Doç. Dr. Haluk Berkmen ile Kuantum BilgeliĞi ve Tasavvuf
Röportaj: Burçin EVREN


Haluk Bey "kuantum" fizik bilimi açısından bakarsak ne demektir?

Kuantum sözü Almanca "miktar" demektir. 1900 yılında Alman fizikçi Max Planck enerjinin sonlu miktarda aktarılabildiğini ileri sürmüş ve en küçük enerji miktarına "Kuantum" adını vermiştir. O güne kadar enerji sürekli bir akışkan gibi düşünülüyordu. Oysaki deneylerle de kanıtlanmış olduğu gibi, enerji aktarımı kesikli ve süreksizdir. Enerjinin süreksiz bir "parça" veya "miktar" olarak aktarılması elementer (temel) parçacık kavramını da açıklıyor. Sürekli bir enerji dalgası olarak düşündüğümüz ışık dahi peş peşe dizilmiş "Foton" denen parçacıklardan oluşmuştur. Işığın hem parçacıklardan oluşmuş olması hem de dalgasal özellik göstermesi Kuantum fiziğinin gelişiminde en önemli etken olmuştur.

Ancak bu ikilem özellikle konunun dışındaki bizler için pek fazla anlaşılmıyor. Bunu anlaşılabilir şekilde örnekleyebilir misiniz?

Dalga-Parçacık ikilemini bir paranın iki yüzü gibi düşünebiliriz. Madeni parada yazı ve tura yüzleri ayrılmaz şekilde bütünsel bir birlik oluşturur. Parayı havaya atıp yere düşmesine izin verdiğimizde, her iki yüz için üstte görünme olasılığı eşittir. Deneyin sonucu olarak para yere düştüğünde ise iki yüzden biri görünür, diğer yüz altta gizli kalır. İşte maddenin yapısı da buna benzer. Her nesne hem parça hem dalgadır. Gözlem yapıldığında ise bu iki özellikten biri ortaya çıkarken diğer özellik gizli kalır.

Kitabınızın konusu olan "kuantum bilgeliği" ne demektir? Bunu bilimsel verilerden metafiziksel verilere uzanan bir köprü şeklinde algılayabilir miyiz?


../..

Bu kısa makalede Kurtuluş Savaşı günlerinde Trabzon'da vuku bulmuş olayları elde ettiğimiz son gizli belgeler ışığında ele almaya çalışacağız. Yaklaşık seksen küsür sene önce Trabzon sokaklarında farklı dinlerden ve dillerden insanlar bir arada yaşıyor bu toprakları anavatan biliyordu. Ne oldu da, bu insanlar Trabzon tarih sahnesinden birden bire çekildiler, adeta hiç yaşamamış gibi şehrin hafızasından silindiler. Toplu bir bakış açısı sağlayabilmek için bu sayıda Rumlar ve Trabzon merkezli devlet kurma çalışmalarını, bir sonraki sayıda Ermeniler ve onların Trabzon üzerindeki emellerini ve en son olarak da üçüncü sayıda Trabzon'da yeşeren Komünist-Bolşevik Karşıtı eğilimi ve bunun sonucunda Bolşeviklerin temsilcisi Mustafa Suphi'nin Balıkçılar Kâhyası Yahya Kaptan tarafından öldürülmesini ele alacağım.
Doktora tez çalışmam esnasında, yabancı servislerin açıklanan gizli ibareli raporları dahil, Trabzon yukarıda bahsettiğim üç konu başlığı ile ilgili tesadüf ettiğim tüm belgeleri derledim ve elde ettiğim bilgileri, birincil kaynak dokümanların ışığında ele almaya çalıştım. Umarım iyi bir okuma olur ve bugüne kadar bilmediğimiz bazı karanlık noktalar bu sayede aydınlanır.
../..
ADRİENNE RICH
*
KAN, EKMEK VE ŞİİR: ŞAİRİN KONUMU

Miami havaalanı, 1983 yazı: Kuzey Amerikalı bir kadın "Nikaragua'yı seveceksin: herkes şairdir orada" diyor bana. Bu söz üzerinde, hem orada hem de döndükten sonra defalarca düşünmüşümdür. Halkın duyarlılığına yabancılaştığımızı  biz şairlere düşündürten, gelişigüzel ve parçalayıcı bir biçimde bizleri marjinalize eden (şu ana kadar, politik şiirde köle emeği ya da işkence yer almıyor; yalnızca ses yitimi, şairin sözlerini anlaşılmaz hale getiren kitle iletişim araçlarının neden olduğu parazit var) Kuzey Amerikan, beyaz ve erkek egemen bir kültürden gelen; zihinlerimizi allak bullak eden, şiirin ne ekonomik bakımdan karlı ne de politik yönden etkili bir uğraş olduğunu ve bu politik uyuşmazlığın sanatı örseleyici bir yanı bulunduğunu bizlere anlatan Kuzey Amerikan egemen bir kültürden gelen; üniversite müfredatında, resmi toplantılarda, ulusal kutlamalarda ikram masasında duran bir lüks, dekoratif bir süs olmaya yazgılı olduğumu bana anımsatan bu kültürden gelen ben, bu sözü nasıl anlamlandırmalıyım diye uzun uzun düşünmüşümdür. Nikaragua'yı seveceksin: herkes şairdir orada. (Genel anlamda şairleri seviyor muyum? En ufak bir sevgi kırıntısı bile beslemediğim ve ülkemde köşe başlarını tutmalarını asla arzu etmeyeceğim şairleri düşünerek bu soruyu yönelttim kendime.) Şair olma Marxist-Leninist bir devrime yakınlık duyacağımın garantisi midir? Salt Amerikalı bir radikal, lezbiyen bir feminist, hükümetinin kendi insanlarına yönelik giriştiği savaşlara ve başka halkların topraklarına müdahalesine karşı çıkan bir yurttaş olarak dolaşamaz mıyım yeryüzünde? Nasıl bir amaç, "herkesin şair olduğu" bir devrimden şiirin umulan saygınlığının hala enikonu tartışılmadığı bir ülkeye dönen şairin tanıklığını öne çıkarır?
Açıkçası, bu iyi niyetli söz, yoğun ve karmaşık duygulara yol açtı bende. Bir bakıma bu akşam, burada, yapmakta olduğum konuşmamın temellerini oluşturan metnin ortaya çıkmasını sağladı.
Büyük Bunalım'ın başladığı günlerde doğmuşum ben; Nagazaki ile Hiroşima'ya atom bombası atıldığında on altı yaşındaydım. Yahudi bir babayla Protestan bir annenin kızıydım; Yahudi Soykırımından ilk kez insanların ölüm kamplarından kurtuluşunu konu alan aktüalite filmleriyle haberdar oldum. Mahallelerin bile, Hıristiyan ve Yahudi olarak, dinsel çizgilerle belirlendiği derinden ayrışmış bir kentin banliyölerinde büyüyen, açlık ve yurtsuzluk nedir bilmeyen genç beyaz bir kadındım. Hayatımın on altı yılını, kentler bombalansa da ve siviller öldürülse de dünya eski direncini koruyabilir inancıyla güven içinde geçirdim. Nükleer imhanın, insanların yaptığı bütün hesapların bir parçasına dönüşeceği süreç çoktan başlamıştı; ancak on altı yaşına gelene kadar bu gerçekten haberimiz olmamıştı. Okuduğum çoğu şiirde yinelenen konulardan biri de şiir sanatının yok edilemezliğiydi, şairin ölümsüzlük kazanmasının aracı olarak şiirdi.
../..


ŞİİR, SİNEMA, KENT KÜLTÜRÜ DERGİSİ
MUHAMMET ÇAKIRAL
*
BİR BAŞKA AÇIDAN SİNEMACI AHMET ULUÇAY
Doğruldu sırtını duvara dayadı. Döndü ve gözümün içine baktı.
"  Babam" dedi. "Babam her defasında bana karşı oldu. Beni sevmedi. Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Beni hiç sevmedi evet... Nedenini hiç soramadım. Ama nedenini hep düşünmüştüm. Çok sonralar, yani ölümünden sonra ne olduğunu anlamıştım ama o zaman da babam yoktu. Fakat yaşıyor olsaydı yine sorar mıydım onu da bilmem…"
Ara vermeksizin ha bire sigara içiyor. Eğildi dizinin dibinde duran sigara paketinden bir dal daha aldı. Yanmakta olan sigarasından tutuşturuverdi. Derin bir nefes çekti sigarasından. Duman ciğerlerine, hatta bağırsaklarına kadar; her bir yanını yoklatıp gezdirmiş olmalı; bütün organlarının en ücra yerlerine dek. Sonra hüzünlü bir keyifle dışarı saldı.
Onu iyi anlıyordum. Bir kat daha üzülmüştüm o an. Gülümser gibi dudaklarımı yaydım. Onaylar anlamında. 
"Çünkü ben ailenin hiyerarşisi içinde bozuk biriydim" Gözünü gösterdi bana. Ardından bu tespitini destekleyen bir öyküsünü anlattı.
"Ama annem öyle değildi." Dedi. Ayağa kalktı ve duvarda asılı bir resim getirip gösterdi bize.
" Bak" dedi "Bu annem, bu da ben. Annem en iyi arkadaşımdı. Çok güzel bir insandı."
Gözlerini yumdu bir süre öylece durdu. "Onu çok özlüyorum Muhammet" bu tümce bizleri hüzne boğdu. Boğazımız düğümlendi; gözlerimiz buğulandı…
Kaldığı yerden devam etti.
" Biliyor musun tek istediğim neydi Muhammet?" Bir nefes daha çekti sigarasından, gri dumanı savururken. " Babama sıkı sıkıya sarılıp ' Baba seni seviyorum' diye kollarımın içinde bedenini hissetmek ve kokusunu içime çekmek isteğiydi. Ama bağırarak, haykırarak söyleyecektim bunu ona
' Baba seni seviyorum!' diye. Ama diyemedim, çünkü ne o bana bu fırsatı verdi, ne de ben o cesareti kendimde bulabilmiştim."
../..

HÜSEYİN ALEMDAR
*
YEŞİLÇAM'A ÜÇ EL MEKTUP
Gözcümle konuş benimle!    
     Bana sorarsanız, ömrümün dörtte üçü biriktirdiğim âh'lardır... Filmlere kararan perdeler, dalgın mürekkep lekesi kâğıtlar bana kalbimi anlatır. Kalbim ki iplik iplik içimi dolanan tretman--âh, çoğul yalnızlık, çomak kalabalık!   
    İçinin sekans ayarıyla artık oynama çocuk! Yıllar yorgun, mesafeler hasta, iç-dış her mekân puslu, sen yine çocuk...
    Hangi filmdi sahiden unuttum. Hatırladığım iki dize nasıl da unuttuğum replik gibi: "Saçlarını koynumda saklıyorum/Arada bir ağlamak için!"*
    Ne kadar sussam kuyumu ve ipimi kendime anlatamam. Öyle derin düşmüşüm ki içime sorma, sinema perdemde aşk ile ân yanlış Allah!               
    Gözcümle konuş beni: Hayata gönül vizöründen bakan biri mi var oralarda, o biri ki eski yara kaderini anlamaya çalışan platonik espas ben gibi biri.
*

   Âh, seni kendime ayırdım/dı--az ellerin çok sûretin benimle!
     Gençliğim dâhil yirmidokuz harfe gömdüm ömrümü--sen ve sinemalar uzaklaştıkça,
elimdeki boş kafes gitgide adımın ilk harfini taşıracak metrajda bin h'üzün narbülbülü. 
     İki sokak arası, Sadri Alışık'tan Ayhan Işık'a iki dost eli gibi sarkıyor omuzumdan düşlerim. Annem uzakla yakının kesiştiği yerde adı Camdan Kalp olan bir filmin ara cümleleri sanki! Uzakla yakının örtüştüğü yer ki nasıl da bir şair cümlesi: "Sevdim bir zamanlar, bedenimi taşıran her şeyi/Bunun için organ naklinde ilk kalbimi alsınlar"**
     Biri bile fazla kırk yaşımı çoktan geçtim! Sinema ve şiir dâhil günah soyundanım.
Artık sîn bir harfin içine gömün beni!
     Anne imgesi ılık sudur, sinemalar gibi. Geldim, gidelim!  
     Bugün yakama gül değil de kendimi iliştirdim. Üç defa geçtim de U harfinden ve aşk
kelimesinden- -âh, kalbimden geçemedim!
     Filmlerden öğrendiğim hayatlar ölmüş olsaydı bende, bunca uzun yaşar mıydım
şiirlerde--bordo sone çoktan ölmüş olurdum herhalde!
.../..

HAYRİYE ÜNAL
*
ANLAŞMAYI BOZDUN   
O çok güzel gülüyor. Köpek dişleri oldukça sivri ve hafifçe diğerlerinden uzun. Sana öyle gelmiş de olabilir. Bu kadar güzel gülüyor olmasa, çabucak kurtulabilirdin bu yüzün tasallutundan. Anlaşmayı bozdun. Gülüşünün peşinden gittin. "Bir kere" anlaşmasını ikiniz de imzalamıştınız. Bu anlaşmayı bir yazı ile deklare etmiştin, anımsanacaktır. Sen önermiştin üstelik, huyundur, hiç istemediğin şeyin üstüne o kadar gidersin ki, korktuğun şey tam da korktuğun şekliyle başına gelir. Anlamak işine gelmedi, onu görmeliydin. Gidişine engel olacak her şeyi adım adım temizleyecektin yolundan. Önce anlaşmayı yırttın. Bu anlaşmadaki en önemli madde: "Yinelemek isteği bastırılacaktır. Özlem, özlem olarak korunacaktır. Tekil deneyim ve özlem birbirini yozlaştırmamalıdır." Yinelemek isteğini bastırmadın. Özlemini bastırmadın. Yola düştün. Otoyolda ona doğru yaklaştıkça özleminin tekil deneyime yönelik olduğunu ve ona ulaştığın anda bir pislik çıkacağını hissettin. Ama vazgeçmedin.
Anlaşmanıza göre "Yaşadığı hiçbir şeyin tekrarını gönülden istemeyen bir insan olmaya" çalışacaktın. Yaşadığın birçok şeyi anımsamazken onunla gülüşmelerinizin fotoğrafı bir an bile gözünün önünden gitmiyordu.  
../..


Doç. Dr. Haluk Berkmen
*
Bilimde ile Sanatta Estetik ve Simetri

20. yüzyılın başlarında iki önemli fizik kuramı ileri sürüldü. Bunlar Görelilik ve Kuantum kuramlarıdır. Her iki kuram o güne kadar tartışmasız kabul edile gelmiş olan birçok kavrama ve ilkeye yepyeni anlamlar katarak dünyaya ve evrene bakışımızı büyük çapta değiştirdi. Örneğin, nesne olarak tanımladığımız maddesel varlıkların aynı zamanda birer dalga gibi davrandıklarını ve madde ile enerjinin eşdeğer olduğunu anlamaya başladık.

Birçok enerji türlerinden haberimiz var. Potansiyel enerji, kinetik enerji, elektrik enerjisi, kimyasal enerji, atom enerjisi, güneş enerjisi gibi birçok enerji türü gündelik dilimize girmiş olan bildiğimiz kavramlardır. Fakat salt "enerji" denince (herhangi bir enerji türünü tanımlamadan) ne anlamamız gerekir? Fizikçiler enerjiyi iş yapma kapasitesi olarak tanımlarlar. Fakat bu yeti nerede gizlidir? Nesnelerin içinde midir? Yoksa onlara dıştan bir güç tarafından mı sağlanmaktadır? Enerji konusunda en son çalışmalar onu bir arka-zemin alanı olarak tanımlar. Nesneler de bu arka-zemin enerji alanı içinde oluşmuş yerel yoğunluklardır. Einstein'ın meşhur ettiği E = m.c2 denkleminde ışık hızı olan c'nin sabit olduğu deneylerle kanıtlanmıştır. Şu halde c2 = sabit bir sayı olur ve enerji (E) ile kütle (m) birbirlerine eşit ve ayırt edilmez iki kavram oluşturur. Yani, biri diğerine dönüşebilir.
../..

CUMALİ ÜNALDI
*
ŞEHİR VE ŞİİR
(ŞİİR VE MALATYA)

Şehrin, şiirle ilgisi ne olmalı?
Şehrin kendini anlatabildiği bir kültür platformu içerisinde, şiirin yeri olmalı mı? Olacaksa, ne kadar olmalı. Ayrıca, şiir, şehrin genel havasını oluşturan ana unsurlardan birisi, şehrin omurgası olmalı mıdır? Yoksa, bir yan unsur olarak, ana yolun üstünde değil de,yan yolların üzerinde, bir süs ögesi gibi mi durmalıdır?
Belki,  ileride konu üzerinde düşünürken başka sorulara da cevap arayacağız.
"Şehir ve şiir ilişkisi"ni başlangıç olarak ele almakta yarar görüyorum.
Öncelikle, şiirin bir kültür olayı olduğu kabulünden başlamalıyız. İkinci olarak da çevre ve kültür ilişkilerinde, kültürel olayların, fiziki çevreden hareket alarak başlamadıklarını, onlardan bağımsız olarak hayat bulup geliştiklerini düşünüyorum. Böyle olunca da, şehrin kültürü etkileme noktasında olmadığını, aksine, kültürün bir şehrin bütün unsurlarını oluşturduğunu görmeliyiz. Bu, bizi şu noktayı kabule de zorlar; şehrin bir kültür oluşturması, ancak onun bir kültürle oluşması ile mümkündür.
Şehir nedir?
Şehir bir sınır mıdır? Nüfus çokluğu mu? İklim özelliklerinin belirlediği bir yapı mı? Yoksa topoğrafyaya tabi olarak biçimlenmiş bir fiziki mekan mı? Yeme içme, giyinme, konuşma, sevinme, üzülme, doğum-ölüm-düğün adetlerinin benzerliği üzerine bina edilmiş kültürel bir beraberliğin, başka kültürlerle ayrım noktası mı?İnsanın insanca yaşayabilmesi için kurulmuş ev odaklı, sokak, mahalle, semt, siteler (bir kentin eski yapılanmasında 'çıkmaz sokak'lara benzetilebilir) ve tüm şehri kapsayan, cadde bağlantıları  veya ayrı bir bütün oluşturan kör noktalarıyla bir bütün olarak fiziki yapı mı şehirdir?
Nedir şehir dediğimiz şey?
Malatya örneğinden hareket edersek, binyıllar önce bugünkü Orduzu'da Aslantepe'de kurulmuş, belki de dünyanın ilk bürokratik devleti konumunda olduğu iddiasını da taşıyan, devlet oluşumunun göstergesi olan kral tahtı, mührü, parası, güç ifade eden heykelleri ve silahlarıyla birlikte, kültürün o yapıda ağırlıklı olarak temsili kabul edilecek  'dini hayat mekânları'nın da fazlaca bulunduğu bir yerleşimdir sözkonusu olan.
Bu yapının bir temeli varsa,sanırım silahtan ve paradan önce,sözün üzerine,inancın üzerinde kurulu olduğu söylenebilir;hayatı şekillendiren dinin esas alındığı bir toplumsal yapı sözkonusudur.
Yani,şehir,kültürün üzerine kurulmuştur,önce kültürel varlık gereklidir,sonra bu kültürün üzerinde oluşan şehrin, kendisine en uygun yerleşkeyi seçmesi sözkonusudur.Bu yerleşke,belki önceleri ve kırsal anlamda,bugünkü Buzluk olmuş,daha sonra belki İzollu'ya kaymış(buğday ekimi yönünden Caferhöyük önemli);ama kırsaldan şehirleşmeye geçiş Orduzu'da gerçekleşmiştir.İlk kez,şehre ait unsurlara,devlete ait unsurlara burada rastlıyoruz.Bu süreyi 8 -10 bin yıl önceye kadar uzatanlar vardır.Ta ki Milat'ın ilk yüzyılına kadar bugünkü Orduzu'da kurulu bulunan Malatya,kendini kültür üzerine temellendirmiş,oluşturmuş,varetmiş bir yapıdır.
Henüz toprağın altında ve henüz ayrıntılarına erişemediğimiz Aslantepe,bir kültür bilmecesi olarak üzerinde çalışılmayı ve aydınlatılmayı beklemektedir.
Düşünün ki,o dönemde insanların sabahtan akşama kadarki hayatları nasıldı,tarihin o döneminde hangi inançlar vardı,hangi peygamberler nerede Allah inancını anlatmaktaydı?Yeryüzünün başka yerlerinde kimler yaşıyordu,nasıl yaşıyordu?O günün Malatyalıları,hangi eşyaları kullanıyor,hangi yemekleri yiyor,hangi dili-ya da dilleri- konuşuyorlardı.Ne ekip ne biçiyorlardı?Bu ve bunun gibi binlerce soru sorulmalı ve cevabı da bilimsel yöntemlerle aranmalıdır.
Çok değerli bilim adamlarını bünyesinde barındıran  Üniversitemizin,bu konuda tarih ve edebiyat bölümü başta olmak üzere,bütün bölümleriyle öncü rol üstlenmesi gerektiğini de söylemek isterim.Aydınlatıcı ve yol gösterici Şanlı Kur'an'ın,eski uygarlıklardan kalanlar üzerine akıl yürütmemizi öğütleyen âyetleri,onlardan alınacak ibretler,dersler olduğunu bildirmektedir insanoğluna.Arkeoloji ve tarih disiplini başta olmak üzere,eksiklikler tamamlanmalı ve Aslantepe olayı,gönlümüz arzu eder ki,Malatya İnönü Üniversitesi'nin çabalarıyla aydınlanmalıdır.
Sonrası,ikibin yıllık bir olay olsa da,sanki daha yakın geçmiş gibi saymak mümkün,belki daha çok olan kayıtlar yüzünden,bugünkü Battalgazi İlçesi'nde kurulan Malatya,günümüze çok yakın bir olay gibi görünüyor.
Askeri amaçla,Roma lejyonunun kendine karargâh olarak,bugünkü Eskimalatya'yı seçmesi,askeri bir nedene dayansa da,aslında bir kültür ve medeniyet olayı olarak yapılanmaktadır.Roma,kendine has hukuk sistemi,inanç bütünü,yaşama tarzı ve askerlik yapılanması olan bir "kültür" olarak,çok tanrılı paganist bir dini,hristiyanlığa dönüştürerek,Doğu Roma adı altında(Bazı tarihçiler daha sonra bunun adına Bizans diyecektir),bölgemizde varlığını sürdürmüştür.Yaklaşık bin yıllık bir tarih dönemini kapsayan bu kültür,zamanla doğululaşmış,doğuya mal olmuştur.Kurumlarını ve geleneklerinin doğru ve yararlı olanlarını,bu coğrafyada devlet erkini sürdüren diğer toplulukların bünyesinde devam ettirmiştir.
1837,kentimizin yakın tarihinde bir dönüm noktasıdır.Kendisi de iki kuşak önceden Arapgirli olan Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın Osmanlı'ya başkaldırarak bağımsız bir devlet kurmayı amaçlayan isyanını bastırmak için,bu tarihte Osmanlı kuvvetleri,Malatya'ya geldi.Bildiğiniz gibi,o zaman Malatyalılar "Aspuzu" adındaki bağ evlerindeydi.Ordunun misafirliği uzun sürünce,geri dönmediler ve artık zamanla orası Malatya oldu.
Üç kez yer değiştirmesine rağmen,Malatya'nın kültürü ve adı değişmemiştir,bu çok ilginçtir.Yöredeki birçok yerleşim yeri değişince,birçok şehrin adı da değişmiştir ne yazık ki...
Burada dikkate değer bir havza var,suyla başlayan ve su ile sınırları çizilen bir havza. İşte, yeri ne kadar değişse de Malatya her zaman bu havzanın içinde yer almıştır.
Kuşbakışı olarak, yüksekçe bir yerden Malatya'ya bakmayı denediniz mi?Derme,Tohma ve Fırat'tan oluşan bir muska göreceksiniz.
İşte Malatya odur. Orasıdır. O üçgendir.
…/..

DR. ARIF ESEDOV
*
KAFKASLARDA AZERI TÜRK EDEBIYYATININ YENI AŞAMASI:  DOĞU DENEĞIMINDEN BATI DENEĞIMINE

Kendinden kaynaklanan bedii estetik pratiğine göre Azerbaycan edebiyatı Doğu edebi entellktüel düşüncesiden kaynaklanarak  ortaya çıkmıştır. X asırdan itibaren genel türk edebiyatında farsca yazıların zamanla çoğalmasına bakılmaksızın bu edebiyat ruhi, karakter ve içsel acılardan ideolojik etik mevkiine göre her türlü sebeplerden etkilenmiş ama kendi kültürünü ve ulusallaığını bir sistem içerisinde korumağı başarmıştır. Böyle bir orijinel ve benzersiz yönüyle yazıldığı dilden farklı olmaksızın (türk, arap yahut fars), aynı edebiyatı rönesans aşamasında da tam gerçekliği ile görmekteyiz". Uzun süreli Doğuya özgü edebi yazı örnekleriyle misaller  sergileğen Azerbaycan yazarları ve şairleri XIX asırdan itibaren rus kültürü ve dilinin aracılığıyla Avupa edebi değerleri tanışarak belli biçimlerde ve seviyede ili.giler kurmağa başladılar ki, sonuçta ülkemizde Doğu edebi deneğiminden farklı sanat örnekleri oluştu. Nizami Gencevi, Gazi Bürhaneddin, İmadeddin Nesimi, Muhammed Fuzuli, Mulla Penah Vagif ve diğerleri gibi Doğu`nun edebi tarzlarında oluşan söz ustatlarından sonra XIX asırdan itibaren Abaskulu ağa Bakühanov, Mirze Şafi Vazeh, İsmayıl bey Gutgaşinli, Mirze Fethali Ahundzade, Necef bey Vazirov ve diğer yazarların ve şairlerin edebiyatında Batı`nın edebi biçimlerinde ortaya çıkmağa başladı. Bu yeni eğilimler edebiyatımızın sonrakı gelişim perpsektivlerini belirledi.
19.asır Azerbaycan`ın millî-medeni hayatında, insanların yaşam tarzlarında mahsusî bir aşama teşkil ediyordu. Azerbaycan`ın kuzeyinin Çar Rusiyası tarafından işgalı bu topraklarda yeni, önceki aşamadan, Doğu`nun edebî pratiğinden farklı bedii etik düşünce tarzını oluşturmaktaydı. Azerbaycan edebiyatında gelişimin temelini eğitimde, söz konusu devirin muhtac olduğu modern bilimsel-kültürel bilgilere kavuşmakta gören ve buna çalışan, tüm temel keyfiyetlerine göre eğitimcilik adlanan bir dönem başladı.  Bu yeni dönem en kısa sürede uygulanıma geçti ve ve XIX yüzyıl için bazı yeni model kıssalar, komediler, dramatik yönümlü facia içeren eserler ve romanlar yazılmağa başladı. Adı geçen bu janrlar ve onların sunduğu edebi metinler insanın hayatına bakışı son derece netleşdirmiş oldu. Azerbaycan edebiyatı somut ve hayatın gerçek yüzünü aktaran bir dilden insanlara konuşmağa başladı. Azerbaycan edebiyatı Doğunun edebi, bedii düşünce tarzını korumakla beraber, onunla yanısıra edebî yazı biçimleri ve türlerini de kazanmağa çalışmaktaydı.
../..

HÜSEYİN YILMAZ
*
BAŞKALDIRAN İNSAN YA DA ÇAĞDAŞ BİR OZAN: CAN YÜCEL

burası gibi değil gideceğim memleket     
denizi ayrı deniz, havası ayrı hava…
bir başka yolculuk dalından düşmek yere
yaşadığından uzun
rengi başka, tadı başka…        
                                                           
"Ben şairim, fil değilim, ölümü bir köşeye çekilip bekleyemem… Meydanlarda ölmeliyim" derdi; öyle de oldu. Ömrünün sonuna kadar şiirini, öfkesini ve burjuvazinin ağzında bir lağım çukuruna benzettiği küfrünü adadığı, kendi emeğiyle geçinen insanlarla kurduğu bağın ve ütopyasındaki dünyanın inşası için gösterdiği çabanın karşılığını görememesinin hüznüyle, seke seke ben geldim dediği dünyadan, s.ke s.ke gitmek zorunda kalacak olmasının tahammülsüzlüğüne saldırı, egemen oligarşiye bir başkaldırıydı onun yaşamı.
Bütün esinini aldığı ve yaşamın diyalektiğinden süzerek yazdığı şiirlerini, yine sıradan insanın gündelik hayatına sokmayı başardı. "Benim görüşümce bir sevinç oldubittisidir" dediği şiirlerinde yoksulların acılarına ve çaresizliklerine tercümanlık eden ve siyasal düşüncelerinin yön verdiği, 'en ince duyusudur akıl insanın' diyen ironik bir dil kullandı.
Cumhuriyet soylusu bir aileden gelmesine rağmen muhalif bir aydın tavrı sergileyen, halkı için yaptığı Guevara ve Mao çevirileri yüzünden 12 Mart 1971'de 15 yıl hapse mahkûm edildikten sonra 1974 affıyla özgürlüğüne kavuşan fakat sürekli mahkemelerde süründürülen ama bundan dert yanmayan tam bir yedi belaydı. Bir Sen Eksiktin Ayışığı şiirinde cezaevine giderken bile içinde bulunduğu durumu metanetle karşılamış hatta alaya almıştı.

                Bileklerimizi morartmış yeni Alman kelepçeleri,
                  Otobüsün kaloriferleri bozuldu Kaman'dan sonra
                Sekiz saat oluyor karbonatlı bir çay bile içemedik,
             Başımızda pirensip sahibi bir başçavuş.
             Niğde üzerinden Adana Cezaevine gidiyoruz…
            Bi sen eksiktin ayışığı
../..


ADRİENNE RICH
*
KAN, EKMEK VE ŞİİR: ŞAİRİN KONUMU

Miami havaalanı, 1983 yazı: Kuzey Amerikalı bir kadın "Nikaragua'yı seveceksin: herkes şairdir orada" diyor bana. Bu söz üzerinde, hem orada hem de döndükten sonra defalarca düşünmüşümdür. Halkın duyarlılığına yabancılaştığımızı  biz şairlere düşündürten, gelişigüzel ve parçalayıcı bir biçimde bizleri marjinalize eden (şu ana kadar, politik şiirde köle emeği ya da işkence yer almıyor; yalnızca ses yitimi, şairin sözlerini anlaşılmaz hale getiren kitle iletişim araçlarının neden olduğu parazit var) Kuzey Amerikan, beyaz ve erkek egemen bir kültürden gelen; zihinlerimizi allak bullak eden, şiirin ne ekonomik bakımdan karlı ne de politik yönden etkili bir uğraş olduğunu ve bu politik uyuşmazlığın sanatı örseleyici bir yanı bulunduğunu bizlere anlatan Kuzey Amerikan egemen bir kültürden gelen; üniversite müfredatında, resmi toplantılarda, ulusal kutlamalarda ikram masasında duran bir lüks, dekoratif bir süs olmaya yazgılı olduğumu bana anımsatan bu kültürden gelen ben, bu sözü nasıl anlamlandırmalıyım diye uzun uzun düşünmüşümdür. Nikaragua'yı seveceksin: herkes şairdir orada. (Genel anlamda şairleri seviyor muyum? En ufak bir sevgi kırıntısı bile beslemediğim ve ülkemde köşe başlarını tutmalarını asla arzu etmeyeceğim şairleri düşünerek bu soruyu yönelttim kendime.) Şair olma Marxist-Leninist bir devrime yakınlık duyacağımın garantisi midir? Salt Amerikalı bir radikal, lezbiyen bir feminist, hükümetinin kendi insanlarına yönelik giriştiği savaşlara ve başka halkların topraklarına müdahalesine karşı çıkan bir yurttaş olarak dolaşamaz mıyım yeryüzünde? Nasıl bir amaç, "herkesin şair olduğu" bir devrimden şiirin umulan saygınlığının hala enikonu tartışılmadığı bir ülkeye dönen şairin tanıklığını öne çıkarır?
Açıkçası, bu iyi niyetli söz, yoğun ve karmaşık duygulara yol açtı bende. Bir bakıma bu akşam, burada, yapmakta olduğum konuşmamın temellerini oluşturan metnin ortaya çıkmasını sağladı.
Büyük Bunalım'ın başladığı günlerde doğmuşum ben; Nagazaki ile Hiroşima'ya atom bombası atıldığında on altı yaşındaydım. Yahudi bir babayla Protestan bir annenin kızıydım; Yahudi Soykırımından ilk kez insanların ölüm kamplarından kurtuluşunu konu alan aktüalite filmleriyle haberdar oldum. Mahallelerin bile, Hıristiyan ve Yahudi olarak, dinsel çizgilerle belirlendiği derinden ayrışmış bir kentin banliyölerinde büyüyen, açlık ve yurtsuzluk nedir bilmeyen genç beyaz bir kadındım. Hayatımın on altı yılını, kentler bombalansa da ve siviller öldürülse de dünya eski direncini koruyabilir inancıyla güven içinde geçirdim. Nükleer imhanın, insanların yaptığı bütün hesapların bir parçasına dönüşeceği süreç çoktan başlamıştı; ancak on altı yaşına gelene kadar bu gerçekten haberimiz olmamıştı. Okuduğum çoğu şiirde yinelenen konulardan biri de şiir sanatının yok edilemezliğiydi, şairin ölümsüzlük kazanmasının aracı olarak şiirdi.
../..

MAHİYE MORGÜL
*
KOMA-GENE; HOMA SANİ, GÜNEŞ CANLARI UYGARLIĞI  (MÖ.305-MS.69)

    Homa; güneş. Gene; Can!
Komagene krallığı, Selezya Uygarlığına, diğer adıyla Selevkos Asya Krallığına bağlı şehir devletidir. Nemrud Dağında ulu önderlerine öldüklerinde yakma töreni yapılırdı.
Bu tepe, tarihin en büyük buluşmasına da tanık olmuştur. Batı terasında MÖ.109'da, Jupiter Arslan burcuna girmiş, o gün HUBYAR Sultan VI.Büyük Bedri orada taç giymiştir. Hubudor adı Jüpiter'e o gün verilmiştir. Çünkü 25 bin yılda bir kere Mars ile Merkür'ün yanına geliyordu, bu buluşmayı kutsamak, arslan heykelinin üzerine resmetmek gerekirdi, öyle yapıldı. Anadolu Birleşik ordularının başına büyük bir kral OĞUZ BEYİ, METE OĞUZ getiriliyordu. Roma saldırılarına artık DUR denilecek demekti. "Ya İstiklal Ya Ölüm" kararı orda verildi.
Adıyaman'da yaşayan Zaza dilinde MURDİ, ölü demektir. Sanki burada yakılanlar Martı oldu göğe çıktı, ruhu bedeninden ayrıldı, kuş oldu uçtu, der gibidir.
Sümerlerin antik Tanrı sembolü de kuştur.
NEMRUD adını biraz aralayalım; Na-MAR-Du
"Na" olumsuzluk eki başa gelmiş olduğu için, NA-MARDU, ÖLMEDİ, Ölümsüz kavramına dönüşür. Günahsız, kuş gibi gök tanrıya yükselen, "ölümü göze alarak ölümsüzleşen" onlardır. Na-Morti; ölümsüz!
Mert'in çoğul hali Merdan'ın tersi olan, Ruhsuz anlamında, Na-mert denilmesi de mümkündür. Ancak kahramanlık göstermiş, şehit/günahsız, al bağlı kurdeleyle ölüme yürümüş bu kültürün atalarına "ölümsüz" demek daha yakışandır.
Mar-si inanışlı ataların yeri, halka MARTI gibi kol kanat geren ulu kişilerin yeri burasıdır.
Mar-ti, Mar-si, Sümer analılar yeri! Marduk; ünlü Karus kutsalı KUŞ Nemrut'un da simgesidir.

../..
KEMAL BULUT
*
DOĞU KARADENİZ ANTİK YER ADLARI -XVI I


     Uzunca bir zamandan sonra yine beraberiz. Uzunca bir zaman diyorum zira dergimizin kaptanı Y.Bedri Özdemir çok yoğun bir çalışmayı ancak bitirebildi. Tanrı kaptanımızın yolunu açık eylesin.
    Yaptığım çalışmalar tamamen köylerimizde ve yaylalarımızdaki araştırmalarımın bir sonucu olduğunu yine belirtmek isterim. Zira gittiğim her köyde ilk sorduğum, yöredeki tarla, dağ, tepe, ırmak, bitki adlarını öğrenmekle başlıyor. Aşağıdaki yer adları böyle bir araştırmanın ürünü. Yörede yaşayan insanlardan başka bu antik sözcükleri ne duyan var, ne bilen, ne de yazan. Bu araştırmalarımı okuyan meraklısı bana hiç kızmasın, hele hele "PONTUSÇULUK" ahmaklığına kapılmasın. Anadolu uygarlıkların doğduğu bir coğrafya. Kim ki bu uygarlıkları yok sayarsa kendini yok sayar. Ne mutlu bize ki böylesine zengin bir mirasın üstünde yaşıyoruz, ne acıdır ki bu mirasın ne değerini biliyoruz ne de korumasını.
    Her neyse şimdi gelelim asıl konumuza.
    Artvin yöresi gezmeye ve incelemeye değer bir coğrafi alanımız. Trabzon'dan, Artvin, Yusufeli ve Parhal'a kadar yaptığım gezide gördüklerimi anlatmak bana işkence verse de paylaşmak isterim.
    Artvin'e girmeden Yusufeli'ne sapan yoldan dağlara tırmanırken insanı büyüleyen ve ürperten doğayı izlemek gerçekten müthiş. Tam zirvede karşınıza dikilen "Fatih Orman içi Dinlenme Yeri" tabelası yanında durmak ve bu vahşi doğayı doya doya seyredeyim derken karşınıza çıkan vahşi doğa değil bir VAHŞET. Çekeceğiniz fotoğrafların bu acı görünümü yansıtmasını istemezseniz de deklanşöre basmak zorundasınız. Bir doğa parçası "imar edileceğine imha edilmiştir"der, yolunuza devam edersiniz. Bu katliamların, yeni yapılan yol boyu devam ettiğini, içiniz ürpererek seyrederken, yolunuz 45 dakikalığına kesilir. Çalışan dozerlerin yuvarladığı kayalar, Çoruh nehrine doğru akarken içiniz bir kez daha korkuyla ürperir. Yol kenarlarında ceviz ağaçları, nar ağaçları, zeytin bahçeleri yüreğinizi rahatlatsa da bir sahipsizlik duygusu içinizi kaplar. Kıvrım kıvrım yollardan sonra Yusufeli'ne varınca derin bir soluk alma hakkınızı kullanır bir de çay yudumlarsınız ki tadına doyum olmaz. Yusufeli, şirince bir yer.Barhal'a nasıl gidilir diye sorduğunuzda sizi bu köylülerin oturduğu kahveye yönlendirirler. -Haa hemşerim orası İstanbul Belediye Başkanı'nın köyü. Yolu gösterirler ve yılankavi yollardan Altıparmak yani Barhal'a varırsınız. Köy derenin yanında dağların arasında, camisi, kahvesi, manavı ile sizi karşılar. Her yerde bu köyden yetişme Türk büyüklerinin fotoğrafları asılı. Çay kahve yemek molası, özel bir arabayla köye kuş bakışı için dağa tırmanmak ve sonra da Barhal kilisesine yolculuk.                     Köyden 5-6 yüz metre yukarıda, sağa saptığınızda yeni vurulan çamurlu yoldan kiliseye varırsınız. Sizi ilk karşılayan kilisenin duvarla kapatılmış ön giriş kapısı önüne dikili uzun bir sırık. Minare görevini yapıyormuş. İkinci bir karşılayıcınız, kilisenin önünde el işleri satan yaşlı teyze. 50-60 yıl öncesini size anlatır, fotoğraf çektirir. Kilisenin hemen yanıbaşında  bir ilkokul, önünde kocaman bir dozer. Kiliseden içeri girdiğinizde, heyhat, yere serili halıların üstü ve açık alanlar fare pisliği ekili. Kadınların ibadeti için tahta ile bölünmüş görüntü hem camiye hem kiliseye yapılmış bir hakaret gibi karşınızda sırıtır. Mideniz bulanarak dışarı çıktığınızda ve kilisenin ön yüzüne baktığınızda, Gürcüce yazılmış kırmızı yazıları okuyup anlamanıza gerek yok. Kilisenin  size "sahipsizim, bakımsızım" dediğini hissedersiniz. Ziyarete gelen turistlerin yüzündeki memnuniyetsizliği hemen anlarsınız ve utanırsınız. Ve arkanıza bakamadan üzülerek dönüş için yola koyulursunuz Dönüş yolumuz üzerinde bulunan meşhur dörtkilise denen yere uğrayamadık, çünkü gece olmuştu.
    Artvin'in eski adının Livane = Libana, Gürcüce,  "sakız ağacı" demek. Antik köy adlarına birkaç örnek.
../..

MEDİNE SİVRİ
*
ŞAİR ŞİİR BULUŞMASINDA
UZAMSAL ETKİ VE KENTLERİN DİLİ


        sokaklar kentler ülkeler: aynası gibidir insanlık ruhunun


Kentler insanların kimliği gibidir. Onların yaşam biçimi ve kişilikleri hakkında ipuçları verir. İnsan içine doğduğu ve yaşadığı toplumdan ayrı düşünülemez. Onunla biçimlenir ve orada yaşamını sürdürür. Aralarında gücül ve gizil bir bağ vardır. Aşırı duyarlılık noktasından hareketle, şüphesiz içinde doğduğu mekânlarla bu bağı en güçlü kuranlar da şairlerdir. Seçkin çağdaş şairlerimizden Metin Turan şiirlerinde şair-mekân ilişkisini oldukça yoğun işlemiş ve kendine has bir şiirsel kent dili yaratmıştır.
Bu çalışmada,  Metin Turan'ın "Suları Islatan Mecnun" ve "Sokaklar Kentler Ülkeler" adlı şiir kitaplarında mekânın nasıl işlendiği üzerinde durulacak ve şair-şiir buluşmasında Metin Turan'ın yarattığı şiirsel kent dili irdelenmeye çalışılacaktır.
Levin Özgen, "Kentin Dili ve Kimliği" adlı bildirisinde, dil, kimlik ve kent olgularını tarihi süreçler içinden ortaya çıkan kategoriler olarak değerlendirirken, kentle ilgili şu önemli tespitlerde bulunmuştur: 

"İçinde yaşanılan kent insana kimliğini, sorunlarını, anılarını, huzurunu, mutluluğunu, isyanını anlatır. Kimi zaman yardım çağırır. Derdini dile getirir. Kimliğini kaybetmeyi, kendinden başka bir şey olmayı istemez. Değişmeye, gelişmeye açıktır. Bunları da dile getirir. Kentin dil öğelerini; dokusu, sokak ve mahalle yapısı, silueti, simgeleri, nirengileri, marka formu, merkezi, meydanı ve etki alanı oluşturur. Bunlar her kentin kendine özgüdür. O kentin ipuçlarını oluşturur. Tüm dillerde olduğu gibi kentin dili de olmuş bitmiş bir ürün değil, bir etkinliktir. Etkide ve eylemde bulunan bir güçtür.  Tarihi süreçler içinden ortaya çıkar ve değişmesini sürdürür. Bu süreçler içinden kimi zaman bir başka kente dönüşür. 2000li yıllarda tüm dünyadaki kentler gibi Türkiye'nin kentleri de kendinden başka bir kent olmaya zorlanır durumdadır."

Metin Turan kentlerin teknolojik kirlilikle nasıl kuşatıldığı ve "kendinden başka bir kent olmaya" nasıl zorlandığı noktasında oldukça duyarlıdır ve şiirlerinde de yoğun olarak buna değinir. Şair bir taraftan yazınsal metinler üretirken bir taraftan da onun felsefesini yaratmaya çalışmıştır. İşte tam bu noktada, "dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır" diyen ve bütün felsefe problemlerini bir dil problemine indirgeyen, düşüncesinin merkezinde, dilin kapsamını ve sınırlarını belirleyen Ludwig Wittgenstein'ın düşüncesini adeta şiirlerinde somutlaştırmıştır. Çünkü dil, içinde doğduğun dünyada edinilir, şekillenir ve yetkinleşir. Metin Turan söz konusu bu iki yapıtında duyan yüreği, düşünen beyni ile dünyasının sınırlarını nasıl bir dille belirlemiş, onda hangi mekânlar, hangi şehirler, hangi ortamlar nasıl izler bırakmış, şair neden onlar üzerine bir şeyler yazma gereği duymuş ya da buralardan hareketle nerelere uzanmak istemiş, neyi dile getirmek istemiş şiirlerinden hareketle açıklamak yerinde olur. Öncelikle "Sokaklar Kentler Ülkeler" adlı yapıtında daha sonra da "Suları Islatan Mecnun" da şair kentlerin diline nasıl dokunmakta hep birlikte görelim.
../..


MURAT ERGİN
*
PANDORANIN KUTUSU AÇILSIN ARTIK

         Yeşim Ustaoğlu' na saygıyla
" Var mısın? Yok musun " bunun bir ironi olduğunu düşünüp durdum bu gece. Millet olarak, kutuları açmaya çok meraklıyız . Hiç izlemedim o yarışmayı, ama bir akşam annem bana, yarışmanın mantığını anlattı, Ona izleme böyle şeyleri dedim… Efendim mantığı şuymuş bu güzide yarışmanın, sanırım en az rakamı bulan para ödülü alıyor… Kutuda bizden bir şey yok, evdeki sorunsallardan ya da yaşadığımız tüm izleklerden, hatta komşuda izleme pahasına, eve geç döndüğü olurdu annemin. Bu yarışmayı neden seyreder ki en yakınım olan annem bile. Tüm kutuların içi boş biliyorum, içimizde bekleşiyor pandora, ancak bir kötülük yaptığımızda açıyoruz o kutuyu, ya da açmadan söyle bir karıştırıp kapatıyoruz. Var mısın? Yok musun?
    Karşımda Sonbahara takılıp kalmış bir film var, tam bir yaprak dökümü güncesi, büyüyen kök salan bir ailenin, bitişine yaslanan bir film. İzleyen herkes, kötülüğün o lanetli kutusunu açacak, etrafa saçacaksınız, çocukluğunuzdan kalma tüm kötülükleri, aile adı verilen o çeteyi, yaptıklarınızı ve size yapılanları, Türk Sinemasında son yıllarda "Var oluş" acısı çeken gerçek bir sinemacı var. Sizi de kendi var oluşunuza sürükleyecek kadar cesur bir sinemacı Yeşim Ustaoğlu.
    Kırsalın sessizliğinde başlıyor film, Yeşim Ustaoğlu' nun çektiği en yalın, okuması en kuvvetli film "Pandora' nın Kutusu"…Birden keskin bir bakışla, İstanbul denilen kaosun içine çekiyor yönetmen bizi, çağrılan ama gelmeyen kim? Annenizi en son ne zaman aradınız telefonda sesini kaç kez çekimlediniz? İyimi O… Uzaktasınız var olduğunuzu düşünüyorsunuz ama O var oluşunuzun neresinde kalmış? Kayboluyoruz ve kaybediyoruz, ya da yaşamın olağan sistematiğinde geri dönmeye korkak bir birey olup çıkıyorsunuz. Geçmiş hep korkutuyor bizi, çocukluk denilen o algılar dünyasındaki tüm kırgınlıkları annenize mi yığdınız? Babanıza mı?
../..

FUNDA DANE
*
HANGI TANIMI GİYSEK, KIŞ KESİYORDU BEDENİN SOLU, SAĞINDA ÇÖL MASALLARI...

Ses terbiyecisiydi O, aklın içindeki sesleri dindirmek O'nun işiydi. Gecenin el etek çekilen saatlerinde, çöl rüzgarı salardı O'nu bilenlere. Isınırken yataklar yatılmazdı, uyku buharlaşıp yağmur olarak düşerdi gizli göllerin derinlerine. Kız'ın uykusunun ilk kaçmaya başladığı zamanlardı; kelebek, adının kelebek olduğunu bilmediği, dahası kendi ömrünü bir kelebeğe benzetmeyi düşünemediği zamanlar.
O ve Kız ilk karşılaştıklarında, gecenin güneşini büyütüyordu zaman. Kız kanatlarında duran düşlere dalmış gitmiş bir isimsiz uçarın başında... Dedik ya kelebeğin adı o zamanlar kelebek bile değil işte. O ise Kız'ın ilk sesini duyduğunu biliyordu sadece, ölüm geziyordu Kız'ın öncesiz vadisinde. Öncesize bir son örüyordu Kız her gece, sonun sonu bilinmez ya, Kız bir kere dalmıştı çölün masalına. Bundan sonrası biraz peri tozu, biraz cin nefesi akıp gidecekti.
Kız'a en yakışmayan ses ölüm sesidir. Dilini kopar o sesin, bağla bu uçarın kanatlarına bırak onunla uçsun gitsin senden çok uzaklara. Ölüm, denizlere yakın bilir kendini, nefesinde yosun kokusu, yapma kopar dilini ölümün. Kanın rengini bil ki, bu uçarın kanatları gibi hayatın renkleri, aksın gitsin senin şehrinin ana yollarında. Sen ölümü bu uçarın kanatlarına bağla, yaşa ki gözlerindeki deniz bulsun incisini. Sesim sesin olsun, eğit benden sonrakileri...
O bir ses terbiyecisiydi. Aklın içinde gezinen seslerin ömürlerini biçerdi cümle cümle. Eğer ki bir kulaktan içeri girsin O'nun cümlesi, o kulağın artık seslere hükmü düşüktür. Aynı Kız'ın ölüm sesi gibi. Bir çınlayış koptu, aydaki kristal aynalar kırıldı. Her yer cam kesiği. Kız bir kırık parçayı alıp kesti ölümün dilini, bağladı uçarının kanatlarına. Kelebek kader bildi ölümü, tabiat vaktini biçti kelebeğin. Kız yasayı açıkladı: Tek bir gün olsun uçuşun, düşün gerçeğin tek güne dokunsun. Güneş son durağın, renklerin benim olsun. Kır güneşi alnımda, in şehrimin yollarına. Ordayım. Ölümün kendisi olarak.
Kelebek gelecek yüzyılda bir yarım olarak resme dönecekti fırçanın ucunda, ressamın içinde tek ses hep şunu diyecekti: Momento Mori *
Kız'ın sesleri bitecek gibi değildi. Hepsi bir anda O'nun içinde hem kıyamet, hem yaradılışa geçiyordu. Anladı O, bu korkunun melodisiydi. Yürüyemiyordu Kız aşka daltaban, adımını yiyip bitiren korkunun gözlerinde bekliyordu. Gelmesi gereken ve gelecek olan O'ydu ve bu sesi zincirlere vurup, bir kuyunun dibinde kaynak suya geri verecekti.
Korku, Kız'ın saçlarına sinince, zaman durur, dün bitmez yarın gelmez, an kaybolur. Korku, Kız'ın gözlerinde, Kız korkunun gözlerinde görülmeyi bekledikçe, bir nehir akmayı unutur, devir durur. Ruh büyür aşk korkuyu yenince. Şimdi yürüme zamanı, bir aşkın coğrafyasında. Karnında bir dünya dolusu mart havası, yürü bir yeşil aksın bozkıra küt adımlarından. Yürü gelmiş ve gelecek olana, evvel ve ahir olana. Yürü yüzünde kayısı çiçekleri, kucağında büyüyecek çekirdeği. Yürü dölle kendini, su ol ak rahminden içeri. Yürü, yürüdükçe bulacaksın kendini, yol kul olacak sana. Korkun, aşka sadece gölge kadar kalacak. O gölgede kış manzaraları, çözülecek ellerinde.
../..

SOREN KIERKEGAARD IN "YA YA DA"-ENTEN ELLER
*
OZAN NEDIR?

Nedir Ozan? Kalbinde dayanılmaz ağrılar taşıyan bu mutsuz adamın dudaklarından  inilti ve çığlıklar dökülse de, bunlar  yabancının kulağına hoş bir müzik tınısı gibi gelir. O'nun durumu, bir zamanlar Phalaris'in* Boğasının içinde hafif yanan ateşle yavasça işkence edilip öldürülen talihsizlerinkine benziyor:  Çığlıkları Tiranın kulaklarina, onu korkutacak derecede değil ancak şen bir müzik şeklinde ulaşabiliyordu. Ama Ozan'ın çevresindekiler etrafında vızıldayarak O'na konuşurlar: >>Biraz sonra bize bir şarkı daha söyle<< .  Bu demektir ki: Yeni acılar ruhuna iskençe edecek ve dudakları bugüne kadar nasıl kaldıysa öylece kalamaya devam edecek; "çığlığın bizi korkutabilir ama Müzik, evet, o canalıcı". Ve Yorumcular ileri atilirlar ve konusurlar: Doğru olan budur! Estetiğin kurallarına göre böyle olmalı!.  Tabii, bir eleştirmen  Ozan'ı bir saç teliyle eşdeğer kılar; tek farkı kalbinde acı, dudaklarında müziği yoktur saç telinin.  Hani bu nedenle insanlar tarafindan yanlis anlaşılacağıma, Amagerbro'da** bir domuz çobanı olmayı ve sadece onlar tarafından anlaşılmayı tercih ederim.

17.SAYI MÜRETTEBATI

adrienne rich/ kan, ekmek ve şiir  / 3
raif özben/nejlâ'nın bütün kuşları / 8
veysel çolak/ buluşma (şiir) / 9
             cumali ü. hasannebioğlu/cenîn ve hurûfât (şiir) / 10
turgay nar/ merhaba ve hoşçakal (şiir) / 13
gültekin emre/ oyun (şiir) / 14
hüseyin cahit/ ben peruz, ilk arzunuz (şiir) / 15
ali hikmet yavuz / çocuk ve anne(şiir) / 16
yaşar bedri/ kavağın eğdiği dal (şiir)  / 17
koray feyiz/ boş bir kağıt (şiir) / 18
irfan yıldız/ sessizlik (şiir) / 19
        müştehir karakaya/ uyuya kalmış ölüme sagu (şiir) / 20
dosya/kerbela ve şiir / 21
          hasan aktaş / efsaneleşen tarihin şiiri ve roman gerçekliği açısından kerbelâ / 22
faiz yakub hamedani / kerbelaya ziyaret (şiir) / 26
niyazi karabulut/ kerbelaya düşen reyhan / 27
yusuf bal/ kerbela (şiir) / 28
               ulus fatih/ kerbela (kötülüğün el değiştirmesi) / 29
     ekrem güzel/kerbelâ şiirinde cahitsıtkı'nın izlerini sürmek / 34
nizar kabbani / güneyin beşinci senfonisi / 37
mazhar alphan/ şiir ve kerbelâ / 38
leyla akgül / ışığın secdesi; semah / 40
fatoş gür / hafızın karısı / 49
azime akbaş/bir mavi / 50
cumali ünaldı/ şehir ve şiir (şiir ve malatya) / 51
         veysel çolak/ türk şiirinde kadın algısı ve duyarlığı / 54
hikmet fehmi ege / iz (şiir) / 56
aslıhan tüylüoğlu/ buluşma (şiir) / 56
mustafa celep/ nabız vuruşları (şiir) / 57
hayriye ünal/ anlaşmayı bozdun / 58
hilal karahan/ leylî'rikler / 59
sabahattin yalkın/fetiş (şiir) / 60
             naci bahtiyar / damarlarımdan ipler çekiyorum (şiir) / 61
ismail aykanat / bir nefret sözlüğünden (şiir) / 61
                    funda dane / hangi tanımı giysek,çöl masalları  / 62
ersan erçelik/yağmur uykusu'ndan (şiir) / 63
can adalı / evrenden ince (şiir) / 64
                 hüseyin peker / kitap raflarına sığmayan 4 kitap / 66
             doç.dr. haluk berkmen ile kuantum bilgeliği ve tasavvuf  (söyleşi) / 69
              doç. dr. haluk berkmen/bilimde ilesanatta estetik ve simetri  / 72
talip ışık / okuyucu hiç aklıma gelmedi / 73
hüseyin yılmaz / çağdaş bir ozan can yücel / 76
78/   octavio paz/ türk ulusu batılılaşmayı onayla(ma)dı mı? 
80 /  medine sivri/ /şair şiir buluşmasında uzamsal etki ve kentlerin dili 
86 /    nurtaç inci / acı meyan (şiir) 
87 /  hakan güzeldere/ kalanlar (şiir) 
87 /  rabia gelincik/ gün ağaracak (şiir) 
88/   soren kierkegaard / enten eller, ozan nedir? 
88 /  onur köybaşı/eksik şiir (şiir) 
89 /  imge ve sinema (dosya) 
90 /  hüseyin kuzu/ yerli filmlerimiz neden "iş" yapmaz?
91 /  veysel çolak/ sinema dili ve şiir 
93 /  özcan yalım'ın hatıra defterinden 
94 /  hüseyin alemdar /yeşilçam'a üç el mektup,kadın günahtır, yeşilçam sevap!
97 /  muhammet çakıral/bir başka açıdan  sinemacı ahmet uluçay
99 /  hüseyin a. cinozoğlu/ incir reçeli 
100/ murat ergin/ pandoranın kutusu açılsın artık
101/ niyazi bulut/ patlamıs mısır-aynilik...  
102/ tuğba turan/ sondan bir önce 
103/ atila oğuz/ güneş üşümüş (şiir) / 103
104/ hüseyin yılmaz/ dasein şimdi iyi ki buradayım (varoluşa övgü-hiç kimse) 
105/ osman günay/ateşi bölen gece 
108/  hüseyin köse/ badehu (şiir)
109/ mehmet akif yılında türkçe'nin  9.uluslararası şiir şöleni kosova'da yapıldı 
110/ yunus emre şahinler/ şiirler (şiir)
111/ emine gürbüz / matem (şiir)
111/ maksut koto / dil kınası (şiir)
112/ enver uzun /gönül şairi uştibinli nebati
117/ niyazi karabulut/ arap edebiyatında mesel geleneği
119/ ismail köse/kurtuluş savaşı döneminde trabzon ve etrafındaki gelişmeler-1 
123/ m.nihat malkoç /karadeniz'de kadın olmak…
124/ hüseyin avni / sema kaygusuz 'un ilk romanı
129/ kemal bulut/ doğu karadeniz antik yer adları -xvı 1 
130/ mehmet rayman / ah tamara (şiir)
131/ nevzat konşer / güzgün (şiir)
132/ mahiye morgül / koma-gene; homasani, güneş canları uygarlığı
138/ dr. arif esodov  kafkaslarda azeri türk edebiyatı…
139/ nesrin z. İnankul / mürekkep acısı 

MOR TAKA
ŞİİR, SİNEMA
ve KENT KÜLTÜRÜ
DERGİSİ
*
ISSN 1307-3060
*
sefer sayımız: 17
*
kış  2012
*
rüzgâr muhalif esmez ise
mevsimi gelince demir alır
-yerel süreli yayın-
*
kaptanı:
yaşar bedri özdemir
*
konuşma-yazışma-seyirlik :
tel-fax: 0462 - 229 06 34
mortaka@gmail.com
www.yasarbedri.com
*
tashih:
tuğba aydın
*
bağlı bulunduğu liman:
fatih mah. zübeyde hanım cad.
kırklar ap. no:23
61040 trabzon
*
yapım,
tersane,
kapak,
iç düzen :
nakkaş reklâmcılık
tanıtım hizmetleri
*
banka hesap no :
iş bankası /
trabzon, yeni mah.şubesi, 
*
IBAN:  TR 320 006 400 000 175 510 017 597
*
yayınlanan yazıların etik-hukuki
sorumluluğu yazarını bağlar.
alıntılar izne tabiri.
*
baskı ve cilt :
gündüz ofset / trabzon
*
fiyatı: 10 tl.
(kargo ücreti alıcıya aittir)

    İnsanlık tarihinde ilk şiirin Hz. Âdem'in oğlu Habil için söylediği bir mersiye olduğu varsayılır. Böylesi bir varsayım ilk elden şiirin acı veren hadiselerle doğrudan alakası olduğu tezini de beraberinde getirir. Zira hem ilk şiirin bir mersiye olarak kabulü, daha sonrasında destanların bir tarafları ile bu tarz bir forma sahip olmaları, şiir ve elem veren hadiselerin birlikte göründükleri bir tablo çizer. İlk yazılı metinlerden günümüze kadar şiir ve matemin çok fazla haşır neşir olduğu eserler verilmiştir. Bu durum şiirin sosyolojik yönünü, bir bakıma ne kadar rafine de olsa- en nihayetinde bir insan tarafından kaleme alınması ile- içtimaî bir enstrüman olduğunu da gösterir. Bilhassa felaket ve acıların söz konusu olduğu durumlarda şiir, toplumsal bilinçaltının açığa çıktığı, en güzel bir şekilde sunulduğu, neşvünema bulduğu platformların, edebî formaların en başında gelir. Mesela Kadim Yunan'da Homeros, İlyada ve Odisse'de kahramanlıkların yanında trajedileri de anlatır. Şifahî/sözlü kültürün yaygın olduğu Doğu toplumlarında, daha özelde ise İslâm Medeniyetinde şiir trajik toplumsal hadiselerin canlı kalması noktasında oldukça ehemmiyetlidir. Dolayısıyla şiir ile mersiye/ağıt vs. elem veren hadiseler arasında sıkı bir bağın olduğunu söylemek yanlış olmaz. Şiir, elbette sadece içtimaî vakalarla sınırlamaz kendini, tek tek fertler üzerinde durur, bilhassa büyük şahsiyetlerin insanlar üzerinde bıraktığı tesirlerle iştigal eder. Önemli şahsiyetlerin cemiyette aksülamel uyandıran maceralarının salt bir tarih bilgisi olarak kalmasını kabul etmez; onları estetikle edebî formlarla insanların beğenisine sunar. Hadiseleri farklı yönleri ile yeniden üretir,  zamana ve mekâna göre boyut kazanmalarını sağlar. 
../..


LEYLA AKGÜL
*
IŞIĞIN SECDESİ: SÂMAH


Geleneksel Alevi-Bektaşi yol süreğinin temel taşlarından olan cemlerde Hakk'a teslim olmak, kendi varlığında kaybolup Hak ile bütünleşmek, birleşmek anlamında müzik eşliğinde yapılan bir ibadet şekli olan sâmah, ritmik hareketler bütünüdür. Topluma göre sâmah ne bir eğlence, ne de bir dans türü olmadığı için oyun olarak değerlendirilmez. Zaten Anadolu Alevi-Bektaşi toplumlarının en büyük Piri Hace Bektaş Veli de "Sâmah ariflerin vasıtası, muhiplerin ibadeti, taliplerin maksududur" diyerek "Gerçekten de bizim sâmahımız oyun için değildir / İlahi bir sırdır, mecazi değildir / Bizim sâmahımızı oyundan sayan kim ise / Murdardır, birlikte namaz kılınası değildir" buyurmuştur.

İnanışta sâmah, dünyanın maddi nimetlerinden uzaklaşmak, maneviyata açılmak yani Tanrı ile birleşmek, bütünleşmektir. Kuşların özellikle de turnaların uçuşunu çağrıştıran sâmah aynı zamanda Hak ile buluşmayı simgeler. İnanışa göre anlamı "ilahi sırra ermek" olduğundan yalnızca cemlerde dönülmelidir. Kırklar Sâmahı, Turnalar Sâmahı, Üryan Sâmahı , Ali Nur Sâmah../..
../..


HAŞİM HÜSREVŞAHİ
*
KERBELA'NIN DUDAKLARI!

1-    Kerbela olayına bir kere şöyle bakılabilir: Yaklaşık bin dört yüz sene öncesinde Arap Yarımadası'nda, Kureyş kabilesinden Kusay'ın oğlu Abdümünaf'ın oğulları Haşim ile Abdüşems arasında Kâbe'nin yönetiminde söz sahibi olmayı da içere azı olaylar üzerine derin anlaşmazlıklar baş gösterir. Haşim'in oğlu Abdulmuttalib'dir, Abduşems'in oğlu ise Ümeyye. Tarihte Ümeyye oğulları (beni Ümeyye) ve Haşim oğulları (beni Haşim) olarak bilinen iki amcaoğlu sülalesi arasındaki çatışma, eklenen her yeni olayla derinleşir. Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah soyundan torunu Muhammed, İslam dinini ilan eder. Ümeyye'nin oğlu Harb soyundan gelen Ebusüfyan İslam'a boyun eğmez. Öyle ki Uhud ve Hendek savaşlarında İslam peygamberine karşı kılıç çeker ve Müslüman kanı döker. Ebusüfyan'ın oğlu Muaviye ki aynı zamanda Emevi hilafetini başlatan Şam kentinin valisidir. Muhammed Peygamber'in erkek çocukları doğar, yaşamaz ve ölürler. İslam'a ilk inanan kadından, ayni eşi Hatice'den olan kızı Fadime'yi, amcasının oğlu Ali'yle evlendirir. Erkek çocuğu yaşamadığı için cahiliye Arap insanının kınamaları ve hor görüp küçümsemeleri Muhammed Peygamberi çok üzmüştür. Öyle ki sonunda 3 ayetli bir vahiy iner: "Biz sana Kevser bağışladık, Rabbine salat kıl ve nahret . Hiç kuşku yok ki soysuz olan senin düşmanındır." Böylece sonsuz hayır ve bereket olarak ve de cennetin kutsal ırmağı Kevser olarak tanımlanan Fadime, Ali ile evlendikten sonra sonsuz bereket sülalesi dünyaya gelir. Bunlardan ilki Hasan'dır ve sonrasında Hüseyin. Muhammed, Ali, Fadime, Hasan ve Hüseyin, Al-i aba olarak bilinen Muhammed Peygamberin abası altında topladığı kutsal kişilerdir.  Ali, Küfe şehrini hilafet kenti olarak seçmiştir. O, Ebusüfyan'ın oğlu Muaviye'nin emriyle bin Mülcem tarafından Küfe camiinde sabah namazında secdeden kalkarken arkadan kafasına indirilen kılıç darbesiyle öldürülür. Muaviye 20 yıl hüküm sürer. Özet: Ebusüfyan, Muhammed peygambere karşı kılıç oynatmıştır. Ebusüfyan'ın oğlu Muaviye, Muhammed Peygamberin amcasının oğlu, damadı ve birtakım rivayetlere göre Veda Haccı dönüşünde yaptığı son hutbesinde "Kim ki ben onun mevlasıysam Ali onun mevlasıdır," diyerek halife seçilen Ali'nin katilidir.  Muaviye, Ali'yi öldürdükten sonra namaz hutbelerinde Ali ve onun sülalesine sövmenin İslam'ın bir gereği olduğunu emreder, bu emir yerine gelir ve on yıllarca Fadime ve Ali'nin sülalesine her namazda sövülür ve sövenler bununla övünür! Muaviye ölünce oğlu Yezid halife olur. Ali'nin oğlu Hüseyin onun hilafetine boyun eğmez. Küfe ehlinin davetiyle Medine'den Küfe kentine doğru yol alırken, yolda Kerbela Çölü'nde Yezid'in ordusuyla karşılaşır. Yetmiş iki kişilik bir grup ve aile fertleri Muhammed Peygamber'in sahabelerinden oluşan Hüseyin'in ordusu, on binlerle sayılan orduyla karşılaşır. Hüseyin, Muharrem'in onuncu gününde öldürülür. Küfe'nin valisi bin Ziyad'ın komutanı Şimr bin Zil Cevşen'in eliyle başı kesilir, süngüye takılır. Muhammed Peygamber'in sülalesinden gelen bütün kadınlar tutsak edilir ve Şam'a getirilir.
2-    Kerbela olayını bir de şöyle okumak mümkün: Politik erki elinde tutan ve bu egemenliğin bütün avantajlarını kendi sülalesi arasında paylaşan, rakipleri ortadan kaldırmak için tanrı adını ve dini inancı sonuna kadar kendi çıkarları doğrultusunda kullanan Emeviler hanedanının ikinci halifesi Yezid, tarihte eşine az rastlanır bir acımasızlıkla Kerbela Çölü'nde gence, yaşlıya, çocuğa bakmadan herkesi kılıçtan geçirerek iradesini Ortaya koymuştur. Buna karşın, dini erkin en yücesinin en yakını olan karşı düşüncenin lideri, kendi "Yaşam inançtır ve bu inanç yolunda mücadeledir" ifadesine sadık kalarak, zulme boyun eğmektense ölümü yeğlemiş ve bu yolda bütün kardeşleri, oğulları, yoldaşlarını yitirmiş ve kendi canını da bu yola koymuş ve başı süngülere oturtulmuştur. Bu tarihi olay, 1400 senedir konuşulur.

3-    Kerbela olayını bir başka türlü de okumak mümkün. Kerbela bir rivayettir. Anlatıcısı anlatının kendisidir. Bir metin var ki karşımızda kendi kendini anlatmakta. Ne sana gerek var ne bana. Anlatıcısı o rivayetin içinde ölen ve ölümleriyle yeniden bize dönen ve çepeçevre duran insanlardır. Bin dört yüz senedir milyarlarca insanın gözlerinden durmadan akan gözyaşının rivayetidir. Rivayet, rö'yet (görme) ile birlikte olan anlatıdır. Bu nedenle diyorum Kerbela Hikâye değil! Sen de gördün onu çünkü ben de… biz hepimiz rö'yet ettik; ne zamanki tanrı adıyla meydana ayak basan ve ileri çıkan şekavet ehlinin kurşunu kalbimizi deldi, ne zaman ki Tanrı adıyla insanlarımız mazlum düşürüldü, ne zaman ki inananlar onlar tarafından kandırıldı ve urgan geçti boyunlarımızdan, ellerimiz kollarımız bağlandı, kelepçelendi ve canımız alındı, biz Kerbela'yı gördük ve anlattık. Bu rivayet sürecek. 
"Şehit düşmüş şah-ı merdan, ah Hüseynim, vah Hüseynim!" 

Muhammed peygamber namaza durmuştu. Torunu çevresinde dönenip duruyordu. Çocuktu. Peygamber secdeye eğildiğinde çocuk dedesinin sırtına çıktı. Rivayettir. Rivayettir. Dinle! Secde uzadı. Uzadı. Ta ki çocuk indi. Peygamber secdeden kalktı. Namazı bittikten sonra aldı torununu kucağına… Rivayettir! Hep öptüğü gibi Hüseyin'in gırtlağından öptü. Gözleri yaş doluydu peygamberin. O biliyordu hicretin 61.nci yılında bir acımasızlığın hançeri bu gırtlağın üzerinden kayacak ve akan kan en mazlum düşürülmüşlüğün tarihini yazacak. Rivayettir. Rivayettir. Rivayet! Bu, gözyaşının rivayetidir. Peygamberin gözyaşlarının rivayetidir. Ali'nin mescitte başına kılıç indiğinde, "Ant olsun Kabe'nin tanrısına bahtiyar oldum," haykırışının rivayetidir, bir matemin rivayeti... Bu İbrahim'in İsmail'i kurban etmeyip de kendi sülalesinden Hüseyin'in kendini tanrının dininin bayraktarı sanan zalimlerce başı kesilerek kurban edilişinin matemidir! Bu, Yahya peygamberin kesilen kollarının matemidir. Bu Esma-i Hamse'nin matemidir. Bu İsa'nın omuzlarında haç sürüklerken bildiği o öğlen vaktinin acısına döktüğü gözyaşının matemidir. Bu, ne zaman oğlu Hüseyin'i görse Ali'nin akan gözyaşlarının matemidir. "Ah Sakine ağlama! Benden sonra senin gözyaşların hep akacak!" Rivayettir! Rivayettir! Zeynep, kardeşinin paralanmış başsız bedenin yanında diz çöktü. Şimdi o gözyaşların ağıtıdır bu rivayet! Kerbela'nın sakası, Haşimilerin ay yüzlü Abbası'ının çadırlara su getirirken düşmanın oklarıyla delinen su tulumuna bakarken kırılan kalbinin matemidir! Ali'nin Ümmübenin'den doğma en büyüğü Abbas olan dört oğlunun toprağa düşüşlerinin matemidir! Muhammed Peygamber'e benzeyen Hüseyin'in oğlu Ali Ekber'in, on dokuz yaşındaki Kasım'ın, on bir yaşındaki Hasan'ın, öteki oğlu Abdullah'ın matemidir! Altı aylık Ali Asger'in gırtlağına ok saplanışının matemidir. Bu rivayet, insan var oldukça zulme karşı duran, direnen Hüseyin'in yalnız kalışının ve "aman susuzluktan, aman yardımsızlıktan" deyip bağrının yanışının matemidir! Rivayettir.

Yetmiş iki kişilik ordunun komutanı Hüseyin'e mektuplar geliyor Küfe'den Medine'ye. Amcasının oğlu Müslüm, bu mektupları onaylıyor. Küfe ki, babası Ali'nin hilafet sürdüğü şehirdir. O şehir ki, geceleri bütün İslam topraklarının hükümranı Ali'nin, bir gölge gibi sırtına ekmek ve erzak çulunu alıp dul ve yetimlerin kapılarına Bırakıp gittiği şehirdir. O halife ki kardeşi Akil beytülmalden payından fazlasını istediğinde ateşi koymuştu kör kardeşinin önüne. Alırken eli yanmış ve bağırmıştı Akil: "Sen ne biçim kardeşsin! Kör kardeşine fazladan bir lokma vermezsin!"  Ali'nin yanıtını duymuştu Akil: "Sen Ali'nin ateşine dayanamadın ben Allah'ın ateşine nasıl dayanırım?" İşte Küfe ehli mektuplar yağdırır: "Hüseyin, gel Küfe'ye! Biz Yezid'e değil sana biat edeceğiz" diye. Mektuplara yanıt olarak yola koyulur Hüseyin. Bunu duyan Yezid, bin Ziyad adlı komutanını Küfe'ye vali olarak gönderir. Bin Ziyad, Ali ve Hüseyin yanlılarını kılıçtan geçirir. Haber Hüseyin'e ulaşır. Yolda herkesi camiye toplar… Rivayettir. Rivayettir. Der: "…!.... bilin ki yarın hepimiz öleceğiz. Şimdi! Dönmek isteyen varsa dönsün. Gitmek isteyen varsa gitsin." Caminin mumları söndürülür. Yeniden aydınlandığında kimse kalmamıştır. Hüseyin çocukları, kardeşleri ve birkaç yol yoldaşı. Toplam 72 kişi! Sabah bu 72 kişinin komutanı atına biner ve Kerbela çölünde, bin Ziyad komutasındaki Yezid'in ordusuyla karşılaşır. 72 kişi nedir ki! Kuşatılır. Fırat kıyısında. Komutan çadır kurdurur. Çadırlarda kadınlar, çocuklar ve hasta oğlu Zeynelabidin! Kız kardeşi Zeynep çadırların işleriyle uğraşmakta. Hüseyin, kardeşi Abbas'ı ordunun komutanı, sakası ve bayraktarı yapar. Atının üzerinde Yezid'in ordusuna karşı konuşur. Onlara, "Nasıl olur Muhammed peygamberin torununa karşı dururlar?", diye sorar. O torun ki, peygamberin dudakları öpmüş gırtlağını. "Açın yolu, Neyneva'ya gidelim. Küfür hükümeti sizin olsun", der. Ancak, on binlerce askerden oluşan ordunun başında bulunan 5 komutandan üçü, "hayır," der. Bunların biri de Şimr'dir.

Hüseyin çadırlara döner. Durumu anlatır:  "Amma sonra! Bizim önümüze çıkan işler işte bu gördüklerinizdir. Durum öyle değişmiştir ki çirkinlikler açıkta ve iyilikler ve erdemler bizim çevremizden sökün etmiştir. İnsanlığın erdeminden bir kabın dibindeki birkaç damlaya benzer bir şey kalmamıştır. İnsanlar utanç verici ve rezil bir yaşam sürdürmekteler ki ne haklı davranmaktalar ne batıldan yüz çevirmedeler. Böylesi utanç verici bir ortamda, inanan ve erdem sahibi bir insana fedakârlık, canından geçmek ve rabbinin didarına koşmak yaraşır. Ben böylesi zillet dolu ortamda ölümü saadet ve mutluk bilirim ve bu zalimlerle yaşamayı ise acı bir nikbetten başka bir şey bilmem. Bu insanlar, dünyanın köleleridir ve din onların ağızlarında lagalugadır…!" Tarih 2 muharrem 680 M.S. Yeniden ordulara karşı ateşli bir söylev verir. Onları Allah'ın ve Muhammed Peygamber'in yoluna davet eder. Yezid'in ordusu çalkalanmaya başlar. Bu kez öyle bir ateşli konuşma yapar ki bin Ziyad'ın komutanlarından Hür, Hüseyin'in saflarına katılır. Diğerleri de Hüseyin'le savaşmaktan vazgeçer kaygısıyla Ömer bin Saad bin Vaggas, ilk oku Hüseyin'e fırlatır. Ok isabet eder. Söz biter, savaş başlar! İlk, Hür savaşa koyulur. Teke tek. Çok kâfiri kılıçtan geçirir. Sonunda Kerbela'nın kızgın kumlarına düşer ve şehit olur. Ardından Ali'nin sahabelerinden 75 yaşındaki Habib bin Mazahir ve diğerleri… Yezid'in ordusu çok kayıplar verir, ancak 72 kişilik ordu da giderek küçülür, sayıları daha azalır.

Muharrem ayının dokuzuncu günü (Tasua)'ydı. Yezid'in ordusu tarafından kuşatılan çadırlarda su kalmamıştı. Saka Abbas atına bindi. Fırat'a doğru yöneldi.
Küfiyan gördü Fırat üste susuz saka geliyor,
bir kuru su tulumuyla yola koyulmuş pervasız geliyor!

Abbas, yolu kapatanları kılıç darbeleriyle devirdikten sonra coşkun akan Fırat Nehri'ne vardı. Atından indi. Dizleri üzerine çöktü. Serin duru suyu avuçladı. Avuçlarını, susuzluktan kurumuş, çatlamış dudaklarına yanaştırdı. O an ne gördü, kim bilir! Belki altı aylık Ali Asger'in yüzünü gördü, belki dört yaşındaki Rukiye'nin gözyaşlarını gördü, belki de babası Ali'nin ve peygamberin yüzünü gördü… bilinmez. Avuçladığı suyu Fırat Nehri'ne geri serpti. Deri su tulumunu doldurdu. Ayağa kalktı. Atına bindi. Hurmalıklardan çadırlara doğru dörtnala gelmeye başladı. O an! İşte o an oldu. Hurmalıklar ardında saklanan Yezid'in askerleri, ki kendilerini Müslüman hem de en has Müslüman olarak biliyor ve tanıtıyorlardı, ağaçların ardından çıkarak Abbas'ın yolunu kestiler.
Kesti eşrar-ı deni su yolunu,
Susuz sakanın almışlar sağını solunu,
Düşürdüler hem sağ hem sol kolunu,
Nasıl kan ağlamaz taş bugün,
Kesilmiş yetmiş iki baş bugün!
../..

Niyazi KARABULUT
*
KERBELAYA DÜŞEN REYHAN

Kerbela, bir mekanın, bir olayın, bir zamanın adı. Zulmün, barbarlığın, haksızlığın adı. Kerbela, masumiyetin, ihanetin adı. Kerbela, bir yangının, bir ateşin, bir dramın adı…

Kerbela
İslamdan önce ve İslamın zuhuru sırasında adı pek duyulmamış bir mekan Kerbela. Günümüzde Irak'ın büyük şehirlerinden biri. Hazret-i Hüseyin'in şehit edildiği ve türbesinin bulunduğu yer. Bağdat'ın 100 km güneybatısında bulunur. Hicri 61 yılında Kerbela'da Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin'in şehit edilmesi ile sonuçlanan Kerbela Olayı yüzyıllardır hafızalardan silinmeyen ve bütün İslam Dünyası'nı yasa boğan acıklı bir hadisenin adıdır.
Bu acıklı hadise, halifeliği babasından devralıp saltanat şekline dönüştüren Yezid'in Hz. Hüseyin'i kendisine zorla biat ettirmek istemesi ile başlamıştı. Siyasi kaygılardan uzak bir hayat yaşayan ve Yezid'e İslam'a uygun bir yönetim tarzı içinde bulunmadığı için biat etmeyen Hz. Hüseyin, Kufelilerin kendisini halife olarak görmek istediklerini belirten ısrarlı mektupları üzerine Medine'den Kufeye doğru yola çıkmış; fakat Kerbelâ'da ikamete zorlanarak Fırat'ın suyundan istifade etmesi engellenmiş. Biat etmek veya savaşmak gibi iki tercih ile karşı karşıya bırakılınca savaşmak zorunda kalmıştır. Aralarında Ehl-i Beyt mensuplarının da bulunduğu 71 kişinin şehit olmasından sonra Hz. Hüseyin de Sinan Bin El-Nehaî tarafından mübarek başı vücudundan ayrılarak şehit edilmiş; bu hazin olay bütün müslümanları derinden yaralamış ve üzüntü yüzyıllar içinde artarak zamanımıza kadar gelmiştir. Kalpleri derinden etkileyen böyle bir olayın tarihi ve sosyal sonuçları ile edebiyata ve şiire yansıması kaçınılmaz olmuştur.
Hz. Hüseyin'in şehit edildiği gün olan 10 Muharrem'de bu acı olayın hatırlanması ve matem günü olarak telakki edilmesi ile zaman içinde buna bağlı adet, gelenek ve uygulamalarda zenginleşme meydana geldi. XI. yüzyılda Bağdat civarında hüküm süren Büveyhiler döneminde bugünkü mevlid törenlerine benzer törenlerle Hz. Hüseyin'in şehit edilişi anılmaya başlandı.
../..


MAZHAR ALPHAN
*
ŞİİR VE KERBELÂ

On İki İmam'a ağıt söyleme geleneğinin kurucusu sayılan Hatâyi'den, özellikle On Muharrem Günleri'nde düzenlenen törenlerde söylenen bir ağıtla konuya girmek istiyorum. Şiirin bazı dizelerinden hareketle "Şiir ve Kerbelâ" yı açıklamaya, özetle sizleri birlikte düşünmeye ve empati kurmaya davet ediyorum.  Aşağıda sunacağım ağıt yalnız Alevi-Bektaşiler arasında değil, yüzyılımızın başlarında Sünnilerce de (Özellikle kırsal kesimlerde ağızdan ağıza) söylenmektedir.


HİKMET FEHMİ EGE
*
İZ
Gecenin yüzünde yağmurdan bir iz var
Kapalı kapılar perdeler aralı
Bir gülüş kapılır azgın sulara
Yok olur gamzede bakışlar yaralı
Gençliğin kanat vuruşları
Yanı başımda bu telaşlı koşuşturmaca
Karışır günler zamana karışır
Hayat dayanıksız bir şeydir
Böyle bir yağmur sonrası
Saatler bilinmeyen bir zamanı vurur
Susar toprağı öpen dokunuşlar
Gece sönerken söylenir: Boşunadır
Pişmanlığın ürkünç çırpınışları                                  
Ey güzel varlık! Ay güzel!
İzlerden yaratıldım ben 
Dilime sızdı soğuk ne kötü
Yaprakta dikenlerden bir iz
Gülleri çizip dursa ne iyi

FATOŞ GÜR                                                             hikaye
*
HAFIZ'IN  KARISI


        " Dün yıktılar o evi . Off , ne kötüyüm. Görmedim ki . Yıkmışlar . Güzelce kadın . Ah ,
o kadına yazık ettiler . O zaman da şişmandı . Karnı ayaklarından önce yürürdü . Araları kir dolu , yarık yarık topuklu ayaklarından önce… Ne zaman yüklenirdi çocuğa ? Senesine varmadan kucağında kedi yavrusu kadar bir bebe . Memelerinin arasına gömerdi bebesini . Sıcacık severdi bebeğini , sıcacık . Bebenin ayacıkları memelerinde ısınırdı . Ne çok büyüktü memeleri . Büyük ve yayvan . Kocası Hafız ona inek derdi .
        Sümsük sümsük bebelerinin ellerini ağzında saklardı . Öperdi . Öperdi . Öpücüklü elleri ağzında tutardı . Bebenin dudağında , yanacığında pembecik bir gülücük otururdu anası bu sevmelerdeyken .
        Ne çok kokardı . Ne çok . Yaz kış kokardı . Teninde ter yapışkanlığı . Pis kokardı . Sağ eli hep iki göğsünün arasında kir yuvarlardı . iki göğsünde yuvarlattığı kiri alıp baş parmağının tümseğinde okşarcasına gezdirdikten sonra yere fırlatırdı . Sonra parmaklarını kaçamaksız koklar , diliyle ıslattıktan sonra parmaklar yine göğüs aralarında gezinirlerdi .
       Kocası çivi gibi adamdı . Paslı çivi gibi . Kaç kez kullanılmış inşaat çivisi .  Sert ve pası tahtalarda kalmış bir çivi . Çatık kaşlarının sertliğine , bacaklarının yalpaklığı kötülük ederdi .
        Küfürbazın biriydi . Sevmelerinde bile en perdesiz küfürler dökerdi.
        Ah , ne çok döverdi karısını . Dövmek için bahane çoktu onda . Kirliydi karırsı döverdi . Yanına kokudan yaklaşamazdı çoğu gün , döverdi . Tekme tokat döverdi . Ayakkabısının topuğuyla döverdi .
        El kaldırmazdı kocasının dayağına . Kocaman kadın korkardı  kocasından . Korkar mıydı ? İstese adamın incecik boynundan tuttuğu gibi onu ayağının altına alıp bir güzel çiğneyebilirdi . Yapmazdı . Kocasıydı . Onu amca karısı dayağından kurtarmıştı . Ona yuva vermişti bu adam . Onu da adamdan sayıp ev kurdurmuştu bu adam  . Ona da ailemdir demişti . Kocasıydı işte . Sayardı onu . Severdi de . Hem döl de bağışlamıştı ona . Bebeleri vardı . Dövdüğünde kocası hemen nerde olursa olsun bulurdu bir bebesini . Alıp kucağına yumar . kendini , bebesini  sakınırdı tekme tokattan . Ne biçim adamdı kocası . Döverdi . Söverdi . Çöp kadar değeri yoktu karısının . Ama nasıl olurdu da senesine varmadan kadın çocuğa yüklenirdi ?
.../...

HÜSEYİN KUZU
*
YERLİ FİLMLERİMİZ NEDEN "İŞ" YAPMAZ?

1 - KAYBOLAN ELEŞTİRİ !..

Son yıllarda ülkemizde yapılan film sayısı oldukça arttı. Bu artışa bakarak, Türk Sineması'nın şahlandığını dillerine pelesenk edenler de var. Sinemamızın istatistik verileri doğru dürüst tutulmadığı için hala geçen yıl ne kadar film çekildiğini net olarak bilmiyoruz. Geçen yıl için, "70'in üstünde" veya "100'e yakın" diyenler var! Box-Office listelerine bakınca vizyona giren popüler filmler dışındaki filmlerin büyük çoğunluğunun bir "Recep İvedik" filmi kadar hasılat yapmadığı görülüyor.

Bir ülke sinemasının başarı ölçütü nedir? "Filmlerimiz uluslararası festivallerde birçok ödül alıyor" demek ne kadar doğru? Sinema sektörünün ana mecrası dışındaki birkaç yaratıcının aldığı ödülleri veri alarak bir sektöre başarılı diyebilir miyiz? Bu sinemanın içinde veya dışında durulan yere bağlı biraz? Zamanında bir yapımcımız (Kadri Yurdatap) bir filmi için şöyle demişti; "Allah kahretmesin! Bir film yaptık, şimdiye kadar 22 ödül aldık ama bir metre satamadık. Hala da festivaller arasında mekik dokuyup para harcıyoruz" demişti.

Bir filme "başarılı" ölçütü veren sarkacın "otoriteler" ve "seyirci" arasında salındığını söyleyebiliriz. Otoriteleri; akademisyenler, sinema yazarları, festival komiteleri, jüriler, medya vb. olarak kabul edersek, sarkacın diğer ucunda da seyirci var şüphesiz. Filmlerimizin "iş" yapmamasının birçok nedeni var kuşkusuz. Bu yazı dizimizle bu sarkacın her iki ucunda gidip gelerek, bu sorunun nedenlerini araştırmaya çalışacağız
../..

KARADENİZ'DE KADIN OLMAK…
*
M.NİHAT MALKOÇ

    Güzel olduğu kadar da zor bir coğrafyadır Karadeniz… Turistik gezi için gelip de bu tablo misali güzelliklere uzaktan bakanlar bu zorlukları göremezler. Onun için de burada yaşayanları bahtiyar insanlar olarak sayarlar. Tabir caizse içi seni, dışı beni yakar…
Bu zor ve bir o kadar da hoyrat coğrafya karşısında ayakta durmak hiç de kolay değildir.  Hele bir de burada yaşayan kadın olursa… Zira bu coğrafya kadın için 'çile' demektir. Kadın tarlada ve bahçede çalışır, inek besler, sırtında ormandan odun getirir.  Bu da yetmez, evin yemeğini, çamaşırını ve bulaşığını çekip çevirir. Bu bölgede kadının eğlenmeye ayıracak zamanı yoktur. Eğlence onun hayat kitabında yazmayan bir kavramdır. En büyük eğlencesi çalışırken kendi kendine türkü ve mani söylemektir. Bununla yetinmek zorundadır.
    Karadeniz'de kadın olmanın zorlukları coğrafî şartlarla ilgili değildir sadece… Karadeniz erkeğinin keyfine düşkünlüğü de bu yörede yaşayan kadınların zorluklarının bir başka acı yüzüdür. Başka bölgelerde erkeklerin yaptığı birçok işi Karadeniz'de kadınlar yapar. Erkekler dışarıda para kazanır, bunun dışında ev ve bahçe işlerine karışmazlar. Bazıları para da kazanmaz, aylak aylak dolaşır, yine de beyliğinden ve keyfinden ödün vermez.
Karadeniz'de ailenin bütün yükü ve sorumluluğu kadının üzerindedir. Evi onlar döndürmek zorundadır. Evin erkeği belli bir işte çalışmıyorsa sabahtan akşama kadar kahvehanelerde sürünür, akşam öylece eve gelir. Hesap sorması gereken kadın olduğu halde, gün boyu kahvehanede oyun oynayarak vaktini boşa geçiren erkek, eve gelir gelmez hesap sormaya başlar. Yemeği önüne biraz geç gelmişse hemen çıkışır gün boyu çalışıp çırpınan eşine… Bazı kendini bilmezler öfkesini yenemez, daha da ileri giderek şiddete başvurur.
    Karadeniz kadını kaderine teslim olmuştur. Bunca zahmetleri bir kader olarak görür ve onlara boyun eğer. Bu yörede kadın; erkekle boy ölçüşecek kadar güçlüdür, kararlıdır fakat erkeğine karşı da boynu kıldan incedir. "Erkektir, sever de döver de…" teslimiyeti onun kolunu kanadını kırar. Bütün bu zahmetli işlere rağmen erkeğini mutlu etmek onun için bir ibadet kadar önemlidir. Hatta kocasının mutluluğu için; yaşlanmış, yataklara düşmüş kaynanasını ve kaynatasını da bakar. Karadeniz kadınının tahammül sınırı yoktur. Allah onlara Eyüp sabrı bahşetmiştir. Onlar kavga, gürültü çıkmaması için çoğu şeyi duymazlar.
    Karadeniz'e paralel inen sıra dağlar kadınların azmine engel olamaz. Şehir kadınları düz yolda yürümekte zorlanırken, bu engelli coğrafyanın kadınları hiçbir engel tanımaz. Karadeniz kadını bu cennet gibi coğrafyada cehennem hayatı yaşar da yine de şikâyet etmez.
    Bu topraklar, üzerindekilerin karnını doyurmaz. Onun için Karadeniz kadınlarının çoğunun eşi gurbettedir. Eşini ya yılda bir görür, ya o kadar da göremez. Yolunu gözler gurbet ellere gönderdiği eşinin… Mektuplara döker içinde göllenen hasret gözyaşlarını…
Namusu için yaşar Karadeniz kadını; bu yüzden iffetine son derece düşkündür. Kocası yıllarca gurbetten gelmese de aklından iffetsizlik asla geçmez. Son nefesine kadar bekler nikâhlısını… Eşini Nataşa'ya kaptırsa da nispet yapmayı aklının ucundan dahi geçirmez.

../..

VEYSEL ÇOLAK
*
SİNEMA DİLİ VE ŞİİR

Toplumumuzda, "şiir" sözcüğü daima "güzel" kavramıyla eş içerikte düşünülmüş, algılana gelmiştir, denilebilir. Bu eşit¬leme zamanla öylesine pekiştirilmiştir ki "şiir" denince akla "güzel" olanın gelmesi gerektiği koşullanmasına vardırılmış¬tır. Sonuç: Şiir daima güzeldir. Hangi şiir? Nasıl şiir? Bu soru¬ları hiç sormadan, bir önkabulle "şiir" güzel olanın bir yansı¬ması, bir ifade biçimi, bir benzeri olarak benimsene gelmiştir. Bu durum, kültürel yapılanmadaki muğlaklığın bir yansıması olarak belirmiş, varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Bu kar¬maşada, "güzel" kavramına, "kime ve neye göre güzel?" sorula¬rı yöneltilmeyince netsizlik ve bunun getirdiği "yanlış"ın gide¬rilmesi de güçleşmiştir. Toplumsal yaşantı içerisinde "güzel" kavramı kişilerin kültür düzeyine, üretim ilişkileri içindeki ye¬rine göre bir içerikle doldurulup kullanılıyor. Bu yüzden, insan¬lar kendilerince güzel olan her şeyi şiire benzetmekten geri kal¬mıyorlar. "Şiir gibi kız" benzetmesinin yaygınlığı ve sıkça kullanılması ilginç olduğu kadar düşündürücüdür. Sıradan inşanın, bu değer biçişinden anladığı ve anlatmak istediği sonuna kadar bireyseldir ve başkalarınca doğru kavranmaktan uzaktır. Şiir gibi diyerek kızlara sataşmak, doğadan bir kesiti şiir bul¬mak her zaman neyi anlatmıştır? O andaki yüzeysel, bireysel bir algılamayı değil mi? Çünkü bir kadının ve doğanın fizik yansıması hiçbir zaman şiir olamaz. Yoksa şiiri şiir kılan tüm belirleyici öğeleri yadsımak gerekecek. Bugün, sıradan insanın yaptığı ve yaşadığı budur. Şiir sözcüğünün anlamı bilinen bir kavram olarak kullanılamayışının başka bir açıklaması -bu ne¬denle- yoktur. Durum bu olunca, bir fotoğrafın, o düz mantıkla, şiir gibi olduğunu söylemek; anlamsızlaşıyor ve kof bir yargı¬dan öteye gidemiyor. "Şiir gibi karikatür, şiir gibi resim, şiir gi¬bi fotoğraf, şiir gibi heykel..." benzetmelerinin kullanılması da öyle. Şiirin nasıl estetik bir güç olduğunu bilmeden, bilinçsizce yapılan bu değer vermelerin toplumsal beğeniyi açığa çıkardığı düşünülebilir. Öyledir de. Bu noktada önemli olan şudur: Jean Cocteau'nun dediği gibi"... şiirsel olanla şiiri biribirine karış¬tırmamak gerek. Şiirle şiirsel olan arasında herhangi bir ilişki' yoktur." Bundan ötürü, resim, fotoğraf, heykel, karikatür, sine¬ma kendi dilini, kendi estetiğini yakalama doğrultusunda kendi şiirini oluşturmak zorundadır. Benzerlik kurmalar yetmemekte¬dir. Şöyle de denilebilir: Şiir yazmak isteyen sanatçıların tümü sözcükleri seçmek zorunda değildir. Çünkü sözcüklerin dışında kalan sanatsal malzemelerle de şiir yazılabilmektedir. Bunu yapmak isteyen sanatçılar, resimde, heykelde, fotoğrafta ve si¬nemada amaçlarını gerçekleştirdiklerini verdikleri örneklerle kanıtlamış bulunuyorlar.


.../...

TUĞBA TURAN
*
SONDAN BİR ÖNCE:


'Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1'

Filmimiz Türkiye'de vizyona girdiği ismi ile 'Harry Potter ve Ölüm Yadigârları', orijinal ismi ile 'Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1'.

Öncelikle bu bir roman uyarlaması olduğu için romanı ve yazarını filmden ayrı tutmak mümkün değil. J.K. Rowling hanımefendinin kısa özgeçmişine değinmek lazım. Hanımefendi dediğim için bazılarınızın şaşkınlıkla sayfaya bakakaldığını görüyorum, çünkü isminin baş harflerinin açıkça yazılmaması bir gizem oluşturduğu gibi daha çok bir erkek yazar hissi uyandırıyor okurda.

İsminin kitaplarında 'J.K. Rowling' olarak kullanılmasının sebebi, ilk kitabın yayımcısı Blommsbury'in korkusudur. Blommsbury; genç erkeklerin, kitabın yazarının kadın olduğunu öğrendiklerinde, kitabı okumak istememelerinden korktuğu için, yazarın ismini erkek ismine benzeterek 'J.K. Rowling' şeklinde kullandı. Buradan sonrasını Vikipedi'den dinleyelim:

"Rowling'in aklında büyücülük okulunda okuyan bir çocuğun hikâyesi vardı. Rowling, 4 saat rötarlı bir Manchester-Londra tren yolculuğu sırasında bu hikâye üzerinde yoğunlaştı ve yolculuk sonunda Harry Potter ve Felsefe Taşı kitabının temel hikâyesi ve karakterleri aklının bir köşesinde duruyordu. Rowling, öğle aralarında hikâyeyi kağıda dökmeye başladı.

1993 yılında ilk çocuğunu dünyaya getirdikten sonran eşinden ayrılan ve tek geçim kaynağı işsizlik maaşı olan Rowling, ilk kitabını şimdi bir Çin lokantası olan Nicolson's Café'de tamamladı.

Rowling aynı zamanda Edinburgh Üniversitesi'nde bir yıllık bir yüksek lisans diploması için okudu ve 1996 yılında buradan mezun oldu.

Rowling'in Harry Potter serisi tüm dünyada 400 milyon kopya satarak hem kitabı hem de yazarını büyük bir üne kavuşturdu. Eser, çocukların gözünden alabildiğine engin bir hayal dünyasına seslendiğinden son derece büyük bir ilgiyle okundu ve bir anda çok satan kitapların en başına yükseldi.

Doğal olarak yazar Rowling' de kitaptan edindiği 1 milyar doları aşan servetiyle bir kitap yazarak dolar milyarderliğine çıkan ilk kişi oldu ve Rowling aynı zamanda İngiltere'nin en zengin kadını ünvanını elde etti."

Göz kamaştırıcı bir hikaye değil mi? Müthiş bir hayal gücünün dilbilgisi ile birleşmesi sonucu çocuk kitabı olmaktan çıkıp film sektörü için mükemmel bir ekmek kapısı aralıyor Harry Potter'lar.

Serinin hiçbir kitabını okumadığım için yazarı, yazdıklarıyla ilgili olarak eleştiremem. Ama son filmi daha doğrusu sondan bir önceki filmi seyrettiğim zaman, tabiri caizse artık temcit pilavı şeklinde önümüze sunulan Harry'lerin kabak tadı verdiğini yazmam gerektiğini düşündüm. Çünkü hikâyenin sonunu anlatan kitabı film yaparken yapımcıların aklına müthiş(!) bir fikir gelmiş: Biraz bizi (daha çok heyecanlanalım diye), çokça da kendilerini (daha çok para kazanalım diye) düşünerek kitabın son filmini iki bölüm halinde çekmeye karar vermişler! Filmin bence koptuğu an bu!

Rowling'in aklında hikâyeye ilk başlarken 7  tane roman yazmak var mıydı bilmiyorum. Acaba ilk kitap "Dünyanın En Hızlı Satan Kitabı" ve "Dünyanın En Çok Satılan Çocuk Romanı" ünvanlarını kazandıktan sonra gözleri dolar işaretleri gibi bakarken ellerini ovuşturan yapımcılar yazara 'Haydi gel bizimle ol, oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki filmimize' şarkısını mı söylediler diye merak ediyorum.

İlk filme duyulan heyecandan sonra diğerlerine, bu sefer ne şirinlikler yapacaklar, büyücülük okulunda ne gibi maskaralıklar olacak, çocuklar ne gibi komiklikler ya da korkular yaşayacaklar acaba heyecanıyla gittik. Ama bunlardan ilk filmki gibi tat alamadan çıkmamız normal. Çünkü bir öyküyü,  kendi gidebildiği yere kadar gittiği için değil de, seyirciler istiyor diye yazarı kandıran yapımcıların para hırsı ile olmadık yerlere uzatırsanız, hikâye 'gecekondu dizi' ye dönüyor.

.../..

TURGAY NAR
*
MERHABA VE HOŞÇAKAL

                                                         -Seyhan'a
                                                            'yağmur taşı'…

Dur bakalım hele,
öyle çekip gitmek yok!
daha yaşın kaç ki senin?
Nice yazlar göreceksin,
nice çiçek mevsimi…
Bak birlikte ne güzeldik biz;
böyle çekip gitmekle şimdi
ne geçti eline?

Şiir incir ağacına dadanmış
haylaz bir çocuk gibi,
bisikleti aşağıda şımarık, duruyor.
O ceplerini doldururken panik içinde,
sen gelincik tarlasında son bir tur için
çaktırmadan bisikleti çal!

Değil mi ki dünya iki kelimeden ibaret:
"merhaba!" ve "hoşçakal…"

                              18 Eylül 2011

DOSYA *  ŞİİR V E KERBELA

HASAN AKTAŞ
EFSANELEŞEN TARİHİN ŞİİRİ VE ROMAN GERÇEKLİĞİ AÇISINDAN
KERBELÂ

Yeryüzünde ilk kan Habil ile Kabil arasındaki kardeş kavgasında dökülmüştür. Bu vahim kavga tarihin de başlangıç noktasıdır. Adem'in öyküsü nasıl insan felsefesinin kaynağı ise Habil ile Kabil öyküsü de tarih felsefesinin kaynağıdır.
Tarihi diyalekt içerisinde hep varolagelen bu karşıt kutupların mücadelesi Kerbelâ'da daha net ve somut bir boyut kazanır. Ali ile Muaviye, Hüseyin ile Yezid  mücadelesinde Ali ile Hüseyin ortadan kaldırılmış, Muaviye ve Yezit tarih sahnesinde rol almışlar ve bu sahneden de henüz inmiş değillerdir. Ali ile Hüseyin, Habil gibi mülkiyetin ortaya çıkmadığı, ilkel toplumcu çobanlığa dayalı iktisadi sistemi temsil ediyorlardı. Muaviye ile Yezid ise, Kabil gibi tarıma ve bireysel veya tekelci mülkiyete dayalı bir sistemi temsil  etmektedirler.
Kabil'in misyonu Muaviye ve Yezit çizgisinde güç ve iktidarı elinde bulunduran siyasal bir odak olarak belirirken, Habil'in misyonu ise Hz. Ali ve Hz. Hüseyin çizgisinde yönetilenler ve halk olarak ortaya çıkar.
Hicretin 61. yılında muharrem ayının onuncu günü Bağdat'la Kûfe arasındaki Kerbelâ'da Hz. Muhammed'in torunu, Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hüseyin ve yakınları Muaviye'nin oğlu Yezid'in askerlerince önce susuz bırakılıp sonra da acımasızca katledilmek suretiyle İslam tarihinin en acı olayı yaşandı. Hüseyin'in bebek yaştaki çocuklarına bile kıyıldığı halde, sadece rahatsızlığı nedeniyle savaşa katılamayan Zeynelabidin kurtuldu ve Hz. Muhammed'in soyu onunla devam etti.
Kerbelâ olayı sadece Alevi-Şii geleneğinde değil Sünnilerce de acı bir olay olarak algılanmıştır. Türkiye'deki Alevi-Bektaşi halk geleneğinde Hüseyin'in şehit edildiği Muharrem ayının ilk gününde yasla birlikte on iki imamın anısına on iki gün su orucu tutularak ve onuncu gününde de aşureler pişirilerek onun yaşadığı acılar hissedilmeye ve yaşanmaya çalışılır. Bu nedenle edebiyatımızda Kerbelâ olayı mezhep ayrımı gözetilmeksizin manzum veya mensur binlerce esere konu olmuştur. Bu eserlerin genel adı Maktel-i Hüseyin'dir.

../..

ULUS FATİH
*
KERBELA
(Kötülüğün El Değiştirmesi)

"Hüthüt kuşunun dibinde borusunu öttürüyor İsrafil / Üflüyor rüzgârı da, Thika'nın ateş ağaçlarına doğru / Kenan Yurdu; Ahdî Atik ve Tekvin'e bölünmüş orda / -ayırıpta kasığını- / oturuyor. / Ham, Sam ve Yafet paralıyorlar kendini / ataları Nuh'a lânet yağdırıp / döküyor bir leğenden / içiyorlar irini!.. / Karısı; Sara ve Hebron yöresini takas ediyor / -bir başka kavim- / ötede, / sığınıp pazar yerine / tozlu bir Kur'an'ıda kucaklayıp / Gazza, Askod, Aşkelon, Gat ve Ekron'u sayarak / boynunda gümüş Beyta'nın evlerini yakıyorlar. / Araf!.. / Ayn Hil kampı toz oluyor karanlıkta / büyüyor gagasındaki kin / -ışıktan kılıç- / Ve Salang tünelinde bitiyor büyük çekilme / ve bir toplanıp bir parçalanıyor gene Nil!.. / Araf: Son değil! / Orada: / Tavus tüylü, kartal gözlü melikeye, soruyorlar gene de / bu tarih öncesi / bitmeyecek mi..."
(Gutenberg saraylarında yaşamaktan uzak, amorfik bir kolaj yaratmanın özgürlüğünü yaşayalım. )
Ker, kuvvet kudret demek, doğruysa, Kerbela'da büyük bela, başedilmez felaket gibi anlamlara gelebilir. Kerbela, kalübelâdan beri islamiyetin, Habil / Kabil meseli gibi, insansı nifakın yüceltilerek, göz yaşı şişesine döküldüğü, acı ve kedere gark olduğu ve elem denizlerine dönüşüp, kutsandığı bir metne dönüşmüş. İnsan / lık, kuyruğuyla beslenen, yedikçede kuyruğu yeniden üreyen bir canavara benziyor. Bu bakımdan menkıbenin sonu gelmediği gibi, sonun menkıbeside bir türlü yazılamazmış gibi görünüyor, umut umutsuzluğa dönüşürken, umutsuzlukta umuda dönüşüyor ve acının bitimsizliğinde, umut alevlerin arasında yükselirken, acılarda gene yeşermek üzere, lavların arasında yok olup gidiyor… Ne görkemli bir sevinç, ne korkunç bir acı!..
../..

EKREM GÜZEL
*

KERBELÂ ŞİİRİNDE CAHİT SITKI'NIN İZLERİNİ SÜRMEK

KERBELÂ

Hazreti Hüseyin'in Kerbelâ'sı
Kasvet günler, uykusuz geceler,
Yıllardır uzattığım bu tası
Yıllardır boş döndüren çeşmeler.

Bahsetmeyin bana yolculuktan,
Elime ne geçti bu boşluktan,
Tarlalar yanıyor susuzluktan;
Çöllerden usandı pencereler.

Ve sen, ey yıllardır çaldığım saz,
Sen bile oldun beni avutmaz,
Ölmek, olacak o başka bir haz!
Olmak suda açan o nilüfer!
AĞIT
Bugün matem günü geldi
Âh Hüseyn-ü vâh Hüseyn
Senin derdin bağrın deldi
Âh Hüseyn-ü vâh Hüseyn

Kerbelâ'nın önü yazı
Yüreğimden çıkmaz sızı
Yezid'ler mi kırdı sizi
Âh Hüseyn-ü vâh Hüseyn

Bizimle gelenler gelsin
Serini meydana koysun
Hüseyn ile şehid olsun
Âh Hüseyn-ü vâh Hüseyn

Kebelânın yazıları
Şehîd düştü gazileri
Fatma ana kuzuları
Âh Hüseyn-ü vâh Hüseyn

Esti deli poyraz esti
Kâfir Mervân bizi bastı
Hüseyn'in başını kesti
Âh Hüseyn-ü vâh Hüseyn

Gökte yıldız paralandı
Şehrban ana karalandı
İmam Hüseyn yaralandı
Âh Hüseyn-ü vâh Hüseyn

İmam Hüseyin attan düştü
Kâfir gelüb kanın içti
Atı Medine'ye kaçtı
Âh Hüseyn-ü vâh Hüseyn

Bir su verin ma'sum cana
Yezid içti kana kana
Fatma Ana yana yana
Âh Hüseyn-ü vâh Hüseyn
.../...


GİZLİ BELGELERDE KURTULUŞ SAVAŞI
DÖNEMİNDE TRABZON VE ETRAFINDAKİ GELİŞMELER-I
*
İsmail KÖSE

Trabzon öyle bir toprak parçası ki, kilometrekaresine en çok sanatçının düştüğü şehir, bileni de bir şey söyler, bilmeyeni de, herkes her konuda fikir sahibidir, o kadar ileri gider ki bu iş köşkteki satış elemanı bile Trabzon üzerine koca koca bilimsellikten uzak kitaplar yazar, yükseklerden atar… Trabzon, öyle bir şehir ki, yeni yetme akademiden bihaber, formasyonsuz kendini tarihçi sanan tarih bilmezler inkar etse de dört bin yıllık mirasın izlerini taşır…
Sanatçısı çok olan, ama çok dinlenmeyen bir şehir… tarihi kimliği ile sığınılacak bir liman, tarihsel birikimi ile sakinlerine beklentilerin ötesinde güzellikler sunabilen bir kent… Kısacası farklı bir şehir, bilenin de, bilmeyenin de bir şeyler söylediği bin yılların mirası… Konu ne olursa olsun, sohbete daldığınızda Kemeraltı'ndaki sepetçinin de söyleyecek bir şeyleri vardır,  Köşk'teki  boncukçunun da… bileninin çok olduğu kadar, muhalefetin de yoğun olduğu bir şehirdir Trabzon… kolay kolay boyun eğmez… her fikir bu topraklarda kabul görmez… aykırı ise şehrin doğasına, asla ve kat'a yeşermez, yeşeremez…


Octavio Paz
*
TÜRK ULUSU BATILILAŞMAYI ONAYLA(MA)DI MI?

Bir zamandır, İslâmcı yazar (ben İslâmi yazar demekten yanayım; Nuri Pakdil, İslâmcı diyor. Benim gözümdeki İslâmcı:İslâm'ı siyasete âlet eden, İslâm'ın ticaretini yapan kişidir). Nuri Pakdil'in "biat-2" (edebiyat dergisi yayınları, Ocak 1977, Birinci basım) adlı denemeler kitabını okuyorum. Yazar, adı geçen kitapta: Yerlilik temine bağlılıkla, kültür emperyalizminin etkileri, 1923 devriminin getirdiği kültürel kopukluk, batılılaşma ve sağ-sol kavramları gibi sorunsallar üstünde duruyor esas olarak. Nuri Pakdil'in temiz, akıcı, işlek ve atak bir dili var. Ele aldığı konuyu, kılçıklarından, posasından arındırarak işliyor. Denebilir ki, "tümlükçü bir Türkçe"yle yazıyor; cümlelerinde Osmanlıca (eski Türkçe) sözcüklere neredeyse rastlanmıyor. Bu yönüyle ona rahatlıkla Öztürkçeci diyebiliriz.

Ben, Öztürkçeciliği tutmam aslında. Türkçenin sözkonusu olduğu yerde, Öztürkçe-Boztürkçe diye bir şey olmamalı bence. Türkçe, Türkçedir. Yeri gelir, dolaşıma yeni girmiş pırıl pırıl bir sözcüğü, yeri gelir bin yıllık geleneği yansıtan bir sözcüğü kullanırsınız. Bu noktada Ortodoksça davranmanın, fanatikçe kurumlanmanın hiç gereği yok, diye düşünürüm. Aynı doğrultuyu, sadece sözcükler bağlamında değil; söz öbekleri, deyimler, atasözleri, tekerlemeler düzleminde de sürdürmek gereğine inanırım.
.../..