiirin tarifini bir kenara bırakacak olursak, önce deliliğin tarifini bilimsel olarak yapmaya çalışalım. Sonrası şiir ve deliliği bu açıdan ele alarak bir bütün içinde irdeleyebiliriz.
Delilik; sorunlardan, gerçeklerden, sıkıntılardan, stresli durumlardan kaçınmak için doğuştan gelen bir süreç olduğu ve insanın kendi özel dünyasının içine kaçmak için, kendi özel dünyasını yaratması, hayal ürünü bir çeşit dünyada yaşamaya başlamasının yolu olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Burada kişinin rasyonel zihnin aşağısına düştüğü savlanmakdatır. (Osho , Delilik Üzerine Parapsikoloji, Mistisizm, Spiritualizm)
*
MUSTAFA BİLGÜCÜ
SENDROM ÜRKİTER
Bu gezegeni terk ediyorum. Galaksinin dört bir yanından şikâyetler almış, dışlanmış, yalnızlaştırılmış bir gezegen burası. Bu gezegende adalet yok. Dördüncü binyılda bile… Bu gezegende omuzlarına yıldızlar takmış, insanları uygun adımda yürütmek için yaratılmış, insaf nedir bilmeden emirler yağdıran bir kral var. Ürkiter! Nedir suçum benim?
Kaçmaya çalıştım. Kara maddenin ötesindeki gezegenlerden birine sığınmaktı amacım. Çünkü 1584'de Katolik rahip Giordino Bruno özgür güneşlerin çevresinde dans eden sayısız başka yıldız ve gezegenlerin olduğunu iddia ettiğinde sapkınlıkla suçlanmıştı. Bruno'nun çağdaşları bile Ürkiter zamanı acımasızlığı akıl edememiş değillerdi. Eski Yunan'dan itibaren "kaçış" bir yol olarak insanlığın önündeki en mantıklı seçenekti. 16. yüzyılın başlarında Kopernik gezegenimizin güneşin etrafında döndüğünü keşfettiğinde, Dünya, evrendeki tahtının sarsıldığını hissetti. O da sıradan gezegenlerden biriydi.
*
AYHAN EMİR YOLCU
ÇILDIRMIŞ ATLARIN YILKISI, US VE ÇEMBER
-intihar edemiyor musun? Delisin sen...
Göğsüm ağrıyor aynadaki; yorgunum, iskeletimi bu çarpışmalara set çekmekten. Boylu boyuna taşlara uzanmış, herbirinin bir tarafı yok sokak köpeklerini görmekten... Arşın, gözümün ucundan kalbimin derinliğine sirayet etmesinden... Tüm bunların içerisinde: Yemek yemekten, insanlarla konuşmaktan, yeni bir yaşa girmek için bir yıl beklemekten (oysa, nice yıllar aktı içimden, karanehirler, akrepler...)... Susmak için aynadaki, susmak için; herkesin ortasında ama kimsenin haberdar olmadığı bir kuytu yaratmaktan... Yaşasın acılarımın kardeşliği, altı milyar bir adam oldum ben. Üç-beş dakikalık zevk uğruna, dünyaya getirilen çocuklardan; evi zabıtalarca yıkılan yaşlı bir kadının, o kargaşa esnasında eşarbını düşürmesi ve yıkılan evine değil, düşen eşarbına ağlayarak sarılmasından... Bir devrimcinin, yitirdiği tüm yol arkadaşlarından... Yol ayrımlarından, yol bitimlerinden, yol birleşimlerinden... Yollardan... Yollardan yoruldum aynadaki. Sırf bu yol yorgunluğum yüzünden mi, yaratıcı adımın sonuna "yolcu" sıfatını ekledi?
*
ALPASLAN BOZKURT
DELİNESİR
Ey sessizlik!
Ey aydınlığı düşlerin ya da unutulmuş karanlığı zamanın.
Sunaklar, vaftiz çanakları, akıtılan kan.
Ortaçağ hastaneleri, manastırlar. Ve gerçekliğin bir parçası olarak delilik. İnsan bedenine paralel zamanlar, paralel dünyalar. Kafesli pencereler, doğal yaşamın trajedileri, tuhaf aksaklıklar ve ıslah edilmeyi bekleyen hayat.
Çağırarak işte her şeyi yeniden, çağırarak güzel ve iyi ne varsa, tek odalı bu yeryüzünde, anımsıyorum kaderi.
Salınan bir evrenin ışık ve gölgeleri arasında büyüyor elleri ve ayakları kadınların. Ve sanki hiç kımıldamadan sürüyor hayat.
Bir başka anın soluğu ya da canlı boşlukları ruhun. Ve hep iyi giyimli susan erkekler ve susan kadınlar.
Ey kutsal akıl!
Bir büyük buluşmanın olanaksızlığı, amaç yokluğu ve rastlantı. Yıkımın akıldışı yaratıcılığı ve hayalin, çölün, akan suyun normalleştiği bir hikayenin kurgusu.
*
HASAN AKTAŞ
TÜRK ŞİİRİNİN KARA GÜLLERİ; DELİLER VE MECZUPLAR
Deliler, siyah güllerin beyaz gölgeleri gibidirler. Biz değil, onlar bize hayatta bazen rol, bazen de yol verirler. Bu bağlamda deli, aklını kaybetmiş, aklını kaçırmış olan, aklı yerinde olmayan, dengesiz ve çılgın olan kişidir.
Deliler, sinematografik hayatımızda genellikle önemli roller üstlenmiş figüratif oyunculardır. Ama ne yalan söyleyeyim, deliler benim hayatımın başrol oyuncularıdırlar. Çünkü hayatımda ben onlara başrol verdim.
Kalbin tam ortasında bulunan ve adına "süveyda" denilen siyah noktanın kararması sonucunda aşk deliliği zuhûr eder. Karasevdaya tutulmak, bu siyah noktanın bütün vücudu kaplaması anlamına gelir.
Delilerin aklî melekeleri tam olarak çalışmadığından yaptıklarından hukuki anlamda kesinlikle sorumlu tutulamazlar. Onlar her yaptıkları işte mazurdurlar. İşte bu yüzden deliye her gün bayramdır.
Mecazen davranışları aşırı ve taşkın olan kimselere de deli denir. Eskiden beri çok aşırı derecede heyecanlı delilerin saldırılarını önlemek amacıyla kendilerine gömlek giydirilir ve bu gömleğe de "deli gömleği" denilirdi.
Klasik divan şiirinde âşık sevgilinin yerli yersiz kaprisleri yüzünden çıldırmıştır. Âşık yapmış olduklarından, yani sevgiliye karşı iflah olmaz aşkından dolayı mazur tutulması için sürekli kendisini deli olarak gösterir. Sevgiliye karşı her an bir çılgınlık yapabilir. Çünkü delilerin her ne kadar kısmî akılları olsa da idrakleri yoktur.
Her delinin kafayı taktığı ve sürekli onunla meşgul olduğu bir şey vardır. Âşık da sevgiliye kafayı taktığı için sürekli onunla meşgul olur ve onun dışında bir şey düşünemez.
Divan edebiyatında en büyük deli Leylâ'ya olan aşkından dolayı aklını yitiren Mecnûn'dur. Öyle ki Mecnûn aşkından çöllere düşmüş ve başında kuşlar yuva yapıp yumurtladıkları halde Mecnûn'un bundan haberi olmamıştır. Bu yüzden onun yaşadığı aşk dillere destandır, kendisi de tescilli delidir.
Leylâ ile Mecnun mesnevisinin de müellifi olan büyük Türk şairi Fuzûlî, aşk vadisinde gerçek âşığın kendisi olduğunu ve Mecnûn'un ise sadece adının olduğunu, yani adının çıktığını iddia eder.