MOR TAKA
ŞİİR VE KENT KÜLTÜRÜ
ISSN 1307-3060
sefer sayımız: 13 / kış 2009
*
rüzgâr muhalif esmez ise
mevsimi gelince demir alır
-yerel süreli yayın-
*
kaptanı:
yaşar bedri özdemir
*
konuşma-yazışma-seyirlik :
tel-fax: 0462 - 229 06 34
mortaka@gmail.com
www.yasarbedri.com
*
yayın koordinatörü:
rıfat gürsoy
tel: 0532 430 48 54
rfat_gursoy@yahoo.com
*
bağlı bulunduğu liman:
fatih mah. zübeyde hanım cad. kırklar ap. no:23
61040 trabzon
*
bu sayının ressamı
ayla aksoyoğlu
www.siddetveironi.blogspot.com
*
yapım, tersane, kapak, iç düzen :
nakkaş reklâmcılık tanıtım hizmetleri
*
bölgesel iletişim / danışmanlar:
(ankara) filiz kılınç, 0546 493 92 77)
(bursa) seriyye kitabevi, 0224 224 50 52)
(giresun) rıfat gürsoy, 0532 430 48 54)
gümüşhane)ahmet ayvacı,0456 213 42 83)
(istanbul) said ercan, (0532 688 24 94)
(izmir) mehmet şamil, (0555 596 07 90)
*
banka hesap no :
iş bankası / trabzon, yeni mah.şubesi, 
hesap no: 75510017597
*
yayınlanan yazıların etik-hukuki
sorumluluğu yazarını bağlar.
'mor taka' ismi kaynak gösterilerek
alıntı yapılırsa uygar dünyanın inşası
adına onurlu bir tavır olur.

*
mor taka dergisi
devlet kütüphanelerinden abone kabul etmez
*
fiyatı: 7.- ytl.
(kargo ücreti alıcıya aittir)

13. SAYININ MÜRETTEBATI

önsöz/ görsel imge muhtırası -  4
gülseli inal'le söyleşi -  6
güner ener/erik stinus -  9
erik stinus/ özgeçmişi, ödül konuşması -10
erik stinus/ adalılar için 25 satır,
erik stinus/ şiir taslağı -12
alphonse de lamartıne / felsefe  (şiir) -14
ismail mert başat/ kül  tabletler  tarihi (şiir) -16
nurettin durman/ vakti gelince (şiir) -17
ahmet ada/ prelüdler (şiir) -18
hilmi haşal/ gazze gazabı (şiir) -19
ali  hikmet yavuz/ sansar ve bedros'a  güzelleme (şiir) -20
âdem turan/ yaşamak suçu (şiir) -21
hüseyin cahit / san'a  gazel (şiir) -22
ercan yılmaz/ mansûr  (şiir) -22
atila er/ tırnak makası (şiir) -23
hüseyin  avni cinozoğlu/ fani (şiir) -23
mustafa  karaosmanoğlu/ kimliksiz (şiir) -24
osman hakan a./ fotografitimetre, ya da,  "tozlu  bir ayna"ya yazmak -25
şiir ve şiddet (dosya) -31
şiddet ve metafizik/ brecht şiirlerinin siyasi olmayan birliği -32
sabit kemal bayıldıran/ iktidarın şiddetini  meşrulaştırma -34
ismail mert başat/şiir, şiddet ve direnç  kuruculuğu -36
irfan yıldız/ şiir ve  şiddet! ya da insanlığın  çığlığı üzerine acı-güzellik -37
erdal sarıçam/ genel hatlarıyla türk şiirinde  şiddet -37
mustafa yılmaz/ şizo-freni şairin nesi  oluyor?  -41
niyazi karabulut/şiddet ekseninde arap şiiri -43
enver uzun/ rus şiirinde düello ve şiddet -46
behruz imani / iran şiirinde şiddet -50
gökher şükrü baylan/ zulüm çeliğini eğen  şiirsel şiddet -52
rahman ışık sarıalioğlu/ şiddetin resmi -55
metin öztürk/ faroz'un arsızları (fotoğraf)
ayla aksoyoğlu/ şiddet ve ironi -60
meral ışıldak/ antik yunan uygarlığı'ndan  hareketle,…-62
ahmet ada/ şiir dili - 66
mazhar alphan / seninle, uzun çalar (şiir) - 67
mihail nuayma/ geçitteki asma  -68
hermann hesse/ hayat, kendi seçtiğim (şiir) -70
nizar kabbani/ taş çocukları (şiir) -71 
nazik el malaika/ değeri olmayan  kadına mersiye (şiir) -72  
robert bly/ çağrı ve icâbet (şiir) -73
august von platen/ hışırdayan o nehir (şiir) -73 
andre lorde/ korkudan ölmediğimize  şükür duası (şiir) -74  
abdulvahab el-bayatî/ mutluluktan  bir parça, dua (şiir) -75 
georg trakl/ geceye şarkı  (şiir) -76 
thomas kyd/ ispanyol tragedyası -78 
guillaume apollinaire (biyografi) -80
kemal kocaman/ feridüddin-i attâr -81 
rıfat gürsoy/ bez bebek -86
*
87  - andre breton (portreler)
88  - mesut doğan'la söyleşi (nurettin durman)
90  - yunus'un hemşehrisi bir şair: m.özçelik(söyleşi)
92  - muharrem tanrıveren/ şiir tercümesi
95  - kaan koç/anıt (şiir)
96  - ulus fatih/ adı meçhul 'siyah kalem'
97  - m.nihat malkoç/   bilge mimar: turgut cansever 
99  - erkan  kara/ kül (şiir)  
100- tenneessee williams/ küçücüğüm (şiir)
100- w.whitman / bir gemide  dümen yekesinde (şiir)
101- m.şamil baş/ yürek anahtar  ve sürgün (şiir)
101- erdinç dinçer/ dön\me istemem (şiir)
102- gazanfer eryüksel/ kora kor (şiir)
103- yusuf bal / müberra (şiir)
103- mehmet rayman/ öbür gün (şiir)
104- ersan erçelik/serin salıncak (şiir)
104- müştehir karakaya/ dara-düş (şiir)
105- belgin günay/ ben uyandim, senin rüyana girdim
106- ayla aksoyoğlu/ mutsuz tavşan imgeleri
107- mahiye morgül/ kolbastı halk oyunu üzerine 
109-hasan tülüceoğlu/ postmodern münafıklar
110- ümit zeynep kayabaş/ çıplak ağaç
111- niyazi bulut / sinemasal masal
112-ismail aykanat/ yaz ve yazı
112- uluer oksal tiryaki/ puzzle atak / april
113- mazhar alphan / veysel çolak ve "içi yaralı su"
115- ercan yılmaz / yalağuz 
116- bünyamin durali/ ahmet erhan'a dair 
117- z.nesrin inankol /v.çolak ve "birkaç kuş birkaç anı"
118- umut yaşar abat /susmalar ve sesler 
119- erkan kara /ödünsüz: "ödülsüz" 
120- hüseyin avni cinozoğlu/ o.günay'ın  "kibriya" 
121- erdoğan baysal /söz yıkar kendini  
122- m.hihat malkoç/ somas'tan ay ışığına"  m. kuvvet
128- osman tatlı/ benjamin buton
131- fatoş gür/ antiyakus aya bakmazdı
132- rahman sarıalioğlu/ yaratmaya yazgılı
133- funda dane/ minel (şiir)
134- bilal atış/ bir istanbul sevdalısı;  yahya kemal
135- erdinç dinçer/dön/me istemem (şiir)
136- nazlı karabıyıkoğlu/ ibik
137- tayfun toprak/ ama kar yağıyordu (şiir)
137- faruk çukurovalı/ kekeme orman
138- m.turan özdemir /fotoğraf
139- rabia gelincik/ hâr'ın ağrısı (şiir)
139- mehmet rayman/ öbür gün (şiir)
140- faik öcal / ibrahim'in boynumdaki bıçağı
141- Ayla Yüce / naif manyaklar senfonisi 
142- mor takaya gelenler
143- görsel imge levhaları
144- yaşar bedri/ev ve atlas (şiir)



Mortaka 12. sayı için tıklayınız.
YAŞAR BEDRİ
EV VE ATLAS

                                   -        şimdi evler;
eşyaların yer değiştiği sığınak… ne çok
hatıra bıraktık geride tanrım farkında olmadan
döşeme gıcırtısı, kırık camlardan geçen rüzgâr
fısıldıyor gece yağan karı baskın günlerini
ayağıma bulaşan gölgem kendi izini sürüyor
son defa bakıyordum çerçeve boşluğundan
leylak kokulu yaygıları koridora son defa ser!

                                    -        nem kaldı!
badanası dökülmüş odamda seni çıplak gördüm,
seni ağlarken, dedi. açlığımı gördü uyur uyanık
hallerimi. yalnızlığımı anlatırsın benden sonra
gelen kiracılara. giderken kokumu bırakıyorum
çekilen sarı badana bütün sırlarımızı örter belki.

                                   -         belki son
defa bakmak biten bir ömrün özetidir!
okunmamış sayfalar ne çok acıtır kalbimizi
başka dünyanın kalabalığı, karım, çocuklarım
odaların çürük dişiydi çekildi bitti ağrı
sıvada alçı yama, siluetler, şekilsiz yüzüm
perdemle oynardı rüzgar. şimdi boşluğa bakmak
dalgın bir hattatın yazıda boğulmasıdır
gene dilsiz çıktı suflörüm. bir şey konuşamadan
bir ömür sürdü sahne tozlarıyla yaşamak.

kabul ederim bir gün yaşlandığımı
her şeyin sonlu olma ihtimalini biliyorum
yabancı şimdi her gün indiğim merdivenler
zor gelecek yeni bir koridorla tanışmak
ne kadar zormuş eşyalara dokunmadan
                 bir evi öteki boşluğa taşımak.

20 haziran 2009

__________________________________________________YAŞAR BEDRİ
GÖRSEL İMGE MUHTIRASI

KEMAL ÖZER

”… 1958 öncesine döndüm birdenbire mektubunu okurken. Ağustos’u ansıdım. Ağustos’a konu olan o güzelim günleri, Fatih’teki Yıldırım Kahvesini, Yenikapı’nın taze kesilmiş odun ve deniz kokan yaz gecelerini…” 
Hilmi Yavuz imzalı mektup 3 Kasım 1965 tarihinde Kemal Özer’e Londra’dan gönderilmiş.  Çiçeği burnunda Şiir Sanatı dergisinin yayınlandığı günlerde.  Bizim kuşak mürekkebin kokusunu bilirdi. Mavi, lâcivert, kırmızı, mor… yeşili bile vardı. Dolmakalemimize itina ile çekerdik mürekkebi, işaret ve başparmağımızdan mürekkep lekesi eksik olmazdı. Babamın dolmakalem kültür ve titizliğini hatırlıyorum da onunla en uzun süren kavga konumuz ilkokuldan başarı ile mezun olursam bana hediye edeceği Pelikan marka bir dolmakalemdi.  Orta bitti, lise bitti, yüksek okul bitti babam hâlâ dolmakalemi hediye edecek. Bir sürü Parker’im, Pelikanınım ve başkaları oldu, gelin görün ki babamın kalemi kadar hurufata ruh veren başka bir kalem görmedim. 
Mürekkep demiştim, sonra babamın dolmakalemi… Asıl konumuz hiç şüphesiz “mektup”tu.  Posta kutusunu açarken ki heyecanımı, postacının sokağımızdan geçeceği vakitlerde kapı önlerindeki hareketliliği, yanık uçlu kâğıtlar, parmak izleri, kurumuş çiçekler, sigaraların zarfa iliştirilmesini, gurbetçilerin mektuplara sıkıştırdığı Martin Luter’li garip kokulu paralar, (biraz puro mu kokuyordu onlar?) zarafet dolu hitaplar, selâmlar, zarflar, pullar.
Aşık mektuplarındaki güzel kokuları hatırlıyorum da, hani mürekkebi dağıtır yer yer...   Modern zamanlar hayat iklimine tanıklık yapan bir kültürü yok etti. Elektronik posta hayatımıza cebren ve hile ile girerken sanki ruhumuzu boşalttı. Sanalda ve telefonlarımızda anlamını bulmaya çalışan, insan sıcaklığını taşımayan, özensiz, alelusul bir dille, ‘bunu şimdi kim yazacak’ sıradanlığını haykıran, ruhu boşaltılmış yazışmalar, kültürel kirlenmenin en duyarlı yanını bile işgal ettiğinin fotoğrafıdır. Son jenerasyon mektubun ne olduğunu bilmiyordur bile. Zarflar belki de sadece banka dekontlarını, icra metinlerini taşıyan birer örtü onlar için.
Diyorum ki: Hadi sevdiklerimize, zarflayıp pullayıp mektup gönderelim, paslanan kalbimizi bakıma sokalım, posta yolları kapanmadan bunu bir kez daha yapalım. Kim bilir, bir de bakmışsın gül ve lavanta kokulu mektupla postacı çalmış kapımızı. Şaşıralım…
Tarih, 1 Temmuz 2009, üzücü bir haber: ‘Kemal Özer öldü!..’  Şaka mı bu? Daha üç gün önce konuşmuştuk, keyifsizdi, dalgındı ama bana öleceğini söylemedi.
Ruşen Ali Cengi'nin arka kapağını yazmıştı, kitabın çıkış tarihi 1 Temmuz’du, onu da göremedi. Çok güzel projelerimiz vardı, daha yapacak işimiz vardı. “Kısmetsiz dayak bile yenmez,” derdi ustam.  Her can ölümü tadacak, buna şüphe yok, lâkin, bazı ölümler gerçekten sürpriz yapıyor. 
Feodal şımarıklığını atamamış şarlatanların cirit attığı edebiyat arenasındaki ender, güzel insan Kemal Abi, dilerim sevdiklerinle buluşursun..
Not: Kemal Özer, Ruşen Ali Cengi’nin arka kapağına yazmıştı. Kitabın çıktığı gün kaybettik şairi. Ölümünden birkaç gün önce  Mor Taka’ya Erik Stinus dosyasını göndermişti. Ayrımsadığını, önemsediğini yazıyordu.  Derginin dizgi aşamasında  Danimarkalı şairin ölüm haberi geldi. Ölüm saatinde mürettiple Stinus’un sayfasını düzenliyorduk. 

Dosyamız/ ŞİİR VE ŞİDDET

Şiddet eğilimleri Freud’a, Mc Dogal’e, Lorenz’e göre doğuştan gelen dürtüler ya da içgüdülerdir. Aile ve iş ortamında, trafikte, kirletilmiş  sanat platformunda tanık olduğumuz, kontrolünü ve şirazesini aşan sözler, kullanılan üslup onarılması zor tartışmalar açıyor. 
Şiddet’in karşılığı olan intensity, yani yoğunluk, kuvvetlilik içermediğini, ahlaki anlamda olumsuz yükü olmayan bir kelime olduğunu söyler Sevan Nişanyan. “1970’lerin başında, TRT dilinde şiddet eylemleri diye bir tabir türediğini, İngilizce acts of violence deyimini karşılar.  Zamanla şiddet, her türlü vurdulu kırdılı eylemin adı olduğunu. Duygusal şiddet, sözel şiddet, entelektüel şiddet gibi çeşitleri piyasaya çıktığını,”söyler.  (06.11.2008/Taraf)
Bu tespit ve Bu etimolojik ayrımsamadan sonra günümüzdeki yaygın izleğiyle şiddeti; “güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel veya ruhsal açıdan zarar görmesine neden olan bireysel veya toplu hareketlerin tümü,” olarak tanımlıyoruz.  Fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik gibi ana başlıklarda irdeleyebileceğimiz şiddetin aile içinden başlayan toplumsal uzlaşmazlığa evirilme sürecinde; içe kapanma, bastırılma, sevgisizlik, istismarlar, işinde başarısızlık, öfke hâkimiyetsizliği, şiddete maruz kalma, madde ve alkol kullanımı, uyumsuzluk, ekonomik açmazlar, olumsuz çevre ve arkadaş faktörleri, uyum sağlayamama gibi etkenler şiddetin tetikleyicileri olabilmektedir. Bu zaman dilimine şiddet zamanı dersek abartmış olmayız. İnsanlar ateşi bekleyen barut gibiler.
Eylem sürecinde kırılmalar, başarısızlık, ideallerin ütopyaya dönüşmesi, sınıf ve kültür yırtılmalarıyla oluş(a)mamış kimliğin rolü elbette büyüktür. Birey-birey ilişkilerinde kendini kanıtlama, dikkat çekme beklentisinin bir sonucudur da.
Freud'a göre şiddet, “ruhumuzda büyük bir alanı işgal etmektedir.” Engels’e göre ise, "Söylenemeyen şeydir, çünkü ona ancak bir şeyi anlatmaktan artık umudu kestiğimizde başvurmaktır."
Hiç şüphesiz ki; insan onurunu önemsemeyen, şiddete şiddetle tepki veren,  insanın ihyasını amaçlayan toplumsal katılımın, ideolojik kavgaların ahlakı ve ahlaksızlığı şairin başat konuları arasındadır. Bu katılım şairin onuru niteliğindeki reaksiyonu değil midir?
Son zamanlarda şair ve yazarlar, çapsız tartışmalarını kamuoyu ile paylaşır hale bile gelmiştir. Şiiriyle çaptan düşenler polemikleriyle mevzuatı kurtarmaya bakıyor.
Roosevelt’e göre, "Bir insanı ahlâken eğitmeden sadece zihnen eğitmek topluma belâ kazandırır.” İnsanlığın çok öğündüğümüz hasletler sadece masallarda kalırken; popüler kültürde başat anlamda kendini ifade etme biçimi olarak tanımlanan saldırganlık ve şiddet aynı zamanda insan geninin kötü uru olarak sabıkalaşacaktır.

OKUYUCULARIMIZDAN GELENLER

Birkaç okuyucu mektubuyla gülümseteyim sizleri: (bu tür sanal mektuplar genelde toplu adreslere gönderiliyor)
- “Sayın yetkili, derginizin adını bir sitede gördüm. Ekte şiirlerimi gönderiyorum. Şiirimi yayınladığınız sayıdan aşağıdaki adrese gönderiniz…”
-“Noter tasdikli beste şiirlerim ektedir, makul fiyatlara anlaşabiliriz”
-“Adıma hazırlanan sitede veciz sözlerim ve şiirlerim mevcuttur. İstediğinizi yayınlayabiliniz.”
- “Şiirimi yayınlarsanız derginize abone olabilirim.”
*
Bir okulda konuşmacıyım. Şiiri ve sorunlarını konuşuyoruz.  
Şairliği cazip bulan bir öğrenci soruyor:
-“Hocam siz bu şairlik işinden çok para kazanıyor musunuz?”
Yanıtlaması müşkül bir soruydu. Sorusuna soruyla karşılık verdim. 
- “Neden böyle bir soru sorma gereğini hissetiniz? 
Delikanlı hiç düşünmedi bile:
- “Kazançlı bir işse ben de şair olmayı düşünüyorum.”
Merak etmiştim. Yüzleşeceğim her farklı ve  yeni şiir heyecanlandırır beni. 
- “Şiir yazıyor musun?”
Çocuğun yanıtı manidardı:
-“Yok hocam henüz başlamadım, ama o iş kolay, hallederiz.”
*
Şiir etkinliği için çağrıldığımız bir kentin mülki amirinin toplantıdaki ‘lafola’sını unutamıyorum:
“Bizim de vakti zamanında birkaç şiir çiziktirmişliğimiz vardır. Boş işler olduğunu anlayınca bıraktım.”

TRABZON’A NELER OLUYOR?

Niteliğin temsiliyet yetkisi sürdükçe çok yanlış bir soru bu elbette. Sağduyu sahibi insanları ilgilendiren soru ise Trabzon’da (bir asır geçti) hâlâ neler olmuyor, neden olmuyor? 
Asırlarca kültür kenti olarak ağırlığını koruyan Trabzon’un son yarım asırdır kocaman bir köye dönüştüğünü söylediğimde, yıllar önce yerel  gazetesini çıkartan, avukat ağabeyimiz bu savıma şiddetle karşı çıktı ve beni bir şey bilmemekle suçladı. Efendim, efendim mantar gibi büyüyen binaların çokluğundan, Trabzon’a ulaşan gazeteleri okumak için üç gün beklemek zorunda olmayışımızı kavrayamadığımdan bahsetti. Kültürün binalar olduğunu, hızlı erişim olduğunu da sayesinde öğrenmiş olduk. Mor Taka’nın jenerik yazılarının küçük harfle başladığını bile eleştirirken, yeni hazırladığı hatıralarında sevmediklerinin ismini küçük harfle yazdığını da sonradan öğrenmiş oldum 
Yarım asırdır kültür hareketini içinde yoğrulan, üstelik seçkin bir sınıfın üyesine benim anlatabileceğim hiçbir şeyin olmadığını biliyor(d)um. Çünkü o jenerasyonun böylesi temsilcileri; nitelik ve nicelik ayrımsamasını yapmaktan maluldü. Aydın postuna bürünüp gerçek anlamda hiç okumuyordular. 
Kültürü: Çarpık, ruhu boşaltılmış binalar, rahat ulaşım, hızlı ve mükemmel teknolojiden ibaret olarak algılıyordu. Aynı kültür mirasına bugüne devretti bu zihniyet. İşi ehline teslim etme basiretimiz kapalı oldukça, kültürsüz kültür elçileri köşe başlarını tuttukça bu hep sürecektir. Her yıl Ankara’ya taşınan Trabzon’luluk etkinlikleri de bunun en başat tanığıdır. Çoğu zorlama, birçok meslek sahasında niceliği önceleyip; köfte, piyaz, cıvık cıvık bürokrasi, vasat kültür ve feodal aymazlığı taşıyarak Trabzon’un kocaman bir köy olma halini tescillemeye çalışanlar, bu kentin günümüze örtünmeden tanıklık yapan geçmişteki kültürel enerjinin farkında olmayanlardır. 
Birikimi, niteliği, bırakılan mirası, yetkini ayrımsayamayan bürokratlar aynı niteliksizliklere haiz showman’lere ihale edilen bu karikatür baydı doğrusu. Siyasi platformun en büyük açmazı, işi ehline teslim etme bilincinden yoksun olmalarıdır. Bu kentin kültürü semt pazarı mantığı ve anlayışıyla yaşatılamaz, tanıtılamaz, yaşatılamaz. Trabzon kültür denince Türkiye’nin aklına kendinpişirci’ler, toz duman içinde pişirilen köfte, balık kokuları, yazanının bile okumadığı kitap ve dergiler gelecektir.
Ülkenin nitelikli bir kültür politikasına kavuşması için yarım asır daha bekleyelim mi? Buna ömrümüz yetmez!

MÜJDE; ÖDÜLSÜZ ŞAİR KALMAYACAK

80’li yılların şiirini, mantar gibi çoğalan ödül furyasının saygınlığı ve niteliğinin sorgulanmasını, sanal kulvarda hatırı sayılır tansiyonu yüksek, kalitesi düşürülen dilleşmelerdeki poetik, estetik adına kazanımı olmayan bir terminolojinin nedensellerini, saldırganlık ve şiddetle örtünmeye çalışan muhtariyetleri konuşmuştuk. 
Şiirler gönderiliyor dergimize. Yaşamöykülerinde almış olduğu şiir ödüllerini yazıyorlar. Bu cühela yayınlanmayan şiirinin hesabını sorarken; “Ben falan ödülü (ödülleri) aldım. Şiirimi nasıl yayınlamazsınız?” sorgulamasını kendince meşru kılıyor. Genç bir arkadaşım bir konuşmamızda,  gayet masumane; “Bana bir ödül versenize, biyografim çok yavan kalıyor,” demesin mi?.. 
İmdi…
Düşündük taşındık, bu işe bir adalet getirmeye karar verdik. Her sene birkaç şair ödülsüz ölüyor, onları mezarında bedbaht etmeyelim dedik. Ödülsüz şair olmanın çok büyük eksiklik olduğu bu ülkede, kimsenin başı önünde gezmesine razı olamadık. Birde büyük yolculuğa amelsiz gitmesi bizim ayıbımızdır.  Mor Taka olarak gelecek yıl şiirin on ayrı ismine, on ayrı dalında (kontenjanlar fazla gelmesin tamamlansın diyedir, eksik kalırsa şair adına koyulan ödülleri çoğaltabiliriz…) Her şairin mutlaka bir ödülü, bilemedin mansiyonu, gene bilemedin jüri özel ödülü olmasına özen göstermek gibi bir proje geliştiriyoruz. Markalaşmayı tetikleyip kitap basma vaadiyle katılım parası da alırsak birkaç yılda köşeyi döndük demektir.
İmdi;
“Ya kim kaldı ödül vermediğimiz, falanca mı? O olmaz biz kavgalıyız, başka bulalım, ha filanca bak o olur, onda ittifak ederim, hadi tombaladan onu da çıkartalım,” ironisi ve mantığıyla süren bu işin ciddiyetine inanan imanına devam etsin.
Elbette marifet iltifatla güzelleşir. En büyük iltifat ise okuyucular değil midir?
Darısı ödülsüzlerin başına diyedir ironi yapacak halim yok, bu şamataya, ulufe dağıtımı komedisine  son vermek lazım.

Her ne kadar, modern zamanlarda insanı öteleyen teknolojinin hızı bizi korkutuyorsa da, sözün büyüsü, sanatın gizemi insan unsuru var oldukça reddedilemeyecektir. Deneysel şiirin yüz küsur yıllık serüveninin geldiği yere baktığımızda hareket alanının çok fazla işlenemediğine inanıyorum.
GÖRSEL İMGE diyedir bir proje  üzerinde uzun yıllardır çalışıyorum.  Paradoksizmle kafamı bulandıran,  plastik öğelere yüklenen sözün ayırt edilme gücünü grafitilerle daha net ayrımsadım. 
13. sayımızda örneklerini yayınladığım bu projemin açılımını sunuyorum.

not: bildiriyi ve görsel imge levhalarını
 http://www.yasarbedri.com/gorsel.html adresinde bulabilirsiniz.
GÜLSELİ İNAL’LE ŞİİRİ KONUŞTUK

“80 şiiri büyük kent şiiridir. Ne köy ne de köy kökenli şairlerin yazdığı bir şiir. Tam bir metropol şiiridir. “
Ben kompleksleri olmayan,  anne takıntısı yaşamayan, adil, nazik , vizyonları geniş erkekleri seviyorum. Şiirin ne olduğuna gelince  bana göre şiir dünya dışıdır. Tarık  ve ben  onu biraz dünyalaştırmak istedik. Daha doğrusu unutulan yüksek değerleri anımsatmak diri tutmak, bilinçleri yükseğe çekmek, şiirle sağlanan bir güzelliğe davet etmek istedik. Cahiliye döneminden geçtiğimiz için toplumların şiirin yüksek ışığından pay almasını istedik.
Bu yaklaşım bütünüyle yanlış. 80 kuşağı Türk şiirinde başlı başına bir devrimdir. Şiirin makas değiştirmesidir. Nedenine gelince; Memet Fuat bu konuda iki yazı yazdı herhalde haberiniz yok, ya da okumamışsınız. Öncelikle 80’de şu oldu; Türk şiiri sola angaje tarzını bir sonraki kuşağa devrede devrede geliyordu. Bir de sol anlayışın başka bir frekanstan fantastik dilini temsil eden İkinci Yeni şairleri vardı.
İlk kez 8o şiiri ile sol şiir tahtından indirildi. Fantastik bir serüven yaşadığını zanneden İkinci yeni şairleri ise  ilk kez Türk şiirinde fantazinin ne olduğunu görüyorlardı. Bir de kendilerinden sonra gelecek olan kuşağın kadınlar olacağını hiç kestirememişlerdi. Şok oldular. 8O kuşağının maddi temelleri vardı;
80 şiirine bu yaklaşımlar yanlış, bir sosyolog gibi düşünmeniz gerekir. Öte yandan  ben ödüllere karşıyım. Hiç birinin bana göre saygınlığı yok. Memet Fuat ödülü dışında. Cahiliye döneminden daha doğrusu fetret devrinden geçiyoruz. Çok büyük bir kaosun içindeyiz ayrıca. Kısa yoldan yazar olmak isteyenler, şair olmak isteyenler birer maskara gibi davranıyorlar. Çok komikler, hepsine acıdığımı söylemeliyim. 2000 yılı şiiri 80’nin devamı gibi gözüküyor, artık bireysel şiir gündemde. Bireyselleşmeyi yaşamayan bir toplumuz biz. Bizim toplumda Anadolu’da sözlü edebiyat geleneği vardır. Ve biraz toplu yaşamayı severiz. Bireysel çıkışlar toplumda hoş karşılanmaz. 80 şiir ise bireysel bir şiirdir. 90 ve 2000’lerde 80’nin devamı yaşanmaya başlandı. Ancak her eline kalemi alan için bu kez de şöyle bir tehlike var; bireyselleşmeyi yanlış ifade edenler  kökenler açısından yanlış bir alana çıkabilir . Çünkü köklerindeki boşlukla karşılaşacaklar ve güçsüz kalacaklardır.

ERİK STİNUS
ÖDÜL KONUŞMASI

       Yaşamımın sonuna yaklaşırken bana Nâzım Hikmet Ödülü vermek istemenizin beni ne kadar mutlu ettiğini anlatmam doğrusu çok zor. Ancak içimde canlanan anıları anlatmayı başarabilirim sanırım. Şimdi dönüp geriye baktığımda, Nâzım Hikmet ve şiiri hakkında öğrendiklerimin yalnızca bir rastlantı olmadığını görüyorum. 1950 yılında, Danimarka’da daha 16 yaşında bir lise öğrencisiyken, dünyanın dört bir yanından, kendi ülkeleri ve halkları hakkında anlattıklarından yola çıkıp “usta” olarak seçebileceğim ozanlar arıyordum. Bir yıl sonra, 1951’de, Berlin’de Gençlik Festivali’ne katıldım. İşte orada, epey uzaktan da olsa, Nâzım Hikmet'i ve Şilili Pablo Neruda’yı gördüm. Her ikisi de o dönemde sürgündeydi. Onları gördüm ama henüz kim olduklarını bilmiyordum. Ancak Danimarka’ya, evime döndükten ve Dancaya çevrilmiş az sayıdaki şiirlerini bir dergide gördükten sonra, ayırdına vardım. Böylece Nâzım Hikmet’i, 18 yıl süren bir hapislik döneminin ardından görmüş olduğumu anladım.

       1956’da çalışmalarımı tamamladıktan sonra, üç Danimarkalı arkadaşımla birlikte eski bir arabaya binip Hindistan’a doğru yola koyulduk. Yolumuzun üzerinde yer alan Türkiye’ye gelince Ankara’da konakladık. Kuzenlerimden biri  burada yaşıyor, kocası bir bira fabrikasında  müdürlük yapıyordu. Beni bir Türk ailesiyle tanıştırdılar ve onların evinde Nâzım Hikmet'in bir şiir kitabını buldum. Çok şaşırdım, çünkü onun kitaplarının Türkiye'de yasak olduğunu, elinizde bir kitabı bulunursa ceza göreceğinizi de biliyordum. Ev sahibesi odaya girdiğinde ben, içinde hangi şiirlerin bulunduğunu elbette bilmediğim bu kitap elimde, oturuyordum. Bana o kitabın, kendisi ve kocası için sahip oldukları en değerli şeylerden biri olduğunu söyledi. Aynı gece, her ikisi de bu kitaptaki şiirleri yüksek sesle bana okudular ve içlerinden birini İngilizce’ye çevirdiler. O evden ayrılmadan önce, Nâzım Hikmet'in şiirlerinin Dancaya çevrilmesini sağlamam konusunda da bana söz verdirdiler.
Çev: Gülşah Özer


OSMAN HAKAN A.
FOTOGRAFİtiMETRE, YA DA, “TOZLU BİR AYNA”YA YAZMAK
....
               Fotoğrafın en temel özelliği nesnelliktir. Fotoğraf sanatının en başında, insan elinin doğayı çoğaltırken yaşadığı zorlukların, bir makina ve göz algısıyla aşılabileceği düşünülmüştü. O zamanlar böyle düşünülmesi son derece doğaldı; çünkü, fotoğraf sanatı henüz yolun başındaydı. Giderek olgunlaşan ve hızla gelişen bu sanat dalıyla uğraşan insanlar, zamanla fotoğraf sanatının “gerçekliği olduğu gibi çoğaltan bir araç mı”, yoksa, “bireysel yaratının otantik bir aracı mı” olduğu hususunda tereddüte düştüler. Birinde, fotoğrafın, “gerçekliği yansıtan saf dürüstlük içeren bir tanıklık aracı”, olması gerektiği; diğerinde, “fotoğraf ‘güzel’in sunumunu en iyi hangi yolla başarabilirse, o yoldan gitmelidir”, düşüncesi  etkin olmaya başladı. Fotoğraf sanatının tarihi gelişim sürecine, bu ikiliğin damga vurduğunu söylemek sanırım abartılı olmaz. Bu ikilik, ‘objektif gerçeğin yansıtılması’ ve ‘fotoğraf sanatçısının duyguları’ olarak da özetlenebilir. Genellikle bugün fotoğraf sanatının aslına uygun bir çoğaltım/görünüm sağladığı düşünülüyor. Böylece fotoğraf sanatı, resim sanatının yakasından düşmüş; insan elinin önemi ve tartışılmaz üstünlüğü bir kere daha kesinleşmiş oluyor.  
                Sanıyorum, Baudelaire’in fotoğraf için söylediği, “Narsist bir ifade aracı”, sözleri, portre formuna çok daha uygun. Portre döneminde, insandaki manevi varlığı yansıtan Nadar gibi büyük sanatçılar yetişmiştir. Onlar, modellerin bakışındaki zamanı başarıyla kaydedebilmişlerdir. Nadar’ın başarısı, kişiliği tamamlayan ifadeleri olduğu gibi fotoğrafa aktarmasındadır. Nadar’ın portrelerine yansıyan bu ifade tarzı, onun modellerle kurduğu duygusal yakınlık sonucunda ortaya çıkmıştır. Portre fotoğrafçılığı, burjuvazinin yükselme döneminde oldukça popülerdi. Bu dönem, henüz gerçek dışı ışığın kullanılmadığı ve reklam sektörünün olmadığı bir masumiyet dönemidir.
…//..


ŞİDDET VE METAFİZİK
BRECHT ŞİİRLERİNİN SİYASİ OLMAYAN BİRLİĞİ

Şiddet ve cüretkârlık kavramları, Bertolt Brecht şiirlerine her şeyden fazla şekil vermiştir. Brecht kötülüğe duyduğu arzudan ve onun benzeri olan, ancak öbür âlemde gerçekleşecek bir sükûnetten büyülenmişti. Fakat Brecht eserlerindeki bu ağır ve karşı koyan bakış açısı uzun bir müddet karartılmıştır.
1921’de yirmi üç yaşındaki Brecht kendisinin, açık ağzıyla ve konuşan gözüyle genç Rembrandt’ın portresini andıran ve benzer tutkulu soğukluktaki bir sanatın beklentisini uyandıran bir portresini çizer: “Bugün aynanın önünde Kiraz tıkınırken, aptal suratımı gördüm. Ağızda kaybolan kapalı siyah toplara kıyasla daha özgür, ahlaksız ve çelişkili görünüyordu. Şiddet, sükûnet, cansızlık, cüretkârlık ve korkaklıkla ilgili içinde çokça unsur barındırır ve geçip giden bulutlar altındaki bir arazi parçasından daha değişkenli ve daha karaktersizdir.”
“Geçip giden bulutların altındaki arazi parçası” Brecht’in, sayısı iki bini geçen şiirlerinde en sık karşılaştığımız motiflerden biridir. Yazarın yüzünde olduğu gibi, semalarının da altında cüretkârlık ve şiddet dolu dramlar vuku buluyor. Bilhassa ilk dönem şiirlerinde vücut, arzu ve ıstıraplarla, duygusu olmayan semaya teslim oluyor. “Baal” solgun “köpekbalığı seması” altında tembel tembel yatıyor; “Deniz ve Irmaklar”daki  (Vom Schwimmen in Seen und Flüssen) yüzücü, ağaçlara tırmanan, “uzak semaların” altından “berrak sularda” sürüklenen şu batan gemi, atmosferde süzülen vücutlardır. Brecht, on yedinci yüzyıldan, Ukraynalı bir ayartıcı olan Mazeppa’ya, Polonyalı bir Soylunun karısını baştan çıkardıktan sonra, kocasının intikam almak için onu ata bağlamasıyla, geniş bir bozkırda ölüm yolculuğunu yaptırıyor:
..//..

SABİT KEMAL BAYILDIRAN
İKTİDARIN ŞİDDETİNİ MEŞRULAŞTIRMA

İktidar, şiddetten arınamaz. Bir zümre, bir sınıf, iktidarını sürdürmek için şiddete başvurmak zorundadır. Farklı düşüncede ve talepte olanlara karşı zor kullanmak, iktidarı sürdürmenin olmazsa olmazıdır. Bu ‘zor’u sürdürmek için onun, tebaanın gözünde ‘meşru’ kılınması gerekir. Bu da egemenlerin birçok araca başvurmasını gerektirir. Günümüzde radyo, TV, sinema, müzik, okul… gibi araçlar çok daha etkilidir. Ama ‘dün’ iki araç önemliydi: din ve sanat. 
Fransız papazı Volney’in Harabeler’ini lise birinci sınıfta okumuştum. Volney, iki meydanda (Sultan Ahmet ve Kremlin) Osmanlı ve Rus halkının toplandığını ve her ikisinin ‘kafirleri’ yok etmek için Tanrı’nın kendilerine güç vermesini dilediklerini anlatır. Volney, iktidarı meşrulaştırmak için dinin nasıl silah olarak kullanıldığını çok iyi anlatıyor böylelikle.
Ulus öncesi toplumlarda iktidarı ve şiddetini din meşrulaştırır. Ama bu yeterli değildir. İktidarlar meşrulaştırmanın ideolojik olarak beyinlere kazınması için ‘sanat’a müracaat derler. Şairler, ‘dün’ meşrulaştırmanın en önemli aracı olmuştur. Günümüzde meşrulaştırma için şaire ihtiyaç kalmamıştır artık. Bu nedenle ‘şairler’ Devletin artık şaire ve şiire önem vermediğini söyleyerek devletten yakınmaktadırlar.
…/…

Niyazi KARABULUT
ŞİDDET EKSENİNDE ARAP ŞİİRİ

Arap toplumunun göçebe bir toplum olması, geçimini avcılık, ve hayvancılık gibi unsurlarla sağlaması dolayısıyla her zaman şiddetle iç içe olmuştur. Arap şiirinde şiddeti görmek için sadece Muallakat-ı Seb’a’ya bakmak yeterlidir. Kabile savaşları gibi iç karışıklıkları da göz önünde bulundurursak Arap şiirinde şiddetle ilgili bol malzeme buluruz. Amr Muallakasındaki şu beyti zikretmemiz yeterli olur sanırım. وانزلنا البيوت بذي طلوح - الى الشامات نفى الموعدينا (Çadırlarımızı Zituluh’tan Şam’a kadar kurduk ve bizi tehdit edenleri oradan kovduk) Şiirin hayatın bir parçası olduğu Arap toplumunda şiddetin şiire yansıması da kaçınılmazdı elbet. İslamın gelişiyle özelde Kureyş’in genelde Arapların müslümanlara baskısı, daha sonraki dönemlerde müslümanlar arasındaki ihtilaflar ve batı toplumunun Araplar üzerindeki emperyalist tavırları Arap toplumunda şiddeti besleyen amil olmuştur. Arap şiiri de bu kaynaktan beslenerek şiddeti içselleştirmiş ve şiddetin şiiri diyebileceğimiz bir şiir bakışı karşımıza çıkmıştır. 
.//..
İSMAİL MERT BAŞAT
ŞİİR, ŞİDDET ve DİRENÇ KURUCULUĞU
Çoğu zaman ipek yumuşaklığında ve pınar suyu duruluğundaki şiir, nasıl olur da “şiddet” kavramıyla buluşuverir? Okur kendisini, kayalıkları köpüren dalgalarıyla döven, kılıçtan keskin, çelikten berk bir duyusal düşüncenin, ateşten yakıcı farklı bir hakikatin içinde buluverir? Şiir, hayatın kendisi olduğu için midir? Ya da şiirde beliren telos, tepetaklak edilen varlıklar dünyasının yeniden ayakları üzerine oturtulması talebi midir? En “şeddeli” şiirler şiddet mi yoksa taşmaya yazgılı bir enerji mi üretir? Belki de, “şiddet”i kendi kavramı içinde bırakmak ve şiirin tüm uzamsal boşluklarını çatlayacak kadar dolduran gerilimini başka bir kavramsallığa götürmek gerekir: maruz kalınan şiddete karşı, itaat ve uyum yerine, direncin ve başkaldırının örgütlenmesi.
..//..

BEHRUZ İMANİ                                  
 İRAN ŞİİRİNDE ŞİDDET

Muzafereddin şah döneminin sona ermesiyle yerine geçen Muhammed Ali Şah tarafından Cihangir Han boğdurularak öldürülmesi üzerine Fransaya kaçan Dihhodâ bir gece rüyasında Cihangir Han’ı görür  ve neden kendisini hatırlamadığını? Sorması üzerine  “O genç düştü ölüp gitti! Diye söylemedim mi?” diye O’na yanıt verir. 

“Ey altın çağın çocuğu!
Mademki çağınız yeniden imar edildi,
Ve kullarının itaatinden memnun olan Tanrı
Yeniden tanrılığına başladı,
Artık ne şeddatın adı, ne de İrem’in
Merasimleri kaldı.
Kırmızı gül boş yere konuşmaktan vazgeçti,
Hakka tapmak suçuyla
Celladın kılıçının uçuyla başı kesilip
Cennete ulaşanı hatırla!”


         İran şiirinde şiddetin tarihine göz atıldığında “şiddet” sözcüğünün (cihat, mukavemet, mukavemet edebiyatı, savaş edebiyatı, itiraz edebiyatı) gibi değişik anlamlarda günümüze kadar gelip çatmış şiir örneklerinde söz konusu durum açık şekilde kendisini gösterir. 
…/…


MERAL IŞILDAK 
ANTİK YUNAN UYGARLIĞI’NDAN HAREKETLE, DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK KAVRAMINI YENİDEN DEĞERLENDİRMEK…


Şiddet, hemen hepimizin şu ya da bu şekilde tanımış olduğumuz, hatta büyük bir olasılıkla tanımayı sürdürdüğümüz, bu nedenle de çoğu zaman bize o kadar da yabancı gelmeyen; buna karşın onunla yüz yüze geldiğimizde nasıl davranmamız gerektiğini kestirmekte çoğu zaman kararsız kaldığımız bir olgu olarak karşımıza çıkmayı hep sürdürdü ve görünen o ki, hep de sürdürecek. Toplumsal yaşantımızın içinde onun varlığını nasıl ortaya koyduğuna ve nasıl sürdürdüğüne ilişkin haber ve duyumların çevremizde hiç eksik olmaması nedeniyle ona ilişkin olarak sahip olduğumuzu düşündüğümüz aşinalık ve onunla başa çıkabileceğimize dair inancımıza karşın gerçek şu ki, karşımıza çıktığı hemen her seferindeki farklı görünüşleriyle onu tanıyabilmemiz bir yana, çoğu zamanlarda onun farkına varabilmemiz bile pek kolay olmayabiliyor. Çünkü şiddet, hemen her zaman karanlık bir doğaya sahiptir ve daima kendisini gizlemiş, gözlerden uzak tutmaya çalışmıştır. Kendisini en dolaysız ve aşikâr biçimlerde ortaya koyduğu zamanlarda bile onda, görünüşe çıkmayan ve derinliklerde kendisini gizleyen yönler daima olmuştur. Yaşanılan bir şiddetin tamamını tümüyle bilebilmek ve onu her yönüyle ortaya koyabilmek gerçekten pek kolay değildir ve zaten insanlık tarihi boyunca uygulanan şiddetlerin birçok yönleri gizli kalmış, bazıları zaman içinde ortaya çıkarılabilmiş; ama birçoğu tarihin derinliklerinde kendilerini gözlerden gizlemiştir. Onun kendisini her zaman farklı şekillerde ortaya koyması nedeniyle, tarihi boyunca insan varlığı, şiddeti tanımakta, onu tanımlayabilmekte ve ona karşı doğru bir tavır içine girebilmekte çoğu zaman başarılı olamamıştır. Çünkü o, insanın karşısına kimi zaman dinin, kimi zaman erdemin, kimi zaman ahlakın doğru yaşayış, erdem, başarı ya da özgürlük vaat eden sesine bürünerek çıktığı gibi, bazı zamanlarda da insanlar onu doğru yerde aramayı başaramamış, onu kendi dışlarında bulmaya çalışırken, kendi içlerinde boy vermekte olan şiddeti gözden kaçırabilmişlerdir.
..//..

Dr. MUSTAFA YILMAZ
ŞİZO-FRENİ ŞAİRİN NESİ OLUYOR? 

Bir yazıya başlamanın ne kadar zor olduğunu çok iyi bilirim. Başladıktan sonra da neredeyse yazı sizi yönlendirmeye başlar. O halde nasıl başlayacağınız çok önemli. Yine de tam bir güven içinde başlanılamaz yazılara çoğu kez. Şair ve şizo-freni üzerine bir yazıya film anlatısıyla başlamak pek tekin olmayabilir. Bu tehlikeyi göze alıyorum. Pink Floyd’u bilmeyen yoktur demeyi çok isterdim fakat dilim varmıyor. Bilmeyenler de bu vesile ile adını duymuş olacaklar. Bu yazıyı fırına sürme aşamasında eski dergileri karıştırırken elime aldığım Gergedan dergisinin ilk sayısında, Alper Soysal’ın, Pink Floyd Duvarı başlıklı yazısı duygularıma biraz tercüman oldu. Mezkûr yazı, Pink Floyd’un meşhur albümü ‘The Wall’ın yapılan filmi üzerine bir değerlendirmesinden oluşuyor. Filmin değerlendirilmesi bizim yazımızın kapsamı dışında kalır. Burada üzerinde durmak istediğim mesele ise Alper Soysal’ın filmin kategorik olarak ikinci bölümü olarak nitelediği dilimde geçen değişim sürecindeki ‘olumlu/müsbet şizoidlik’ durumdur.
..//..

İRFAN YILDIZ
ŞİİR VE  ŞİDDET! YA DA İNSANLIĞIN ÇIĞLIĞI ÜZERİNE ACI-GÜZELLİK!
 
                             Şiir ve Şiddet, hararetli bir konu..  Şiir, deyince, sanki, şiddetle ne ilgisi var canım, diyeceği geliyor insanın! Gel gör ki, ne hayat öyle bir şey, ne de şiir… Şiirin, yalnızca,  kuşlardan, mavi gökyüzünden, denizden, kırlardan, çiçeklerden söz ettiğini sanmak.. Ne büyük safdillik.. Keşke öyle olabilseydi.. Ama, hayat hiçbir zaman öyle olmadı ve şiir de hiçbir zaman öyle kalmadı..
                             Bireyi, toplumdan ayırarak, yeryüzünde tek başına değerlendirme olanağımız yok.. Ben ve yeryüzü, ne büyük sav.. Ama, dayanaksız.. Çünkü, hayat öyle değil..  İnsanın içinde yaşadığı, siyasal-tarihsel-toplumsal- ekonomik- kültürel- doğal- çevresel dönem ve koşullar var.. Bunu yok sayma olanağınız yok.. Yok sayarsanız, hayat sizi yok sayar.. Hayat sizi kaydetmez ya da yoklar hanesine yazar… Tarihin hiçbir döneminde, şairler de, hep belirli ortam- çevre ve belirli koşullarda, belirli bir tarihsel dönemde yaşamışlardır. İçinde bulundukları ortam ve süreç, onların yaşamını doğrudan doğruya etkilemiştir. Şiir de uzaydan gelmediğinde göre,  yazılan şiir,  devrin ve ‘dehrin’ mutfağında pişmiştir.
…/..

GÖKHER ŞÜKRÜ BAYLAN
 ZULÜM ÇELİĞİNİ EĞEN ŞİİRSEL ŞİDDET

Şiddet bir var olma biçimidir. Yok, sayılmaya karşı bir direniştir. Futbolda top öldüren ve karşı takımın oyun oynama isteğini görmezden gelen rakibe değen ayak darbesidir. Siyasi tarihte, kent devletlerinden gördüğü aşağılanma ve zulümle, tarih sahnesinden silinmek istenen göçebe kültürlerin yakıp yıktığı şehirlerdir. 5,5 milyon Müslüman’ın yaşadığı Fransa’da, derisinin rengi ve inanç tercihleri yüzünden kenar semtlere itilen Afrikalı çocukların yaktığı lüks semtlerdir. Milleniumun görkemli kentlerinde, farklılıkları görmezden gelinen ve anlam arayışları, tüketime yönlendirilen gençliğin, lise kampuslarındaki kanlı eylemleridir.  Kısacası şiddet, görmezden gelinen ve sesi işitilmeyenin, çektiği acı dolu yaşantıyı,  muhatabı olduğu düzene maddi ya da manevi zarar vererek hissettirme girişimidir. 
../..

Enver UZUN
RUS ŞİİRİNDE DÜELLO VE ŞİDDET

       Köklü bir geçmişin izlerini taşıyan Rus şiiri geçmişin haklı gururunu yaşamaktadır. Tür zenginliği bakımından klasik ve modern şiirin her alanında görülen eğilimler Rus şiirinde sürer. Tarihi savaşlarla dolu olan bir milletin edebiyatı bu temalardan uzakta olamazdı. Şiddet, savaş ve düello temaları şüphesiz Rus şirindeki zenginliği oluşturur. 
Onur, onurun korunması için kolay adalet: Düello!.. Hiç şüphesiz Rus kültüründe etkindir. “İgor Folk Destanı”ndaki manzume ile başlayan bu edebi gelenek, geçen uzun yılların baskıcı gücüne karşı ısrarla direnmiş ve günümüzün modern şiir anlayışına gelip çatmıştır. X. yüzyıldan itibaren destansı edebiyatta görülmeye başlamış olan savaş ve düello gibi nefret ve mahvetme duygusu psikolojik çatışmalarla yeni kimliğini bulur..
…/…

RAHMAN IŞIK SARIALİOĞLU
ŞİDDETİN RESMİ/ TARİHSEL SÜREÇTE ÖRTÜNEN ŞİDDETİN DIŞAVURUMU

İnsan, yaşadığı tüm çağlarda şiddet ile beraber yoğrulmuştur. Uygarlaşma aşamasında doğayı kurgulanacak eksik bir varlık olarak gören insan, doğaya kendini ekleyerek hem kendini hem de doğayı yeniden kurgulamıştır. Elbette bu insanın sadece doğaya ait bir varlık olmadığının bilincinde olması demekti. Doğanın insanileştirme süreci idi. İnsan, doğada bir tür yabancıdır. Ve bu onun akıl sahibi olmasının, yani soyutlama gücüne sahip tek varlık olmasından kaynaklanır. Dünyayı soyutlayan bir güce sahip olan insan, estetik bir şiddeti de kendi içinde taşır. Sanılanın aksine sorun, şiddeti ortadan kaldırmak değil, onu estetize etmek ve etikleştirmek sorunudur. İnsan her şeyden önce insanlar arası bir varlık olduğu için her zaman şiddet boyutlarına varmasa bile, öteki insanlarca oluşturulan bir müdahale ortamında yaşar; bu ortamın adı da uygarlıktır. Doğayı kurgulayan insan, doğalı bir varlık olan kendisini de bu kurgunun içerisine sokar. Sonuçta o, bir doğalıdır! Eş zamanlı bir şekilde kendisi de kurgulanan bir nesne-varlığa dönüşür. Bu tür döngünün baş dönmesi, insanlığın belki de en büyük sorunudur. İnsan sürekli müdahale edilen, kurgulanan bir varlıktır, "...her tür ideoloji, özne kategorisinin işleyişi sayesinde, somut bireylere somut özneler olarak seslenir."(a) Bireylere özne olarak seslenilen ideolojide insan, sanat sayesinde "özne" olarak değil de bir "birey" olarak cevap verebilir ideolojinin sesine. İnsanın soyutlama gücünün en yoğun şekilde bulunduğu sanat sayesinde birey, "somut özne" olma durumuna karşı koyabilir. Sanat, somut özneler yaratan ideolojinin soyutlandığı, örtülü şiddetin dağıldığı, öznelere karşı bireyler yaratan "karşı kozmostur".
..//..

KEMAL KOCAMAN
FERİDEDDİN ATTÂR

MUHTARNAME
Hicrî altıncı asrın (M. XII) son yarısıyla yedinci asrın (M. XIII) ilk yıllarında yaşayan Ferideddin Attâr'ın hal tercümesine ait bilgimiz pek azdır. Adı¬nın Muhammed olduğunu Mantıku't-tayr  dan açık¬ça öğreniyoruz . Künyesinin Ebu Hâmid, yahut Ebu Talip ve babasının Şaban lâkabıyla anılan bir zatın oğlu Mustafa oğlu Ebu Bekr ibrahim olduğu rivayet edilmektedir. Doğum yılını katî olarak bilmiyoruz. Devletşah'a göre 513 Hicrîde (1119 -1120) doğmuştur. Nişabur'da doğduğunu ken¬disi söyler. Fakat Nişabur köylüklerinden birinde doğmuş olmakla beraber merkezin Nişabur olması dolayısıyla Nişabur'da doğduğunu da söyleyebilir. Devletşah'la Mecalis al-uşşak, onu Nişabur köylüklerin¬den gösteriyorlar. Babası, 597 (1200-1201), yahut 604 te (1207-1208) ölen ve menkabevî bir rivayete göre Moğol istilâsını haber verip sırrolan meşhur Kutbüddin Haydar'ın dervişidir. Kendisi de rivayete göre bugün ortada olmayan "Haydarname" yi bu meşhur sufi için yazmıştır. Attâr, şiirlerinde eczacı ve doktor olduğundan, hastaya çağrıldığından, teda¬visinden bahseder. "Mantık al-Tayr" da doktor ve eczacı olduğunu gösteren bir beyit var (b. 4786). Bu bakımdan "Attâr" kelimesinin doktor ve eczacı ma¬nasına kullanıldığı ve bu mahlası, mesleği dolayısıyla aldığı muhakkaktır. Zamanında büyüklere ve padi¬şahlara hiç ehemmiyet vermeyen, padişah sarayına mensup olmadığını, hürmete lâyık olmayanlara bağlı bulunmadığım, başında padişahlık lokmasının havası esmediği gibi kapıcının sillesini yemek korkusundan da emin olduğunu, aşağılık kişilere efendi adını tak¬madığını, hiç bir zalimin ekmeğini yemediğini, hattâ divan kâtiplerine ait bir mahlas bile takınmadığını iftiharla söyleyen Attâr'ın, kendi mes¬leğiyle meşgul olduğu muhakkaksa da şeyhlik yapıp yapmadığını da bilmiyoruz. Nefahat sahibi, onu meş¬hur Necmeddin-i Kübra halifesi Mecdeddin-i Bağdadi müridi olarak göstermekte ve "Tezkiret al-Evliyâ" mukaddimesindeki sözlerini âdeta buna delil tutmak¬tadır.
../.. 

MAHİYE MORGÜL
KOLBASTI HALK OYUNU ÜZERİNE 

Fonetik analizlerle tarih:
Kolbastı; Goli-Bazti; Kol-Maz’ti, Oğ-uli Maz-si. Maz soylu Oğul’lar. 
Maz; Işığını güneşten alan Uma-Oz, Ay gibi. 
Ay, ışığını güneşten alan olarak tarif edilir, Kuran’da, Şems suresinde de böyledir. Bu nedenle Şaman kültürünü bilmeyen batılı yazarlar Maz için “Kafkasların ay Tanrısı” tanımını yaparlar. 
Karadenizlilerin antik adlarından Amazonlar da adını MAZ’dan alır. A’maz-oğulları, Amazoğn, Amazon’un köken adı;  Maz gibi olan, Maz-si, Maz-ti; Basti, Bastı. 
Antik kaynaklarda Maz için Kafkasların Ay tanrısı, İştar, diye bir adlandırma daha yapılır. İştar, zaten fonetik açılımda İs-Dor, Tor Işığı, Tor-us/ Toros olup, Karadeniz dağlarımızın antik adı olan Peria Toros ile örtüşür. 
Trabzon’un açılımındaki kök heceler içerisinde hem Maz, hem de Dor heceleri birlikte bulunur. Dor-Abaz-oni, Tur (soylu) A’maz (inanışlı) Önü-yeri. 
Daha eski adı olan Trapezos; Tur-Apas-us; Türk/Dor Bas ışığı/uşağı. 
Trapez-us’un son eki US üzerine: Us, Os, Si, Ti, gibi son ekler, ışığı/uşağı/soyu ile aynı kavramdır. Çünkü Şaman/Işık kültüründe insan, evrendeki büyük ışığın/Güneşin/Gök Tanrı’nın ışığından ur olan ışığ, uşağ, esiğ’dir.
..//…






ALPHONSE DE LAMARTINE
FELSEFE 
 
Kamışlarda rüzgârın iniltilerini dinliyorum,
Tembel tembel yatmışım pınarın kenarında,
Meşe kütüğünün çevresinde dönen gölgeyim,
Ya anlamsız bir isim kazırım ağaç kabuklarına,
Sesime yanıt veren yankıya seslenirim,
Ya da bomboş göklerde bulutları izlerken
Onlar gibi âvare uçuşur hayallerim.
Gece düşer, ve zaman, o ürkmüş parmağıyla
Bir gün daha geçtiğini işaret eder bana.
 
Sadece arada bir, rûhum sıkıldığında
Düşüncemin âhenkle coştuğunu duyarım,
Çöl akşamlarının büyülü melteminde
Halâ şiirler söyler ayrı kaldığım sazım.
Daha olgun bir özsudan beslenen bu meyvaların
Rüzgârla silkelenen yaban ürünler gibi,
Biz onları devşirmeden, tabiatın keyfince
Sararmış çimenlere düştüğünü  hissederim;
Dalın terk ettiği bu meyvalar
Onları üreten ağaçların eteğinde ölürler.
Daha dolu yaşadığım çok günler oldu belki,
Şöhretle parlatılmış, aşkla güzelleştirilmiş,
Hızlı kanatlarıyla kaçıp gittiler benden,
Geçmişin gecesine çabuk düşmeyen günler.
Aklımın belli belirsiz, şüpheli ışığında,
Göklerde Platon'un yalunu izleyerek
Yolumu şaşırmıştım, öğrenmek istiyordum:
Kil içinde kapalı bu tanrısal ışıltı
Ölümle sönmeli mi, yoksa canlanmalı mı tekrar?
Bin yıl sonra dünyada dirilmesi mi gerek?
Ya da yedi kez yazgı, alan değiştirerek
Yıldızdan yıldıza, kutsal özüne doğru
Hep kaçan bir hedefe mi yaklaşmalı durmadan?
Anılar yaşar mı ha^la bu değişimler içinde?
İşlerimiz, aşklarımız, erdemlerimiz izler mi bizi?
Cehennem kapısında bizi bir yargıç mı bekler
Doğruları sapkınlardan ebediyen ayıran?
Fani saltanatların yıllarını uzatan,
Gökten doğan kutsal yasalar mı var?
Bu yasalar ki direnen insanları engeller,
Hakkaniyet kralların korumasına kalır!
Ya da, kör bir uyuşukluğu uyuyan bir tanrı
Terazisinin sarsılmasını yazgıya teslim eder,
Ve gözlerini başka yana çevirip
Doğayı talihe, dünyayı zorbaya mı bırakır?
Ancak, kartalın göklerden avsız dönmesi gibi,
Gözümün eriştiği engin yüksekliklerde
Hiçbir şey bulamadım, kuşkudan, boşluktan başka,
Sonsuz kırlarda başıboş dolaşmaktan usanmış,
Bir kıyıda tek başına yaşayıp gidiyorken,
..//..
Türkçesi: Kenan Sarılioğlu

NAZİK EL MALAİKA
DEĞERİ OLMAYAN KADINA MERSİYE

"Bağdat sokaklarından bir manzara"

Gitti, solmuş yanakları, kımıldamıyor dudakları
Kapılar duymuyor ölüm haberini, rivayet, rivayet…
Kaldırılmıyor perdeler, sel olmuş keder
Geçene kadar gözleriyle takip ediyorlar tabutu
Erkekler titriyor geçitte, bir iskelet kalıntısı
Haber tökezledi kapılarda, bulamadı bir sığınak
Bazı çukurlar unutmaya sığındı.
Ay mersiye okuyor hüznüne.

Gece kendisini teslim etti sabaha, özensiz
Işık geldi, süt satıcılarının sesiyle ve durgunluk
Aç, bir deri bir kemik, kedinin miyavlaması
Satıcıların bağırtısı, gelip geçenlerin karşılaşması
Çocukların taşları yol kenarına dizmesi
Dar sokakların kenarlarında kirli su akıntıları ve koku
Çatıların kapısıyla oynuyor rüzgar
Derin bir unutuşa benzeyerek
                                                         çev:n.karabulut


HERMANN HESSE
HAYAT, KENDİ SEÇTİĞİM

Bu dünyaya gelmeden önce
Bana nasıl yaşayacağım gösterildi.
Endişe vardı, keder vardı
Sefalet vardı, acının yükü vardı.
Beni ele geçirecek olan bağımlılık vardı, esir alan yanılgı vardı.
Beni gürleten ani öfke vardı, nefret ve kibir vardı, gurur ve utanç.

Fakat ışık dolu ve güzel düşlere dair günlerin mutlulukları da vardı, yakınmanın daha baskın olmadığı ve daha baskın olmadığı derdin, ve her yerde nimetlerin kaynağının aktığı.
Sevginin, hala yaşamakta olana, göçüp gitmiş olanın saadetini armağan ettiği, insanın, bütün beşeri ıstıraplardan arınmış, kendini yüce ruhların seçilmişi olarak gördüğü.

Bana kötülük ve iyilik gösterildi, bana noksanlarımın bolluğu gösterildi.
Bana beni kanatan yaram gösterildi, bana meleklerin yardımseverliği gösterildi.
Ve ben böylece müstakbel yaşamıma bakarken, bir varlığın sorusunu işittim, bunları yaşamaya cesaret edebilir miydim, çünkü karar saati artık gelmişti.

Ve tekrar tüm kötülükleri değerlendirdim - "yaşamak istediğim hayat budur!"  - diye cevap verdim kararlı bir sesle.
Böyleydi yeni hayata adım attığımda
Ve kaderimi sessizce kabul ettim.
Böylece doğmuştum bu dünyaya.
Yakınmıyorum, çoğu zaman hoşuma gitmese de, çünkü henüz doğmamışken ona razı oldum.

                         Çev: Ömer Coşkun

ERİK STİNUS
ADALILAR İÇİN 25 SATIR

Dünya düzeninde, demokratik olacağını
söylüyorlar bunun, batmazmış adalarla vahalar
ufuk çizgisinin altına asla. Onlardan
yayılıp duracak başka yasalara ilişkin bilgilerle
daha derin bir dayanışmanın renkleri. Dağlardaysa
gündelik işçiler, dışlanmışlar, mangal kömürü yapanlar
gezgin ozanlarla bir avuç üniversiteli arkadaşı onların
ellerinde çekiç ve körükle her akşam toplanıp
bir ateşin çevresine düşünüyorlar nasıl durduracaklar
İspanyol fatihlerini. Zırhlı tanrıların
ve camdan tapınakların altından
bir göz atacak otlar dışarıya, kasvetli papazların
ve satıcıların arasından biri şaşkınlıkla
arkasına bakacak unutulmuş bir şiveyi tanıyarak.
Kimbilir belki de komünizm dudağında bir ıslıkla
ansızın girecek makinelerin donattığı işyerlerine,
adı Karl ya da Friedrich olarak çekinmeden girecek
bir kral edasıyla, bir İskandinav kabile reisi gibi
Volodya olarak, Hintli bir tüccar gibi Mohan olarak
ve elbette o denizcilerle azizlerin adlarını taşıyan
Fidel, José, Juan olarak girecek, yorgun bir kâhya
adıyla Marta olarak, adlarında sesli harflerin çınladığı
Rosa, Radha, Amina, Tunde ve Dai olarak.
Koskoca bir şirket haline geldikten sonra Dünya
beklenmedik bir kalp atışı duyulacak, altınla kaplı.  

çev: Kemal Özer - Gülşah Özer'


GEORG TRAKL
GECEYE ŞARKI

I.
bir nefesin gölgesinden doğan biz
gezinip duruyoruz ıssızlıkta
içindeyiz sonsuz bir kaybedişin
tıpkı kurbanlar gibi
neye adandığını bilmeyen.

tıpkı dilenciler gibi
bize ait değil hiçbir şey
budalalar gibiyiz kapalı kapılar ardında
bir kör gibi kulak kesiliyoruz
fısıltılarımızın yitip gittiği
sessizliğin içinde.

menzilsiz yolcularız
rüzgârın sürüklediği bulutlar
ölümün soğukluğunda titreyen çiçekler
biçilip yok edilmeyi bekleyen.



BARBARA BLOCK
İKİNCİ PERONDA

trene binince sen
cam kenarından bana
son bir bakış bıraktığında

kapandığında bütün kapılar
biletçi arkamdan benim
saydığında saniyeleri

hafiften kaydığında raylarda tren
sallanmak için kalkan elim
elbet ağırlaşacak

bir aşk göreceğim
göz pınarlarım kurumuş
taa uzaklarda kalan

  Türkçesi:  Yahya Kurtkaya




ISSN 1307-3060
ayla aksoyoğlu
ayla aksoyoğlu
Nizar Kabbani
Taş Çocukları

Dünyaya meydan okudular
Ellerinde sadece taşlar…
Kandiller gibi ışık saçarak, muştularla
Direniyorlar, taş atıyorlar, şehit oluyorlar…
Biz kutup ayıları olup kaldık
Sıcağa rağmen vücutları dipdiri
Ölene dek savaştılar bizim için
Biz kahvehanelerde oturduk ……..
Birisi ticaretten bahsediyor
Birisi istiyor milyarlar
Ve dört eş
Dolgun göğüslü…
Birisi Londradaki zarif villasından bahsediyor.
Silah tüccarlığı yapıyor birisi
Birisi meyhane istiyor
Kabileden, ordudan, emirlikten bahsediyor birisi
Ah! Hıyanet topluluğu,
Komisyoncu topluluk…
Sürgün nesli
Ey ahlaksız nesil
Tarihin yavaş akışına rağmen seni bastıracak
Taş çocukları.

çev: niyazi karabulut
MESUT DOĞAN
...söyleşi: nurettin durman
"Her insanın hayatındaki ayrışmalar olduğu gibi yıllara ve yaşa göre bende de önemli ayrışmalar oldu. Kırk rakamının insan yaşamında ilginç parametreleri var. Anne karnında kırk günlük olduğumuzda bir melek tarafından kaderimiz (ameller, rızık, ecel ve kişinin nasıl bir kişi olacağı vb.) yazılıyor ve insana bu dönemde ruh üfleniyor. Bebek kırk hafta dolduğunda dünyaya geliyor. Kırkı çıkmadan bebekte bazı değişimler olmuyor. Kırk yaşında zekâ zayıflarken akıl doruk noktasına çıkıyor. İnsan ölünce kırk gün sonra mezarda önemli değişimler yaşıyor. Tasavvufta çile çekilirken kırk gün (tasavvufta çile ifadesi kırk gün anlamında farsça bir kelime olup, Hz. Musa'nın Tur-i Sina'da Tevrat'ı almak için kırk gün riyazette kalmasından alınmıştır) olması insanında ömründe ve yaşamın çatallanan yollarında çile çekerek, dar kapılardan geçerek kendi iç derinliğine ulaşması ancak kırk yaşında olabiliyor. İnsan kırk yaşına geldiğinde yaşadığı hayata bakılarak onunla ilgili genel bir hüküm veriliyor. Hâsılı kırk rakamının insan yaşamında önemi çok büyük. Mesnevi'sinde, "Bütün sanatlar, şüphe yok ki önce vahiyden meydana gelir fakat sonra akıl onların üstüne bazı şeyler katar" diyor Mevlana. Bir başka büyük insan, "insanın cehli için ona ilim ve bilgiler ilham edilmiş, ihtiyacı için ikram edilmiş" diyerek insanın aslında kendisine ait zannettiği bilgi ve keşiflerin gerçek bir sahibinin olduğunu ikaz ediyor."   
..../...
AHMET ADA
ŞİİR DİLİ

Deleuze/Guattari ikilisinin sözleriyle, şiir "dilin içindeki yabancı dildir". Bu söz modern şiirin dili için söylenmiştir. Klasik şiirin dili için - metaforlar içerdiği halde - dilin içindeki yabancı dildir, diyemeyiz. Klasik şiirin dili, kurguda, sözdiziminde konuşma dilinden (doğal dilden) ayrılır, farklılaşır. Modern şiirin dili hem konuşma dilinden (doğal dilden) kaynaklanır, hem de ondan kopar. "Dilin içindeki yabancı dildir". Modern şiiri 'dilsel bir olgu' olarak nitelemek bu yüzden  doğrudur.
Konuşma dilinden farklı bu dili 'üstdil' olarak nitelemek de yanlıştır. Konuşma dilinden farklı oluşu 'üstdil' olarak nitelendirilmesini gerektirmez. Üstdil şiiri ait bir terim değil, Dilbilimin bir terimidir. Açıklamalı Dilbilim Terimleri Sözlüğü'nde Berke Vardar Üstdil'i  "Doğal dili ya da konudili inceleyip betimlemek için oluşturulmuş araç dil; dili anlatan dil" olarak tanımlar ve devam eder: "Doğal dilin göndergeleri, dil dışı gerçeklik düzleminde yer alır; oysa, üstdilinkiler dilsel niteliklidir, konudilin göstergelerine ilişkindir (örn. dizim, sesbirim, ek, yapı, vb). Hjelmslev'e göre, bir üstdil, bir gösterge dizgesini inceleyen gösterge dizgesidir. Şiir dili için 'dilin içindeki üstdildir' dersek, şiiri oluşturan sözcüklerin 'dizin, sesbirim, yapı, ek vb.' dilsel nitelikli olduklarını söylemiş oluruz. Oysa, modern şiirin dili doğal dilin göstergelerine dayanır; bir araya gelen sözcükler sabitlenmiş anlamlarını da alışılmamış bağdaştırmalarla aşar.
...//...

BÜNYAMİN DURALİ
AHMET ERHAN'A DAİR

      Orhan veli, benim şairim değil. Şiirde bir dönemi kapattığı, Melih Cevdet ve Oktay Rifat'la birlikte başka bir dönemi başlattığı doğrudur; doğrudur da, o ve arkadaşlarının şiire getirdiklerini ben pek benimsemedim. Pek değil, neredeyse hiç benimseyemedim. Şiirden imgeyi atmalarına, sokak ağzını (kimileri buna halk ağzı diyor, ola ki doğrudur) abartarak kullanmalarına, şiiri çoğunca bir espri ve şaka malzemesi gibi görmelerine, uyaktan ve sıkıdüzenden uzaklaşmalarına, eğretilemesiz yazmalarına, halk edebiyatından yararlanmayı basmakalıplık sanmalarına, ses-ezgi öğesine sırt çevirmelerine, gelenek'ten radikal bir biçimde kopmalarına, şiiri herkesin bir çırpıda yazabileceği yanılgısına yol açmalarına vs. oldum olası ısınamadım. Gene de, Orhan Veli deyince, beni etkileyen birkaç şiiri var diye düşünürüm. Biri şu meselâ: "güzel kadınları severim/ işçi kadınları severim/ güzel işçi kadınları daha çok severim". Mealen aktardığım için, tam böyle midir, bilemem; üç aşağı beş yukarı böyledir ama.
...//...

HÜSEYİN AVNİ CİNOZOĞLU
O.GÜNAY'IN "KİBRİYA" ŞİİR KİTABI ANA EKSENİNDE
MADENCİ-ŞAİRİN ŞİİR SERÜVENİ;
DEVRİM; PSİKO PATALOJİ VE MİSTİZM  İZLEKLERİ ÜZERİNE BİR DENEME

         Bir şiir kitabı olarak, öncelikle ad seçimiyle iddialı bir girişimi akla getiriyor. Bu girişimin kitabın adına uygun büyüklük ve yetkinlikle, mütevazı bir şiirsel başarıyla nihayetlendiğini görmek, okuru hayal kırıklığına uğratmıyor. Şiirin, okudukça anlam katmanları derinleşiyor. Öznelliğe pay bırakmakla birlikte, şairin kazı çalışmasının izleri üzerinden yapılan yolculukta keşfedilen bulgular ortak bir yoruma müsait hale geliyor. Şiirlerin, kendine has bir ritmi gözetmekle birlikte okurken hem ses hem de semantik direnç noktaları mevcut. Bu durum, şiire ilkten nüfuz etmeyi güçleştirmekle birlikte geleneksel şiirin tekrarından...
...//..

ALİ  HİKMET YAVUZ
SANSAR VE BEDROS'A GÜZELLEME...

ne haber şiirlerden reis, ne haber kuş uçumlarından,
bir mor taka akıyor yakamozun üstünden, ama nereye
soran yok, var mı yelkeni beyaz, var mı dümeni boş
içi boş artık bütün kelimelerin, sanki evren sarhoş

ne haber taşlardan reis, kıyıda, sonsuz, yosun tutmuş
taşlardan ne haber, deniz ıslatmış güneş kurutmuş
fosilleşmiş aşk hikayeleri, gel-gitlerde okunurmuş...

ne haber yazdan reis, nerde sandal, ıskarmoz
teknenin altını kazıyor bir çocuk,
dökülüyor sır'ı geçmiş yazların
aynaya vuruyor nilüferdeki yakamoz

ne haber bulutlardan reis, aşk yağmur topluyor
bir mor taka akıyor mor dalgalardan mor dalgalara
hayat bu dilde yazıldığı gibi okunurmuş...

çiçeklerden ne haber reis,
çiçekler, ve yeis, ve tabanca...

MOR TAKA ŞİİRE MÜDAHALEDİR
mortaka@gmail.com
yaşar bedri/ ruşen ali cengi,
şiir, 64 sayfa, mor taka kitaplığı
AYLA AKSOYOĞLU
ŞİDDET VE İRONİ
1.
Şiddet, içeriği ve  vurgusu ile insan doğasını saran baskın bir olgu. İnsan üretmeyi  ama ondan daha fazla tüketmek ve yok etmeyi sever. Şiddete programlanmış bir makinedir  insan. tarih denilen bilimin içerdiği gerçekler bunun göstergesidir. Aslında bu yıkıcı eylem sonuç olarak üretimi de getirir, ama başlangıç amacı asla üretim değildir. İnsandaki yok etme -parçalama basıncı öyle güçlüdür ki atomu bile parçalayabilmiştir ve bu içgüdünün en kutsanmış kemikleşmiş hali savaştır. Büyük yok oluşları içinde taşıyan gerçek.
İnsanın şiddet duygusu var olma gerçeğini bir türlü sonlandıramıyor. Hatta biyologlara bakılırsa yaşama direncini artırıyor. Üstün bireyler güçsüz bireyleri yok ederek, türlerin geleceğini ve gen havuzunu güçlendiriyor. Yani şiddet yok etmek için yeterli değil, aslında sadece dönüştürebiliyor bir şeyden başka bir şeye, bunu yaparken  ölümün acısını görmüyor. ölen insanın acısını, çatlayan kayanın acısını, bitkinin topraktan ayrılış acısını görmüyor, duymuyor ama ortalama insanın duyumsamadığı bu sancı sanatçı için başlı başına bir varlık sebebi olabiliyor. Hayattaki şiddeti sanatında da en derin haliyle yaşayan sanatçı, evrendeki her acıyı onunla eşdeğer olarak duymak gibi bir külfet altındadır. Durmaksızın daha küçük parçalara ayrılan evrende sanatçı  sanatın yaparken bu kaygıyla çalışıyor canı yanıyor ve yarattığı eser de aynı kaygıya şahitlik ediyor. Şiddete rağmen değil yalnızca, bazen da şiddetle el ele. İnsanın en zayıf ve gülünç yanlarıyla birlikte.
...//..