yaşar bedri
GÖRSEL İMGE
g a l e r i s i
BU SAYIDA

yazısız/ı -1
bu sayıda -2
editöryal -3
arif damar ile söyleşi - 6
görsel imge levhaları/ y.bedri -9
arif damar/ cacala (şiir) -17
hüseyin atabaş/ geçiyor zaman (şiir)  -18
veysel çolak/ taşbaskı (şiir) -19
mahmud derviş/  sen şu andan kendinden başkasısın -20
erdal alova/ ateş dolaşımı (şiir) -21
hilmi haşal / göğün gölgesi (şiir) -22
nurettin durman/ ruhumu kurtarmak için  (şiir) -23
necmi zekâ/ ne dedin ne dedin (şiir) -24
ihsan deniz/  "baht-ı siyâh" üzerine monolog -25
ahmet ada/ yaz için prelüdler ıv,vıı -26
çiğdem sezer/ bisküvi tozları (şiir) -27
âdem turan/ morsalkımlınisan (şiir) -28
berna olgaç/ hiç ve her şey ıı (şiir)-29
ercan yılmaz / güzel atlar (şiir) -30
dosya/ şiirde teknik ve estetik -31
hüseyin atabaş/  şiirde estetik ve teknik -32
ahmet tüzün/  şiirde teknik ve estetik olan var mıdır? -33
necmi zekâ/  "nasıl"a nasıl bakmalı? -34
cihan okuyucu/ divan şiiri  estetiği ve estetik -35
ahmet ada / şiir tekniği ve estetik -43
haşim hüsrevşahi/ farsça şiirde görsellik -45
gökher şükrü baylan/ aydınlanmanın şiirdeki gölgesi.. -49
niyazi karabulut/arap şiirinde estetik -52
celâl fedai/ şiirde eski ve yeni hünerler -57
erdal sarıçam/  türk satirik şiirinde teknik ve estetik -59
aime cesaıie/ şiir ve bilgi -65
hilmi haşal/içerik biçim biçem:şiir -69
metin cengiz/felsefe ve şiir -70
görsel imge/siyah beyaz -71
kemal özer / günlükler -72
veysel çolak/ insan için direnişin şiir -73
caner ocak/ gökçedir yeryüzünde (şiir) -74
z.betül yazıcı/ hangi el (şiir) -75
anton neumayr/ georg trakl şiiri'nin patolojisi -76
özer ciravoğlu/ günce-şiir -80
ihsan bektaş / acelesi yok (şiir) -81
nurettin taşçı/ sevincik (şiir) -82
tamer sağır/ çok uzun kılıçlar geçiyor boğazdan -82
atila er/ ey farfara! (şiir) -83
erdinç dinçer/  gece saklardı seni (şiir) -83
c. hüseyin  düz/ mevsimler,-güllere kıymak içindir -84
gülden aşçıoğlu/kendinden ayrılanlar ... -84
adnan algın/ s'ağır boşluk (şiir) -85
mustafa eroglu/ ikinci  çarşının delisi (şiir) -85
dilek değerli/ oda (şiir) -86
nevzat akyar/ misafir (şiir) -86
necla maraşlı /başka bir yaşamın ardında  -87
a.uğur olgar/ bir ben kaldım kavuşmasız (şiir) -87
müesser yeniay/kucağında oyuncak bebek -88
tamer abuşoğlu/ hüseyni (şiir) -88
pia tafdrup/ iki şiir -89
jorge luis borges/satranç (şiir) -90
robert creeley/ şiirler -91
j.c.mangan/sibirya (şiir) -92
salah abdussabur/ leyla ve mecnun'dan -93
selim tunçbilek/ şiir yaşıyor -94
sidar s.özmen/ vals (şiir) -96
fatih demirci/ kaan romero -97
dilek akın / günah eskizinde yaşama davet (şiir) -100
sıddık akbayır/okur tipolojileri -101
mehmet şamil/ şair, kader ve esrar (şiir) -102
bahtiyar vahapzade ile söyleşi -103
müştehir karakaya söyleşi -105
tamer gürbüz söyleşi -107
zekeriya saka söyleşi -108
z.nesrin inankul/ m.m.mazhar alphan -110
nalan gür söyleşi -112
mustafa e.kılıç söyleşi -113
hasan akarsu / kitap tanıtımları -115
seçme haikular /  -117
erdem menteşoğlu /topal osman ve ali şükrü bey'i ... -119
türkan yoldaş/ trabzon havalisinde kesişen hayatlar -121
rıfat gürsoy/ deniz dediğin budur işte (öykü)-129
derya uzun/ ilk insanın ayak izleri gobustan ... -130
niyazi bulut/ hayat ile gerçek arasındaki ince çizgi -132
m.nihat malkoç/ yazmalar yetim kaldı -133
kemal bulut / antik sözcüklerde trabzon -ıx -135
ayla aksoyoğlu / görsel imge-1 -136
enes malikoğlu/ faîl-î malûm bir cinayete (şiir) 137
ayla aksoyoğlu/görsel imge levhaları-2 -138
bize gelenler -139
mektup/ imren çalışkan tüzün -140


YAŞAR BEDRİ

EDEB İLE GELEN, LÜTUF İLE DÖNER

Gazze'li çocuk henüz kavrayamıyor olan biteni, meraklı bakışların ardından soruyor: "Bizi neden sevmiyorsunuz, size ne yaptık?"  İngiliz'in mimarlığı, Abd'nin taşeronluğunda sürdürdüğü bu ihale dinmeyen bir kanama olarak sürüyor. Adil değil bu soykırım. Nazi zulüm ve soykırımını yaşamış bir ulustan, özgürlüğün anlamını bilen, insanı sevgiyle kuşatan bir hoşgörü beklenirdi.  Ne var ki ütopya bu. Peygamber katili bir kavimden, ihya eden, donatan davranışlar beklemek safça ve aptalcaydı oysa. Her Noel'i kana bulamak, özellikle İslam coğrafyasına gözdağı vermek, hamilerinin vazgeçilmezi oldu. Evet bu dünyadan bir zalim, bir katil daha, son röveşatasını yaparak, bol bol bayrak yaktırarak geçti. Neden deve kuşu gibi başımızı kuma soktuk olan biteni görmemekte ısrar ediyoruz? Başında fötrü, ağzında Küba purosu, elinde çakaralmaz karabina, kalabalıkların önünde eski patronuna meydan okuyan Saddam fotoğraflarını hatırlarsınız… Kâğıt mendil gibi kullanıldığının ve onların gözünde bir sentlik değeri olmadığının farkında olmadan, Sam amcasının kılavuz kargalığında halkı için ve kendi için vahim bir sonun başlangıcına çanak tutmadı mı? Bir damla kanla bir damla petrolü takas eden vahşi vahşi batının oyunları bir gün bizim de toprağımızı kana bulamayacağını kim garanti edebilir? Meydanlarda bağırmaktan, nutuk atmaktan, bayrak yakmaktan çok daha etkili tedbirler olmalıydı. Bir avuç Siyonist, dünya mazlumlarıyla alay ederken, 'laf olsun diye kınama'yı bile esirgeyen tek dişi kalmış canavarlar ve sağduyu sahibi halklara rağmen Arap coğrafyasının paspal liderlerinin 'ne'liği, kimliği sert bir şekilde masaya yatırılmalı. Bir ülke, birey olma, ulus olma bilincini genlerinde taşı(ya)mıyorsa, sadece kendisine zarar vermiyor ortak kültürleri taşıyan halkları da zor durumda bırakıyordur.  İmdi… Söylemekte zorlanıyorum lâkin, Adolf Hitler'e rahmet okutan çocuk katillerine sesleniyor Ortadoğulu:  "Hatırlayınız!.. Jarussalem'da çok azdınız. Miladi 637'de Halife Ömer sizi Haçlıların zulmünden kurtarıp ibadet özgürlüğünüze kavuşturdu. Tarih 1177, yine haçlı seferleri, Selahaddin Eyyübi sizi istilacıların zulmünden kurtardı. Fatih'le yaşam rahatlığına kavuştunuz. 16. yüzyıl. Avrupa'nın soykırım, zulüm ve engizisyonundan kurtarıp sizi Adana havalisine yerleştiren 2.Bayezit. Çar 2.Aleksandr'ın ölümünden sizi sorumlu tutan Ruslar, ülke dışına sürmüştü. Aç, sefil, perişan bir duruma düşmüştünüz! Yine imdadınıza 2.Abdülhamit yetişmiş, sizi aylarca İstanbul'da ağırlayarak misafir etti. Sizin yeni kıtaya yerleştirdi. Bugün Abd'de varsanız, bunun müsebbibi  kimdir?  Siz, bütün bu iyiliklerin bedelini nasıl ödediniz? 1915'de Çanakkale'de istilâ ordusuna gönüllü yazılıp, Siyon Katır Birliği olarak Osmanlıya karşı savaştığınız. Bütün Bunlara rağmen kurduğunuz İsrail Devleti'ni 1948 yılında ilk tanıyan,yine  ihanet ettiğiniz bu neslin torunları oldu." Zembereği kurulmuş kanlı bir makine olarak, sürdürdüğünüz bu öfke kimseye huzur getirmeyecektir.  Büyük Ortadoğu için hazırladığınız tuzağa koşar adım gidiyorsunuz. 

SIRADAKİ BEKLESİN, OBAMA GELDİ

11 Eylül harakirisi ile timsah gözyaşlarını daha fazla sürdüremeyeceğini anlayan tescilli katil beyaz şef(ler), saygınlığına, inandırıcılığına, masumiyetlerine olan inancını tamamen kaybettiği bir anda zembereği kurulmuş Rice'ları sahneye koyuyor. Şimdi bu aktörler, hiçbir zaman 'sanık' olmaktan kurtulamayacağı bilinciyle, öteki olmak 'zan'ıyla dışarıda bozulan itibarlarına rötuş yapma seansları yılan hikâyesidir. Tasfiye edilen onurlu köleler itibar mı var? Katlederek dezenfekte ettikleri Bronx'un asi çocuklarının rollerini figüranlıktan başrol oyunculuğuna kadar yükselttiler. Siyahî figüranlar ihanetlerini çok güzel oynayınca, başrol oyunculuğu için geni bozulmuş inorganik 'nesne'leri gönül rahatlığıyla kullanabilirdiler. Rice rüyama girmesin diye her gece dua ediyordum. Biliyoruz ki uykularımız hepten kaçacak. Özgürlük meşalesindeki ateşi teneke tepside sundukları bay 'kara adam'a ihale edilecek olan, ihaleler; operasyonların narkozla yapılmasını mı öngörüyor? Kimse iyimser olmasın. Zulümistanda değişen hiçbir şey yok, olmayacak da. Derisi kara olduğu için kız vermek bir yana, arabasının anahtarını teslim etmeyen bay beyazın başına taş mı düştü de böyle bir gaflet ve dalalette bulundu?  Sahneye koyulan tanıdık bir senaryodur. Sömürüyle, mezalimle, çaldıklarıyla palazlanan batı ve batının batısı borçlandırılan vahşi modernizmin köleleri artık uzatmaları oynuyor... Bu güruh ve hamileri; ABD'nin 'günah çıkartma' seanslarını ve bu oyalamanın arka planının dikkatli okunması gerekiyor. Kara adam o kadar aşındırıldı ki; bunun sonucunda "asileştirildi". Özgürlükleri lütfedilirken öfkeli, kontrast, protest bir muhalefet inşa ettiler. Bu öfkeli güruha kukla liderleri sayesinde istediklerini yaptırabilirlerdi artık. İtaatten tahribata giden yolun ayrık otlarıydı ve çok dikkatli yolunmalıydı.  Uzaktan kumandalı bir liderin günü geldiğinde ipini çekmek çok zor bir şey değildi beyaz şeytan için. Onlar için insan eti kaç para ki? Onun portföyünde oyunu bitmez hiç. Biliyoruz ki sırada petrol bitene kadar yetecek malzemeleri mutlaka vardır…  Siyahîler sırasını savdı. İmdi Kızılderililer, İnkalar, Mayalar, Aztekler, Toltekler, Müslümanlar, yeni ikiz kuleler, biraz Pentagon, biraz Beyaz Saray, Saray Bosna,  Kandahar, Bağdat, Gazze, bor… Kan kaybettikçe; yeni serumları ve gençleşme kürleri çoktan hazırlanmıştır bile.  Obama için hiç hayal kurmuyorum, gene biliyoruz ki; her imparatorluğa biçilen bir ömür olmuştur. Onun da içinde boğulacağı bir obruk olacaktır. 

GÖRSEL İMGE
 
Aime Cesaire göre; "Poetik bilginin temelinde, evrene ve insana ait bütün güçlerin şaşırtıcı akışkanlığı vardır."  Yazının ve fotoğrafın bulunuşu putperest naiflikten, modern metinperestliğe evirilmenin ve sonucu olarak kavramsalın da tetikleyicisi addedilir. 19.yy'ın bu görsel saptaması ile 'tarihin de sonunu' hazırladığı iddia edilirken; Marx da, Hegel de şiirin ilkel toplumlarda geliştiğini, burjuva ve sanayi toplumlarında eksiltiye, zaafa uğrayacağını söyler.  Naif  bir plato zihinde dahi kurulamıyorsa, burjuvazi ve refah; huzuru ve şiiri zorlayacaksa, yeni bir dilin kurulması zorunlu(mu)ydu. Bilincin kurgulayacağı, yapacağı daha üst bir dili aramak gerekliydi belki. Şiirin sezdirme gücü ve bıraktığı izlek, hızla sanallaşan modern yaşamın pratiklerinde çok rahat karşılığını bulmakta zorlanıyor artık. Bu müşkül iki kuşak sonra çok daha net gözlemlenebilecektir hiç kuşkusuz. Büyüsel kurgular, kendi görsel dinamiklerini estetize ederken yeni bir dile dönüştürülmeyi de öngörüyor/ öngörecektir.  Tarihsel süreç olarak bizden önce gelenlerin 'sonucu', bizden sonra geleceklerin 'nedeni' olan, bu nedenselliğin; anaforunu 'şey'lerin ışık oyunu, 'şey'lerin diyalektiği ile varsıllaşan tabletler olarak açığa çıkması yeni zamanın zorunluluğuydu.  Görüngü, insan zihninde dalan, dışarıdaki eylemlerin ve çatışmaların bezenip soyuttan somuta imge katsayısını yükselten tabletlerdir. Kodlanan semboller levha olan bilinçte kutsanır ve varsıllaşır.  Sözün kifayetsiz kaldığı anlar olur. Reddiye ve eleştirinin, yeni malzemelerle kurduğu imagination, alımlama estetini de yükseltir. Bazen okkalı bir sövgü bütün reddiyelerin yerini tutabileceği gibi kalbin aynası olabilecek tebessüm methüsenanın yerine geçecektir. Manifestizmin imkânsızlığını söylemiş olmama rağmen, hâlâ söylenecek yeni şeylerin olabilme ihtimalini de zorluyor olmak, hiç şüphesiz aklı ve tekâmülü yok sayamayacağımızın da göstergesidir.  Gerekçem; dünyada her şeyin söylenmiş olduğu aforizması, konuşmaktan yorulan insanın yazıyı icat etmesiyle başlayan süreç… Aşırı bireyselleşme, sanalda uçuşan eylem, etiksizlik ve tepkiler ve modern zamanların evirdiği bireyi gözden çıkarma sorunsallarıydı. Yıkımı hızlandıran bu unsurlar aynı zamanda aklın karşı durma/direnme nedenseli olarak yeni şeyler üretme enerjisi değil miydi? Çoğaltılan, çoğaldıkça kendini tekrarlayan şiirin ne kadar zorlanırsa zorlansın, 'kendi kendine'liği rehavetini sürdürmeyip, yeni 'iş'lerin farklı alanlar, yeni yörüngeler araması kaçınılmazdı. Maruzatlarından azat olmak isteyenlerin, ışığa, biraz daha ışığa kavuşma özlemi, dokunabilme, kitabilikten kurtarabilme keyifli bir dönüştürme süreciydi. Oyunlar; bedenin ve ruhun rollerden ve maskelerden arındırılmış, uyum halleri ise;  Sanatın çok ciddi bir oyun olduğunu düşünüyorum. Oyun ola!... 

BU SAYIDA

  Uzun süredir üzerinde çalıştığım "görsel imge" levhalardan örnekleri bu sayıda okurla buluşturdum.  İlhan Berk, Arif Damar için "Sözü siler sanki sözün altındakini yazar," diyordu. "Şiirin soğuk demircisine" sormak istiyordum: Kurumsuzluğun, tokluğun, insanca olanın, yer altı suları gibi yavaş yavaş baş vermenin ipuçları nelerdi? "Adem abinin bile ellerini yakan gülü"n gizemini anlatsana? Soruyoruz: Salvador Dali sergisi açıldı. At başlığı takmış sözde aydınlarımız sanal iletişim ortamında Dali'yi faşist olmakla yargıladı. Arif Damar ise, "Sürrealizm akımının devrimci bir akım olduğunu anladım," diyor. Faşizm, devrimcilik, devrimci olmak, resmin dili… Neler oluyor? Soruyorum: Son yıllarda ödüller öylesine çoğaldı ki her şaire bir ödül düşecek nerdeyse. Niceliğin, raconu bozduğunu düşünüyorum. Geçmişteki ve günümüzde verilen ödüllerin niteliği, kazanımları hakkında neler söyleyeceksiniz? Tam bu noktada Türkiye'de her şaire bir veya birkaç ödül düşüyor (bendeniz hariç, temizim çok şükür) Heyecan da duyamıyorum. Bu oldubitti ve günümüz Türk şiiri sizde heyecan uyandırıyor mu? Soruyorum: Şiirimizin kesik damarlarından biri de hiç şüphesiz, şiirimizde sistemli eleştirinin olmayışı. Her kafadan bir ses çıkıyor ve sadece konuşuyorlar. Yapılan üstmetin çalışmaları genelde övgü amaçlı ve beklentileriyle kaleme alınan olumlamalar niteliğinde süregidiyor. Bu kirlenmeye etiksizlik te ekleniyor. Övecek, cilalayacak dost bulamayınca bu işi kendi yapıyor, takma isimle yayınlıyor. Bu meydande menfi anlamda eleştirilmeye kimsenin tahammülü yok. Şiiri hücrelerine ayıracak, poetik bilinç ve şiir donanımının olmasına rağmen; olabildiğince nesnel bir eleştirinin olmayışını neye bağlıyorsunuz? Yoğun içerik, dil ve biçim kaygınızdan yola çıkarak, Mor Taka'nın da dosya konusu olması gerekçesiyle sormak istiyorum: "Şiirde teknik ve estetik"in sizde karşılığı nelerdir?  Dilediğince, nasıl istediyse öyle yanıtladı  "şiirin soğuk demircisi".  Sizlerde düşünün bunu isterseniz? Arif  Damar, kitap fuarı etkinliklerine Refik Durbaş'la birlikte gelmişti  Trabzon'a. Askerden yeni dönmüştüm. Resim atölyem, etkinliğin olduğu pasajda idi. Etkinlikler çerçevesinde açmış olduğum resim sergisini gezerken, "Gurbet ne yana düşer ustam" şarkısı çalıyordu. "Bak bu şarkının sözleri Refiğindir," demişti Arif Ağabey.  Arif Damar'la ilk buluşmamızın üzerinden çeyrek asır geçmiş demek ki. Ayakları yere basan şairler şiirdeki hal yolculuklarını yaşamlarıyla da sürdürürler. Kadim olan, ete kemiğe bürünmüş siyah beyaz bir yolculuktur bu. Uzun zamandır bir söyleşi yapmak istiyordum Arif Ağabeyle. Aralık ayının ikinci pazarıydı, sesi zayıf ve yorgundu. Sohbet arasında sakalını sordum, "kesmedim" dedi ve ekledi, "Ama Hilmi kesti." Sohbetimizin sonunda; "Çok soğuk var, üşüyorum," dedi, "şimdi yatağa girip ısınacağım."  Dağ çocuğu olduğumdan mıdır nedir, ürperten kışları sevmem. Soğuğun yakıcılığını biliriz de; Ungaretti gibi yaz insanı olmak isteriz hep. Yoksulların ve yalnızların kışı hiç bitmeyecek gibi uzun sürer. Yine bu sayıda; Mahmud Derviş'in gündemi koruyan nefis aforizmasını sizlerle buluşturuyoruz. Bu sayı dosya konumuz "Şiirde teknik ve estetik" idi. Dosyamıza; Hüseyin Atabaş, Ahmet Tüzün, Necmi Zeka, Cihan Okuyucu, Hilmi Haşal, Ahmet Ada, Haşim Hüsrevşahi, G.Şükrü Baylan, Niyazi Karabulut, Celâl Fedai, Erdal Sarıçam yazdı. "Poetik bilgi, bilimsel bilginin sessizliğinden doğmuştur," diyen Aime Cesaire'ın metnini keyifle okuyacağınıza inanıyorum. Önce sayımızda basım aşamasında gözden kaçırdığımız Anton Neumayr'ın Georg Trakl şiirinin patolojisini gecikmeli yayınlıyoruz. Bu sayımızda şairlerin el yazılarıyla şiirlerini yayınlamayı sürdürüyoruz. Topal Osman, M. Kemal'in  muhafızlığına geldikten sonra bölgedeki gücü artar. M. Kemal ile olan yakınlığı, ona muhalif yapılanmadaki kimlikleri iyi takip etmesine yol açmıştır. İsmet İnönü - Ali Şükrü çatışmasının onu etkilediği, yönlendirdiği söylenebilir mi? Topal Osman ile Ali Şükrü'yü karşı karşıya getiren ideolojik çatışmanın gelecek kaygısı olabilir miydi? Zira Ali Şükrü hilafeti destekliyor ve meclisi etkileyebiliyordu. Topal Osman ise Osmanlı yönetimince suçlu konumda görülen bir kimlikti, gelecekteki yönetim sürecine dair bir hareketi engellemeye yönelik bir planlamaya dâhil edilmiş olabilir miydi? Bunların yanıtını Türkan Yoldaş'ın yazısında bulacaksınız. Dünyanın en eski kaya resimleri Bakü'nün (60 km) güneyinde yer alan Gobustan kayalıklarında olduğu tespit edildi. Tunç devrine ait olduğu söylenen, zehirli yılanlarıyla ünlü Gobustan'ı Derya Uzun yazdı.  Şubat ayı içinde kaybettiğimiz şair Bahtiyar Vahapzade 'ile Hüseyn Cavid, Samed Vurgun ve iki ulusun gençlik sorunlarını konuşan Enver Uzun'un röportajını bu sayıda yayınlıyoruz Şiirleriyle, yazılarıyla, çevirileriyle emeğini esirgemeyen Niyazi Karabulut, Müesser Yeniay, Ö.Cem Demirci, Murat Alpar, Yahya Kurtkaya, Mümin Hakkıoğlu, Halil İbrahim Aydın'a teşekkür ediyorum. Şiir sürecimiz gencinden ustasına, yeniyle eskiyi buluşturma platformu olmuştur. Köylü kurnazlığı postuna bürünmüş zavallı birilerinin laf olsun diye gevelediği isnatları kabul etmiyorum. Kimlerin neler yaptığını, neler söylediğinin herkes kadar farkındayız. Köyde kal köylü gibi yaşa sözüm olmaz, lâkin köylülüğümüzle kentlerde gülünç olmayalım. Eeee ne demişler: "Dere gider kumu kalır!.."   

GELECEK SAYIMIZ "ŞİİR VE ŞİDDET"

Dergicilik ve yayıncılık çetrefil bir iş. Her yer kemik ve kılçık!.. Ne yana dönsek daha çok batıyor. Edep ile gelen, lütuf ile döner dedik, yanlış ettik. İnsan asla değişmez, ayağı düz basınca, menfaatine dokunulunca tırnaklarını gösterir. Ha bunlar Mor Taka'nın seyrine zerrece ziyan mıdır? Elbette hayır. Dağ taş şaire ve şiire kestiği, ama okunmadığı bir zamanda, ekonomik açmazlara rağmen edebiyat tenceresini kotarmak keyifli bir iş. Mor Taka, yayın periyodundan da gözlemleneceği gibi medyatik olma ve keyfilik zaafına düşmedi, düşmeyecek. Köylü uyanıklığını hüner belleyip, bizi yaftalamak isteyenlerin hem kel, hem fodul olduğunu sağır sultan görüyor.  Yazınsal misilleme; belagatin diyalektiğidir diyedir  kentlerin kültürüne dahloldu.  Bu etik dışı müdahaleler gün geçtikçe yazınımızı kirletmektedir. Sanırım bizden sonraki kuşak bunu pek umursamıyor.   Bir yazın dergisi editörünün çıkışını okuyalım: "Değerli Şair dostlar, kimseyi kast etmeden söylüyorum: Bir ülkenin neredeyse bütün şairleri…"  Bu hitap yazılarını önemsediğim bir kalemin girizgâhı. Hem kimseyi kast etmeden hem de bütün ne demek istendi. Her neyse... İçerik kim adına, ne adına çok da önemsemiyorum. Kimin kaç dirhem dirayeti olduğu ve nokta kadar menfaat için virgül kadar eğildiğini kör olmayan görüyor. Yediği kaba işeyenleri de çok gördü bu ulus. Zaten bu ülkenin kaderi bu. Atana, törene, kabilene, dostuna ve geleneğine söversen acayip afili insansın.  Entelektüalizmin yolu ihanetten (mi) geçiyor! Bu değişecek elbette! "Şiir ve Şiddet" 13.sayı dosyamız. Katılımlarınızı bekliyoruz.
Mor Taka şiire müdahaledir!..

AIME CESAIRE
ŞİİR ve BİLGİ
Poetik bilgi, bilimsel bilginin sessizliğinden doğmuştur.
Gerçek dünyada yolunu yitiren insan; çözümlemeyle, gözlemle ve deneyimle bu dünyaya hükmetmeye başlamıştır. O andan itibaren olgular ormanında yolunu nasıl bulacağını öğrenmiştir. Dünyada nasıl hareket edeceğini öğrenmiştir.
Ancak, yine de dünyanın kralı o değildir.
Dünyaya ilişkin bir bakış açısı. Evet, bilim dünyaya ilişkin bir bakış açısı sunar insana. Ancak kısa ve yüzeysel türdendir bu.
Fizik, sınıflandırma yapar ve açıklama getirir, fakat özü kaçırır gözden. Doğal bilimler de tasnif eder, fakat özgü olanı kaçırırlar gözden. Matematikte ise, mantıksal ve soyut devinimini kaçıran gerçektir, gerçekliktir.
Bütün olarak değerlendirildiğinde bilimsel bilgi; hesaplar, ölçer, biçer, sınıflar ve öldürür.
Fakat bilimsel bilginin yüzeysel olduğunu söylemek yetmez. Yoksullaştırılmış ve açlığın pençesinde kıvranmakta olduğunu da eklememiz gerekir.
Onu elde edebilmek için her şeyini feda etmiştir insan: arzularını, korkularını, duygularını, saplantılarını.
Bilimsel olan bu kişisiz (impersonal) bilgiye ulaşmak için insan kendisini benlikten soyundurmuş, bireysellikten yoksun bırakmıştır.
Yoksullaştırılmış bilgi diyorum; çünkü kaynağında, serveti ne olursa olsun yoksullaştırılmış insan durmaktadır.
Aldous Huxley'nin 'Melek ve Hayvan' (The Angel and the Animal)'ında oldukça eğlenceli bir bölüm vardır: "Hepimiz aslanı tanıdığımızı sanırız. Aslan yelesi ve pençeleri olan ve Garibaldi'nin betimlemesindeki gibi rengini çölden alan bir hayvandır. Fakat aynı zamanda Afrika'da, çevresindeki antilopların ve zebraların, dolayısıyla da onu saran otlakların arasındadır. Antilop ve zebralar olmazsa aslanlar da olmayacaktır. Av kaynakları tükendiğinde, hayvanlar kralı zayıflar, bir deri bir kemik kalır. Hepsi yok olduğunda ise ölür."
Aynı şey bilgi için de geçerlidir. Bilimsel bilgi, antilopları ve zebraları olmayan bir aslandır. İçeriden kemirilir sürekli. Açlıkla -duygu açlığıyla, yaşam açlığıyla- kemirilir.
Bu nedenle, kurtuluşu başka yerlerde aramıştır tatmin olmayan insan. Sözü edilen kurtuluş bolluktur burada.
Ve insan, yavaş yavaş bilimsel, açlığın pençesinde kıvranan bilginin dışında bir başka tür bilginin farkına varmıştır: Tatmin edici bir bilginin.
Bu keşif, Ariadne'nin ipliğini akla getiriyor: İlk ilim adamları saymamız gereken insanların, sezgiyle, tümdengelim ya da tümevarım yolunu kullanmadan, en temel gerçeklerin farkına varmalarını sağlayan güçle ilgili oldukça yalın birtakım sözlerdir…
..//..

HÜSEYİN ATABAŞ
ŞİİRDE ESTETİK VE TEKNİK
Estetik sözcüğü, günlük yaşamda aşağı yukarı güzellik ve yakışmışlık kavramları ile eşanlamlı olarak kullanılmaktadır. Bu anlayış doğrultusunda, "Çok estetik olmuş değil mi? Estetik açıdan doğrusu ben yetkin buldum"  gibi birçok örnek vermek olanaklıdır. Bu doğrultudaki kullanımı sanırız iki neden ya da gereksinim besliyor. Bunlardan birincisi, güzel yerine daha akademik bir kavramı kullanma gereksinimi; ikincisi de estetik sözcüğünü güzel sözcüğünün karşılığı olarak algılamak / anlamak… Ancak yazınsal sanatlar söz konusu olduğunda, konumuza giren estetik algılamayı bilimsel bir disiplinden daha farklı bir içeriğe oturtmamız gerekiyor. Yani burada konumuz şiir estetiği olduğuna göre, estetiği günlük dildeki kullanılış anlamından ayırmamız gerekecek. Böylece elde edeceğimiz doğru algılamayla estetik sözcüğünü sanatsal olarak bir beğeni düzeyi oluşturma, beğeni anlayışı olgusu olarak anlamamız sanırız doğru olur. Ama doğru anlamak estetiğin (estetik biliminin) ortaya çıkış nedenlerine ve anlamına değinmek de yerinde olacaktır. 
..//..
*
NECMİ ZEKÂ
"NASIL"A NASIL BAKMALI?
Auden, Oxford'da şiir profesörü olarak verdiği ilk derste, kendisini bir şiirde en çok ilgilendiren iki şeyden ilkinin teknik olduğunu belirtir: Önce şiir denen sözel aygıtın nasıl işlediğine, nasıl çalıştığına bakmalıdır. (İkinci olarak da, "ahlaki" sorular sorduğunu söyler: Şair "iyi yaşam"dan ne anlamaktadır, okurdan, hatta kendinden neler saklamaktadır, vs.) Bu bakış açısı görece özgün sayılabilirse de, bildiğimiz biçim-içerik ayrımının çok da uzağına düşmez. Yaygın olarak kullanılan bu kavramsal çerçeveye göre, şiirde -ne söylendiğinden bağımsız- belli öğeleri bir araya getirmeye ve düzenlemeye, bu tür işlemlerdeki yetkinliğe ilişkin bir boyut vardır. Genellikle "biçim" başlığı altında değerlendirilen bu boyut, beceri (yapabilme) meselelerini içerir.  Öte yandan, gösterilen, hissettirilen, sezdirilen her türlü bilgi, duyum, çağrışım, vs "içerik" başlığı altında ele alınır. Her ikisinin de çıkış ya da buluşma noktası, -eğer bir akım ya da ekol değilse- çoğunlukla şairdir. Malzemeyi seçen, kendi tercihlerine göre belli bir biçimde sunan; sonuçtan sorumlu tutulan, yerilen ya da övülen, odur...
..//..

*

AHMET TÜZÜN
Şiirde Teknik ve Estetik Olan Var mıdır?
Bir şiirin yapısının nasıl oluştuğunun ipuçlarını en iyi, Almanca, "Dichten" sözcüğünün verdiğini düşünüyorum. " Sıklaştırmak" anlamına gelen bu sözcükten yola çıkarak Alman Edebiyatı'nda, Dichten (şiir yazmak), Dichtung (değerli edebiyat yapıtları), Gedicht (şiir) terimleri üretilmiştir. Anlatılmak istenilenin belli bir bağlantı içerisinde yer almasının sağlanması, oradan şiiri şairi katında bitmiş, alımlayıcı (okur) düzeyinde okunur duruma getirmek "Sıklaştırma"nın sonucudur.
Sıklaştırmak aynı zamanda şiirin " dış" ve " iç " öykü, biçim - biçem olarak ayrıştırılmasına da olanak sağlar.

..//..
*
CİHAN OKUYUCU
DİVAN ŞİİRİ  ESTETİĞİ ve ESTETİK  TARTIŞMALARI   
Meseleye giriş sadedinde  birkaç söz
Yazımıza  güncel bir soruyla  başlayalım,dilerseniz. Günümüzde sıradan bir okuyucu için Divan şiirini anlama problemi nereden  kaynaklanıyor?  Bu zorluk eski şiirin artık eskiyen ya da  eskitilen diliyle ve tekniğiyle   sınırlı   bir zorluk mu,yoksa  bunu da  aşan bir problemle mi  karşı karşıyayız ? Eğer   problemimiz  vokabülerle  sınırlı  kalsaydı ortada büyütülecek  bir durum  yok anlamına  gelirdi. Çünkü yapacağımız şey önümüze kalın bir  lugat çekmek ve anlamadığımız  kelimeleri arayıp bulmakla sınırlı kalırdı. Ancak meseleye aşina  her okuyucunun  pekala  farkında olduğu  üzere   kelimeleri bilmek  klasik  metinlere  nüfuz  etmek için  kafi  gelmiyor. Acaba niçin ? Çünkü   sözlük kelimelerin sadece günlük  manalarını  verir. Oysa şair "başka  bir lisanla  tekellüm  eder." Klasik şiirin kelimeleri   sözlük  anlamlarının çok ötesinde mana ve çağrışımlarla  mücehhezdirler.  Kelimelere yüklenen bu  zengin manaları ve çağrışımları farketmek, diğer tabirle şiirde  kullanılan bu "üst dili"    yakalamak ancak o dili  var eden kültürü tanımakla mümkündür."Tanımak" tabiriyle sadece geçmişteki  hadiseleri,hayat tarzını ve şairi besleyen  kaynakları kastetmiyoruz. Bunun da  ötesinde   onun günümüzden  ve Batıdan  hayli  farklı  olan sanat  anlayışını,diğer  bir tabirle  -aşağıda  bahsi  geçeceği  üzere-kainata  hangi pencereden  baktığını tespit etmekten  bahsediyoruz.  O halde klasik şiiri anlama yolculuğumuzda   işimizin pek de  kolay olmadığını itiraf  etmekle işe  başlamalı,kendimizi bu zorluklara hazırlamalıyız. Bu çerçevede  yazımızı başlıca  iki başlığa  ayırabiliriz.Birinci  kısımda modernleşme dönemi penceresinden  bakıldığında  Divan Edebiyatının  nasıl göründüğü  ile ilgili tespitler yer alacak.Bunlara  bir nevi  dolaylı  cevap  olan ikinci  kısımda  ise klasik  şiirimizin  kendi   dünyasını ve estetiğini anlamaya  çalışacağız.   
..//..
*
NİYAZİ KARABULUT
ARAP ŞİİRİNDE ESTETİK
Şiirin girift bir sanat olduğu gerçeği, her zaman bu alanın uzmanlarınca kabul edilmiş ve bu yüzden şiir konusunda herkesin kabul edebileceği bir tarif yapılamamıştır. Bu tanımın yapılamayışında biçim ve içerik bakımından özünde taşıdığı karmaşa önemli rol oynamış olmalıdır. Sözün tarihiyle birlikte, şiir hakkında birçok şeyin söylenip yazılmasına yol açmış, hemen her devirde alanın otoriteleri, şiir hakkında kendilerince daha isabetli gözüken görüşler dile getirmişler; ancak bu görüşler, büyük ölçüde şiiri bir veya birkaç yönüyle ifade etmekten öteye gidememiştir. Şiir gibi tarif edilemez ya da tarifi herkese göre değişen bir konu ile estetik gibi herkese göre farklı anlamlar ifade eden bir konunun bir arada olmasından kaynaklanan oldukça girift bir yapılanma.
..//..
*
HAŞİM HÜSREVŞAHİ
Farsça şiirde görsellik
Farsça şiirde dil konusunu başka bir makalede gözden geçirmiştik.  Dil, varlığı ve bu varlığın kapsamındaki şeyleri ve nesnel olan ya da olmayan bu şeyler arasındaki ilişkilerin topunun keşfinin zihinde bıraktığı ve bu varlığa geri dönüşümün bütününü içeren yaşayan bir varlıktır dersek, şiir dilinin oluşumunda işlevi olan temel öğelere değinmiş oluruz.  Konuşulan dil ile yazılan dil arasında var olan aralıkların, ayırımların ve ortak olan ve olmayan sorunların tümüyle şiir dilinde de var olduğunu vurguladıktan sonra, bu süreç içinde yani şiirin konuşulan dilden yazılan dile geçişi sırasında önemli hadiseler cereyan ettiğini de kabul edebiliriz. İnsan zihninden bağımsız olarak varlığını sürdüren her şeyin, zihinde oluşturduğu idelerin bir yandan gösterileni olan ama diğer yandan zihnin dışındaki şey olarak "somut gerçeğin" göstereni olarak işlev gören sözcükler, sessel varlıklarıyla olduğu kadar yazıldıkları andan itibaren, kararlaştırılmış simgelerle beyaz kağıt üzerine çizilen görsel varlıklara -ki bu varlıkların aynı zamanda ister görsel ister işitsel olarak zihne dönüşündeki macerada yarattıkları da buna dahildir- bir şiirin bütününü oluşturmakta temel rolü oynar. Sözcükler tümce oluşturduklarında zihni çevreleyen şeyleri algılama bütünlüğü oluşurken, şiirde satırlar halini aldıklarında (dizeler) düşünsel, imgesel (şiirin dışsal imgesi yanında içerdiği içsel imge dahil) ve sessel bütünlüğe ulaşma yolunda önemli bir "mesafeyi" kat eder. Böylece gözümüz, yan yana dizilen sözcükleri bir mesafe içinde izlerken, kulaklarımız da o süremsel gerçeklikte sessel varlığı algılayıp duyarak o şiir dizesinin (ve dizelerinin) bütünselliğine katılır ve onun bir parçası olur. Böylece şiirin oluşum (yapılım) süreci, sadece şairin zihnindeki tözsel varlıklarla değil, bu tözsel varlıkların sözcüklere dönüşü, bu sözcüklerin kağıda dökülüşü, gözün onları görmesi ve sesli okunmadan işitme merkezimizin onları sessel varlık olarak algılaması ve okununca ise kulaklar yoluyla duyulması ve bu iki temel (görme ve işitme) duyu aracıyla ve aracılığıyla duyumsanması ve duyanın dünyasında başka bir tözsel evrene dönüşmesiyle oluşan bir bütünlük içinde ele alınabilir. Bu bağlamda şiirin sessel ve görsel varlığı tartışmaya açılabilir.
..//..
*
AHMET ADA
Şiir Tekniği ve Estetik
Şiirde tekniği kurcalamaya başlarken ilk akla gelen soru hangi şiirin tekniğidir? Klasik şiir ile modern şiirin örgütleniş teknikleri çok farklıdır. Klasik şiirde ölçü, uyak, belli biçimsellikler (Sone, Gazel gibi), ses ve ritim öne çıkarken, modern şiir farklı teknik özelliklerle örgütlenir ve bir 'yapı' kurar. Dilsel bağdaştırmalar, şiiri dikey ve yatay olarak kurmalar, tamlamalar, dilsel sapmalar, uzak çağrışımlar, imge, sözcüğün bir ses, bir kavram olarak değeri, sözcüğün seslerinin (ünlülerin, ünsüzlerin) bir eşgüdüm içinde olması, dizenin yitmesi ya da bütün yapıya yayılması (artlama tekniği) modern şiirin yapıya giden olmazsa olmazlarıdır.
Şiirde tekniği şöyle tanımlayabiliriz: Şiiri şiir yapan öğelerin tümü. Şiiri şiir yapan öğelerin 'şiir olma' sürecinde uygulama ya da uygulayım. Şiirin sanatkârlığı, oluşturulması yöntemi. Modern şiir gerçekliklerin ve üstgerçekliklerin verileriyle, şiire ait öğelerin (sözcük, sözcük ilintileri, ritim, anlam vb.) eşgüdüm içinde şiirsel yapıya yönelmesi teknik bir işlemle açıklanamaz. Çünkü şiir bazen doğaçlama olarak kurulur. Dilin ses ve anlam boyutu bazen doğaçlama olarak eşgüdüm içine girebilir. Bazen de şiir, şiirin malzemeleri bir araya getirilerek ve önceden tasarlanarak yazılır ya da yapılır. Öyle veya böyle, şiirde teknik yine şiirin kendinden çıkar.
..//..
*
CELÂL FEDAİ
ŞİİRDE ESKİ VE YENİ HÜNERLER
Son Samuray filmiyle Holywood, tıpkı Son Mohikan'da yaptığı gibi, ancak şeytanın aklına gelecek bir hinliğe imza atarak kendisini doğurup besleyen zihin işleyişine 'nezih' hizmetlerinden birini daha yapmıştı. Samuraylara ya da Mohikanlara ağıt yakarak onların vakitlerinin artık geçtiğini söylemek, sinema hüneri gerektirmeden önce başka hünerlere sahip olmayı istemekteydi çünkü. Modern sonrası zamanların insanlarının içindeki kahramana hayranlık duygusunu hem kabartıp hem de söndürmeden önce, bu zaman insanlarının içindeki söz konusu duygunun varlığını tüm boyutlarıyla keşfetmek ve onları filmin dışındaki dünyadaki edilgin yaşamlarına ufuneti alınmış sinikler olarak döndürmek, gerçekten de, hüner değil hünerler gerektiren süreçleri ifade eder. Her Japon'un içindeki samuray otomobil vidalarını sıkarken uyanmalı, her Türk'ün içindeki Osmanlı kadınlara olan zaafında kendini belli etmeli, her Rus'unsa içkisi daima dolu olmalı… Bu adamcıkların içindeki adam, arada bir uyandırılmalı ki, kendini hepten çöküntüye bırakmasın. Bu düşüncelerimden ötürü paranoyak olarak görülebilirim. Hatta bu yüzden sözlerimin itibarı da düşebilir. Fakat endişelenmiyorum, Holywood işin bu veçhesine de el atmıştır. İnsanlar benden ya da kendince kafa yoran bir başkasından duyabilecekleri bir hakikati 'komplo' olarak onlardan seyretmeye daha bir meraklıdırlar. Bu duygularının tatmini sıradan insanlar için yemek yemek gibi bir ihtiyaç olmuştur. Dedikodunun diyalogun yerini aldığı dil dünyaları ile sıradan insanlar, kendilerini sıradan kılmaya devam ettirecek her çeşit hünerin sergilenmesine bayılırlar. Yeter ki sıradan kalmaya devam edebilsinler.
..//..
*
ERDAL SARIÇAM
TÜRK SATİRİK ŞİİRİNDE TEKNİK ve ESTETİK
(Genel Bir Bakış: Nef'i, Şair Eşref, Neyzen Tevfik)
Bu yazımda, "Türk Şiirinde Teknik ve Estetik" ana konusu çerçevesinde içinde, "Türk Satirik Şiirinde Teknik ve Estetik" alt konusunu ele almaya çalışacağım.
Halk edebiyatında "taşlama", Divan edebiyatında "hiciv", günümüzde ise "yergi" şeklinde adlandırılan satirik şiir, bir kimseyi, bir olayı ya da bir düşünceyi, kendisine has üslubuyla yermek ve eleştirmek amacıyla yazılan şiirlerdir. Bu tür şiirlerde şair, hedef aldığı kişi, olay ya da düşünceyi genelde ağır şekilde eleştirir. Bu "ağır"lık şairin kendi tercih ettiği kelimelerle cereyan eder. Birçok satirik şiirinde sövgü, aşağılama, alaya alma ve hakaret içeren ifadelere yer verilir. 
..//..
*
VEYSEL ÇOLAK
İNSAN İÇİN DİRENİŞİN ŞİİR
Filistin direnişinin şiirini anlama çabası, Türk şiirinin izlek sorununa da katkı getirebilir. Bu açıdan da konunun üzerinde düşünmeye gerek var, kanısındayım. Çünkü 1980'de sonra, sadece kendine, kendi içine bakan bir şiir anlayışı belirleyici olmaya başladı. Şimdilerde öylesine bir noktaya vardı ki bu, ortaya konan şiirler kendilerini bile anlatamaz duruma geldi. Çünkü geleneği içerip dönüştüremediğinden, kendi bilgilerini de üretemez durumda yazılan şiir. Doğaldır ki içerik kaybolmaya başladığında, biçim de, yapı da kayboluyor. Türk şiirindeki bir örnekleşme, durmadan kendini yineleme durumunda kalış; yaşamın dışında bir şiir kurma çabasından kaynaklanıyor. Bakın 1980 sonrası şiire. Yaşama ilişkin bulacaklarınızın çok az olduğunu göreceksiniz. İşçiler, öğrenciler, Pazar yerleri, grevler, toplumsal kalkışmalar, mitingler, ezilenler, pazara çıkartılan kadınlar, faili meçhul cinayetler, toplumsal yapının getirdiği gerilimler, etnik dayanakları olan politik çatışmalar, bireysel özgürlüklerin kısıtlanması, kurulmak istenen toplumsal yapının ürettiği korku, açlık, işsizlik, insanların giderek lümpenleşmesi, lotarya kültürünün belirleyici olmaya başlaması, töre cinayetleri, barışın önemi, çete savaşları, mafyanın belirleyiciliği, emperyalizmin kanlı uygulamaları,; din ve dinin giderek önem kazanıp belirleyici olmaya başlaması, yurt sevgisinin yitmesi, dil bilincinin işlerlikten kalkması; kısaca birbiriyle iç içe yüzlerce konu (tema) şiirin dışındadır. Şair; insan, birey dendiğinde sadece kendini anlıyor.
..//..
*
GÖKHER ŞÜKRÜ BAYLAN
ESTETİK AYDINLANMANIN ŞİİRDEKİ GÖLGESİ OLARAK TEKNİK
Giriş:
Yaşam bir dağa tırmanıp, dağın ağırlığınca yükü sırtımıza bindiğinde, dağın zahmetine karışarak dağı kavramakken… Ve yaşam dünyadaki tüm dağların kipiyle tek bir dağa bakabilmekken…  Yaşam, tırmandığımız dağın soğuğuyla tenimizi yakarken… Ve yaşam en sağlam şekilde bastığımız topraklardan, derin okyanus diplerine bizi fırlatıp atarken… Ve yaşam ne olacağı önceden kestirilmeyen, beklenmedik bir heyulayken… Teknik önceden kurulu dümdüz bir söz salıncağının paslı demir halatlarında, bir oyana bir buyana sallanmaktır…
Varlık derinlik ve zirvelerden oluşan engebesiyle insana türlü meşakkatler ve hazlar yaşatır. Dil bu engebeyi alır ve onu kelimelerin imbiğinden geçirerek, düz bir coğrafyanın izdüşümünce, deneyimden ve hal ilmiyle sezilen bilgiden kopartarak tekrar yaratır. Böylelikle deneyimin rakımı, kelimelerin coğrafyasınca sıfırlanır.
Kelimeler, varlığı çarmıha geren Yahuda'nın çivilerine benzer. Varlığı oluş halindeki anından kopartarak,  varlığı, varoluşu bitmiş yalın kelimenin zamanında esir alır. Varlık oluş halindedir. Zaman ve mekân içinde varlık, sonu asla gelmeyen bir akışa sahiptir. Teknik, henüz tamamlanmamış bir varoluşun içinde bulunan kelimeye ve insana, anlatımını tamamlamış rolü oynama fırsatı tanır. Varlığın kelimeden yansıyan özünü, söyleyişin süsüne boğar. Kelimeler, durağan sonlu haliyle insanoğlunu akışkan süreğen varoluşundan alıkoyar. İnsanı, varoluşuna uygun olmayan anlamların boyunduruğuna alır.

*
NECLA MARAŞLI
BAŞKA BİR YAŞAMIN ARDINDA

Kına dövmesi vardı iki kaşının arasında. Doğduğunda yakılmış, yöresine yazılmış alın yazısı gibi. Adın ne dedim, Sahra dedi. Gözlerinin yeşiline kaçtım, döktü bakışlarını yere. İçimde çöllerin umudu kurudu. Fırat oldu dövmesi, içinde düşlerim yoruldu.
Simli, nefti yeşil kadifeden uzun bir elbise giymiş, gümüş kemerli. Örtüsünden kurtulan siyah saçlarından omuzlarına kurşuni bir yorgunluk akıyor sanki. Başka bir yaşamın ardındayken yolum Sahrayla kesişti...
Bastığı yeri incitmekten korkarcasına yürüyor, süzülürken gölgesi soğuyordu ayak izleri.
Sahra!
Seslendim sesimi geri verdi.
..//..
*


HAIKULAR

SHİNKEİ
doludur kalbim
kime boşaltayım
sonbahar göğünü

BASHO
Cırcır böceğinin sesinde
bildiğine dair bir iz yok
ölümün yakın olduğunu

Yoruldum
bir mağara arayışından-
aa! morsalkım çiçekleri!

BUSON
Meon yaprakları düştü
Kehi dağının ayaklarına
çiy kararıyor.

Gelincik yaprakları düşüyor
birbiri üzerine
ikişer, üçer

Armuttaki tomurcuklar;
ve bir kadın ayışığında
mektup okuyor

Erken biten gece:
sığ yerlerde durur hala
bir parçası ayın

ISSA
Doğduğum yer
geldiğim -dokunduğum her şey-
bir dikenin tomurcukları!

küçük yetim serçe
bir kere daha açar ağzını
boşuna

NAİTO JOSO
Dağlar ve ovalar,
kar tarafından zapt edilmiş
hiçbirşey kalmaz

Kar düşer
geliyor gibi sanki
yalnızlığın dibinden

TACHİBANA HOKUSHİ
Denerken
bir çamın değişik dallarına
astım ayı

KAWABATA BOSHA
Manolya çiçeği açıldı
ruhum ve ben
daha iyiyiz şimdi

BONCHO
aşk.
öyle çok farklı yol
aşık olmak için.

hiçbir rüzgar yokken
kiri ağacını rahatsız eden-
düşen yapraklar!

Küllerin kabında
damlayan sesler durgunluğa teslim olur
cırcır böceği öttükçe

KOMACHİ
düşünerek
geçirdim günlerimi
uzun yağmurlar yağıyordu

JAKUREN'İN  WAKASI
Yalnızlığa gelince
imkansız söylemek
tek renk olduğunu:
siyah çamlar tepelerden yükseliyor
sonbahar alaca karanlığında.

Çev.: Müesser Yeniay

İHSAN DENİZ

"BAHT-I SİYÂH" ÜZERİNE 'KISMÎ' BİR MONOLOG DENEMESİ


          Böyle bir kitap yazmak istemezdim, evet!
          Böyle bir hayatım olsun istemezdim, zira!
          Böyle bir kitap yazarak, kendim için, hayatımın bir bölümünü 'hatırlanır' hâle getirmek istemezdim!
          'Mecbur' kaldım!
          'Yazmak zorunda' kaldım!..
          … 
          "Baht-ı Siyâh"ı, bir 'kitap' olarak elime ilk aldığımda bunları düşündüm.
          …
          Dahası, hayat karşısında ne kadar âciz ve yoksul ve yoksun olduğumu/ kaldığımı bir kez daha gördüm/ yaşadım. 'Hayat' söz konusu olduğunda, her bakımdan hiçbir 'umut' taşıyamayacağıma yeniden kanaat getirdim..   
         …
         1985 yılının yaz aylarında kaleme alarak, üç ayda tamamladığım ve sadece 'iki' adet bastırdığım (ve dolayısıyla yayımlanmış saymadığım) "Seninle Başlayan Dağ Uykuları" başlıklı kitabımı saymazsak; "Baht-ı Siyâh", yayımlanan 9. şiir kitabım. Hâlen üzerinde çalıştığım iki şiir dosyası var. Eğer ömrüm yeter, bu iki çalışma kitap olma şansına kavuşursa; T. S. Elıot'ın "orta yaşa yaklaşan yazarlar" için üzerinde durduğu üç ihtimalle karşı karşıya kalacağımı düşünüyorum. Neden olmasın: Bunlardan biri olan, "Yazma işine son vermek" seçeneği benim de 'gönüllü' tercihlerim arasında yer bulabilir.. 'Şiiri bırakmak!'; evet, kulağa hoş geliyor, neden olmasın!..
..//..

*

Yarası Kanayan Şair:

Müştehir Karakaya

İstanbul ile Van güzergâhında Şairimiz Müştehir Karakaya ile hasret giderme babında bir muhabbet edelim istedim. Birer eski dost olarak ben sordum Müştehir beni kırmayarak cevapladı. 1990 yılında tanıştık. Kardelen Dergisini çıkardık bir grup arkadaşla. Bir dostluk halkası kurulmuş oldu. Bir edebiyat camiası teşekkül etti. Ve derken kitaplar yayınlandı.
Bekârlar evlendi ve çoluk çocuğa karıştılar. Giderek dünyanın döndüğünü, ömür denen şeyin olduğunu ve zamanın su gibi akıp gittiğini gördüler. İş sahibi, kitap sahibi oldular. Kimi uzaklara gitti Müştehir Karakaya, Mesut Doğan gibi. Kimi çakılıp kaldı yerinde benim gibi. Hayat tabii bir yere bağlı kalmayı pek yakıştıramıyor olsa gerek. Böyle savuruyor oradan oraya insanı. Bunun acısını en çok şairler çekiyor. Onlar bir melali sürekli olarak yanlarında taşıyorlar.
Biz Müştehir'in eksikliğini, yanımızda olmamasını hep hüzünle kabul ederiz. Müştehir olsaydı şunu yapardık, bunu yapardık falan der dururuz zaman zaman. Belki yanımızda olsa hiçbir şey yapmayız ama gene içimizde bir ukde olarak vardır bu düşünce. En çok da biz Müştehir'e koca İstanbul'da bir iş bulamamanın üzüntüsünü yaşarız bu devirde.
İşte böyle bir şey sevgili okur. Bir iç konuşma olarak kabul buyur bu dediklerimi. Dostunu dost olarak bağrına bas!

Nurettin Durman
..//..

*


MAHMUD DERVİŞ
SEN ŞU ANDAN İTİBAREN KENDİNDEN BAŞKASISIN

"        Zannettiğimiz gibi melek olmadığımızı anlamamız için üzerimize yıldırım düşüp de ellerimizin kanlandığını görmemiz mi lazım?
"        Yine aynı şekilde hakikatimizin ortaya çıkması için toplumun önünde elbiselerimizin açılması mı gerekir?
"        Biz istisnayız diyerek daha kaç yara almamız gerekir?
"        Nefsini doğrulaman, başkasını yalanlamaktan daha kötüdür.
"        Hoşlanmadıklarımızla dost olmak ve dostlarımıza kaba davranmak; işte bu büyük alçaklık ve apaçık zalimliktir.
"        Ey mazi, bizi değiştiremedin, seninle başladığımız gibiyiz.
"        Ey gelecek, sorma bize "siz kimsiniz?" diye, Bizden ne istiyorsun, biz de senin gibi bilmiyoruz.
"        Ey şimdiki zaman bize biraz sabret, biz gölgelenen bir yolcudan başkası değiliz.
"        Kişilik, onu miras almayız, miras da bırakmayız. Onu icat da etmeyiz, hatırlamayız da… Kişilik kırmamız gereken kadın fesadı gibidir ki her biri hoşumuza giden resimlerdir.
"        İkna oldu, cesaretlendi, annesini öldürdü. Çünkü öldürmek onu kovmaktan daha kolay idi. Bir asker yanında durdu ve açılan göğüslerine baktı ve şöyle dedi: "Anneninkiler de böylemi?"
"        Haya ve karanlık olmasaydı çağdaş Ebu Süfyanların ve Nebinin ismini taşıyanların evlerinin yolunu bilmeksizin Gazze'yi ziyaret ederdim.
..//..

*


KEMAL BULUT
ANTİK SÖZCÜKLERDE TRABZON-IX
"Bir varlığın bilgisini elde etmek
isteyenler için, bilinmesi gereken üç şey vardır:
Bilim dördüncü şeydir. Birincisi: ad."
               PLATON (VII.mektup)

       2009'un bahar sayısında bu köşenin meraklılarına merhaba diyerek yazımıza başlayalım.
       Her zaman olduğu gibi geçen yaz ve sonbahar gezilerimde yaptığım incelemelerde ilginç adlarla karşılaştım, fotoğraflar çektim ve birçoğunun anlamını o yörede yaşayan insanlardan öğrenmeye çalıştım. Ancak ne yazık ki anlamını bir türlü bulamadığım onlarca sözcük torbamda saklı beklemekte.
        "Antik adların anlamlarına kafa takmak" tam anlamıyla bir hastalık oldu bende. Rahatsızlığım nedeniyle gittiğim doktorum, bu tür işlerle uğraşmamı bir yıllığına yasakladı. Bu yasağa uymaya çalıştım ama Mor Taka'nın bu sayısı gelip çatınca yasağı delmek zorunda kaldım.  Hatta arkadaş grubumuzla Ovit'ten kilometrelerce yukarıda Yedi Göller yöresinde gezimizi tamamlayıp dönüş yoluna girdiğimizde, yaya olarak yürümemiz gereken 3-4 km.lik yolda düşen eşimin kırılan ayağı, yaz dinlencemizi haram ettiği gibi beni de bir "ev erkeği" yaptı. Bol bol yemek yaptım, bulaşık yıkadım...
       Şimdi bu yayla gezilerimde öğrendiğim adlar ve anlamlarından söz etme hakkına sahip olduğumu sanarak asıl konumuza gelelim.
       Çaykara'nın (Kadahor) Tufa adıyla şirin bir yaylası var. Tabiî ki yolda kafama takılan "Tufa"nın Türkçe anlamı ne ola? Bir yaylaya çıktı yolumuz. Fotoğraf çekimleri, bulutlar, çiçekler, koyunlar derken, yayla evinin kapısında güneşlenen ihtiyarla selamlaştık, yanına yaklaştım. Tepeden tırnağa her tarafımı gözlemledikten sonra, titrek elleriyle benimle tokalaştı. Hal hatırdan sonra, -Amca bu yaylanızın adının bizim dilimizdeki manası-anlamı- ne olabilir?
...//...

*

DERYA UZUN
İLK İNSANIN AYAK İZLERİ GOBUSTAN KAYA YAZILARI


Türklerin hayat sürdüğü binlerce kilometrekarelik bir coğrafi alanda Türk kültür ve medeniyetinin ilk izleri olan sayısız kaya resimleri vardır. Azerbaycan sınırları içinde kalan; Gobustan, Delidağ, Şamahı, Gençe, Astra, Kuba, Kedebey, Kelbeçer, Ordubad, Tovuz, Abşeron, Çulfa, Merdekan, Şuvelan, Bilkeh Nardavan, Ramana, Bayıl, Türkan, Şagan, Dübendi..vb. yerleşim yerlerinde çok sayıda kaya resim ve yazılar vardır. Bu kaya yazılarının içerisinde Gobustan ve Abşeron gemikaya yazıları farklılık arz eder. Zira Gobustan kaya yazıları bilinen dünyanın en eski kaya yazılarıdırlar.
Gobustan kaya yazılarının bulunduğu alan kuzeyde Büyük Kafkas'ın güney yamacı, batıda Pirsaat Çayı, güneyde Haremi ve Mişov dağları, doğuda Hazar denizi ve Abşeron yarımadası ile çevrelenmiştir. Uzunluğu kuzeyden güneye 100 km, genişliği 80 km' ye yakındır. Ortalama yükseklik 600-700 m' dir. Gobustan'ın en önemli ve dikkati çeken kalıntıları kuşkusuz kaya resimleridir. Bunlar, Başkent Bakü'nün yaklaşık 55-60 km güneyinde, Büyüktaş, Küçüktaş ve Cingirdağ, Şongardağ, Şıhkaya, Taş kışlak bölgelerindeki kayalıklar üzerinde bulunmaktadır.
...//..


ŞİİR VE KENT KÜLTÜRÜ
DERGİSİ

ISSN 1307-3060
sefer sayımız: on iki
bahar / iki bin dokuz
*
rüzgâr muhalif esmez ise
yolculuk anı gelince demir alır
-yerel süreli yayın-

*
kaptanı:
yaşar bedri özdemir
*

bağlı bulunduğu liman:
fatih mh. zübeyde h.cad. kırklar ap.altı:23
61040 trabzon / türkiye
*
konuşma-yazışma-seyirlik :
tel-fax:0462 - 229 06 34
mortaka@gmail.com
www.yasarbedri.com
*
*yayın koordinatörü:
rıfat gürsoy   /  tel: 0532 430 48 54
rfat_gursoy@yahoo.com
*
yapım, tersane, kapak, iç düzen :
nakkaş reklâmcılık tanıtım hizmetleri
tel: 0(535) 945 43 45
*
bölgesel iletişim / saktış noktalarımızı:
(adana) cumali başeğmez, (0542 488 43 71)
(ankara) filiz kılınç, (0546 493 92 77)
(bursa) seriyye kitabevi, (0224 224 50 52)
(giresun) rıfat gürsoy, (0532 430 48 54)
(gümüşhane) ahmet ayvacı, (0456 213 42 83)
(istanbul) said ercan, (0532 688 24 94)
(izmir)mehmet şamil, (0555 596 07 90)
(Ankara İstanbul) imge kitabevleri
(İzmir) Pan, İletişim,Yakın kitabevleri
(Trabzon) Akoluk, Beşikçi, Çağrı, Ra
*
banka hesap no :
iş bankası / trabzon, yeni mah.şb.
hesap no: 75510017597
*
baskı ve cilt :
saadettin erol, esen ofset / trabzon
*
bu sayı görselleri:
yaşar bedri'nin
görsel imge levhaları
*
mor taka dergisi devlete ait kurum ve
kuruluşlardan abone kabul etmez
*
fiyatı: 7.- ytl.
yıllık sürdürüm 30 ytl.
(kargo ödemesi alıcıya aittir)
*
yayınlanan yazıların hukuki
sorumluluğundan yazarı mesuldür.
'mor taka' ismi kaynak gösterilerek
alıntı yapılırsa uygar dünyanın inşası
adına daha insani bir tavır olur.
*
mürettebata telifini ödeyemediğimiz
için mütessiriz. hayal kurmak güzeldir.
bir gün kâr'a geçip yazarlarımıza telif
ödeyebilmenin hayalini kurmak isityoruz.

bir dirhem petrole yeğ tutulan insan kanı hoyratça…
yani hoyratça…
mütemadiyen hoyratça…
güç denge(sizlik)leri, savaşlar, istilâ, mülteci kampları, şerit değiştirir gibi taraf değiştiren cesetler,
ihanetler, can çekişen ekonomi, öleyazan çevre…
cesedini çerçeveletip, ruhunu kaybeden bizden söz ediyoruz.
bu yürüyen cesetler hiç bu kadar kendilerini ve doğayı aşağılamamıştı.
söz, biz'den önce de vardı. söz'ü hap öteledik, sahiplen(e)medik, algıla(ya)madık, hoyratça tükettik. sözün de, yazının da bir hükmü kalmadı. imdi, maruzatımızdan azat edin bizi. 
"ışık, biraz daha ışık istiyoruz!.."


ARİF DAMAR
CACALA

Yoksullar
Ne kadar eskirse eskisin
Hiçbir şeyi atmazlar
Hiçbir şeyi
Çorap pantolon iç çamaşırı gömlek
Günü gelince Cacalaya girecek.
Siz hey varsıllar hey siz
Nerden nerden bileceksiniz
Yeteri kadar birikince
Kadınlarımız kızlarımız
Sabırlı titiz
Keseceklerdir uzun ince
Onların öpülesi ellerinde
Düzgün şeritler olur
-Tezgahta da dokunur?
Örülecek bir hasır nasıl örülürse öyle
Ve sonunda işte böyle
Cacalaya kavuşacağız
Siz varsıllar hey siz
Şiirimden ne de güzel öğrendiniz
Bu da Cacala da bizim kilimimiz

.......//...

*( Mor Taka için yazdığım ve son şiirim)



*



SALAH ABDUSSABUR

LEYLA VE MECNUN'dan

1.Günlüğü

Benden sonra gelir, kelimelere anlam verecek
Benden sonra gelir, misallerle konuşmayan
Söz kanatlarını yaydığı zaman
Ölü simgelerin tabutu sükun bulduğunda
Benden sonra gelir, cümleleri ayıran
Benden sonra gelir, harfleri ateşe batıran
Benden sonra gelir, bana ölüm haberimi veren
Benden sonra gelir, baltayı başıma vuran
Benden sonra gelir, kelimelerle konuşan
Ve şarkı söyleyen kılıçla.
..//..
*



ŞİİRİN SOĞUK DEMİRCİSİ ARİF DAMAR ANLATIYOR
……
... Kemal Tahir de o uzun oturuşlarında Münevver'i gözlemliyorlar.  Çünkü Nazım'la Piraye Tahir'le Şirin, Leyla ile Mecnun vs. gibi bir efsane olmuştu.  Bu arada şu gerçeği altını çizerek belirtmek isterim.  Münevver'i Nazım'ın başına musallat eden bu konuda her türlü çabayı gösteren bir zamanlar dönek olduğunu şiirlerinde gösterdiği Vala ile yeniden dost olmalarını yadırgıyor ve şairi bu konuda uyarıyor, eleştiriyordu.  Nazım'ın Benerci'de dönekliğini teşhir etmişti.  Roy Dranat işte Vala'dır.  Memet Fuat'tan dinlediğime ve öğrendiğime göre Münevver Hanım iç çamaşırsız ve yeşil bir elbise ile Nazım'a yani Cezaevine gidiyor ve Şairimizi baştan çıkarıyor.  Hapishanede yatmış erkekler kadınsızlığa dayanmanın ne kadar zor ve çok güç olduğunu iyi bilirler.  Nazım'a dayısı Ali Fuat Cebesoy'dan ötürü bir de o zamanki Bursa Cezaevi Müdürü çok hoşgörülü bir insandı.  Balaban yazdı da öğrendik.  Günlerden bir gün (Bursa kaplıcaları bilindiği gibi çok ünlüdür.) görevliler üstadı alıp bir kaplıcaya getiriyorlar, üç saat sonra gelip alacaklarını söyleyerek.  Kaplıcanın havuzunda çırılçıplak harika güzel bir kadın onu beklemektedir.  Bu Semiha Berksoy'dur.  Piraye Hanım Semiha'nın Nazım'ı ziyarete gittiğini bilir.  Hiç kıskançlık göstermez.  İlk opera sanatçımız olan Semiha Berksoy 90 yaşında bile yine güzeldir.
../..
*
KEMAL ÖZER / günlükler

V E Y S E L   Ç O L A K   Ü Z E R İ N D E N   Y O R U M L A R

2 Şubat 2002/ Veysel, 1980 öncesinden gelip de 80 sonrasındaki yeni gelişmeler karşısında edilgin kalmayan bir kişi. Buna karşılık, gelişmeler karşısında takındığı tavır, bana göre, olması gereken tavır değil. Toplumcu duruşunu yadsımıyor, hatta koruduğu ve sürdürdüğü kanısında. Bunu yaparken, hem yazdığı şiirin artık eskisi gibi yazılamayacağını düşünüyor, hem de şiirin yeni gelişmelerden sonra nasıl yazılması gerektiğini başka açıklamalara dayandırıyor. Bir bakıma, "şiirde özne" kavramı etken oluyor her iki durumda da. 80 öncesi toplumcu şiirin, bireysel dünyayı yansıtmadığı kanısında. 80 sonrası, aynı şiirin sürdürülemeyeceğini düşünüyor. Buna karşılık, yeni toplumcu duruşun bireysel dünyayı kavramaya yönelik olacağını ileri sürüyor. (Yenibütüncü şiirin kuramcılığını üstlenmişti; bu konumunu korumakta hâlâ diretken.)
../..
*
TÜRKAN YOLDAŞ
TRABZON HAVALİSİNDE KESİŞEN VE GÖLGELERLE AYDINLANAN HAYATLAR

Mevsimlerin her deminde yüzmeye bayıldığımız, ama bilmeden açıldığımız derinliklerinde bazen boğulup bazen can bulduğumuz bir deryadır tarih. Cehaletin en kara gölgesiyle dünü ve günü aydınlattığımızı düşünürüz. Oysa dillenip söylediklerimiz, derinlerimizdeki bir şeylere ait olma, tutunma çabasıdır çoğu zaman. Sahip çıkıp sarmaladığımızı zannederek sarılırken elimizdekilere yabancılaştırır, tüketiriz dokunduklarımızı.
Böylesi bir dokunuştur aslında Trabzon havalisinde kesişen hayatların bizlere akseden yansıması. Bir yanda Mustafa Suphi, Kâhya Yahya diğer yanda Topal Osman Ağa-Ali Şükrü Bey. Ve hepsinin kıyıdan köşeden hayatlarına dokundurdukları İttihat ve Terakki bilmecesi.
../..
*

FATİH DEMİRCİ
KAAN ROMERO
Krizantem Pasajı'nın arkasındaki Angel Han'ın içinde; antikacı sahaflardan biri, çokça kitap almamdan ötürü, geçenlerde Bilinmeyen Yazarlar Sözlüğü adlı, ilginç bir kitap armağan etti. Kitabı öylesine ortayından doğru açtığımda, şimdiye dek duymadığım 'Kaan Romero' diye biri çıktı karşıma, kısa bir tanıtım yazısı vardı, hiç bir şey anlayamamıştım, kim bu dedim sahafa, o da Romero'yu tanıdığını, akordeoncu Madam Anahit'i vaktiyle dinlemeye geldiğini, içe dönük bir yaşam süren bu kişiye ilişkin, tümüyle değilse de, bazı ayrıntıları bildiğini söyleyerek ilginç bulabileceğimiz anekdotlar aktardı bana, sözün yazına dönüşürken doğan handikaplarını, elden geldiğince düzeltmiş olmam sıfatıyla, doğallığının bozulmayacağını düşlüyor ve iyimser çabalarımın, bir yapaylık oluşturmuşsa eğer bağışlamanızı umarak, bundan ötürü özel bir kırgınlık (veya gönül yakıcı bir kızgınlık) duymamanızı diliyorum...
Kaan Romero, yirmidokuz şubat bindokuz yüz ellidokuz'da Aydın'ın Karacasu beldesinde doğdu. Ses uyumuna uygun olmayan soyadını, büyük babasının, Anafartalar'da öldürmek zorunda kaldığı, İspanyol asıllı olmasıyla övünen, bir Anzak savaşçısından almıştı. Babası, (elinde olmayan nedenlerle) hukuk fakültesini bırakmak zorunda kalmış, ziraatçılık yanında arzuhalcilikte yapan, varsıl sayılabilecek biriydi. Eşrafla içli dışlı olan ve yanında oturup kalkmadığı bürokrat, siyasi kimse kalmamış, kasabanın sözünü esirgemez ve sevilen bir adamıydı. Ayrıca kültürlüydü de, genelde bu tip insanlarda görülen boşboğazlık ve kof bir gururun tutsağı değil, gün gördükçe bilgisi artan ve birikimini çevresiyle paylaşan ve bundandır saygınlığın da bağışlandığı biriydi. Kasabanın kavuksuz Nasrettin'i, yeri geldiğinde sözünü esirgemez, hak yedirmez bir cin-bir şeytan veya yoksullara kanat gerip, kucak açan, güneş gözlü bir melek, aydın Köroğlu, pazar yerlerinin, semt aralarının uçar gibi yetişen Koçero'suydu...
*
SELİM TUNÇBİLEK
ŞİİR YAŞIYOR

Edebiyat dünyası geçen yıla şiir tartışmaları ile girmişti, yeni yıla da şiiri tartışarak giriyor. Geçen yıl dergilerin büyük bir çoğunluğu şiiri, birçok boyutları ile tartıştı. Bu tartışmalar yer yer günlük gazetelerin sayfalarına taşındı.
Şiir ve şairi yok sayan yaklaşımlardan, "şiir öldü" insafsızlığına ve izansızlığına kadar varan tartışmalara şahit olduk. Şiir, bence Bütün bu münakaşalardan güçlenerek çıktı. Şiirin gücü kendi niteliğinden ve yapısından kaynaklanmakta. Onu yok sayanlara bile, kelimelerin ince sihir'i onlara, en dokunulmaz anlarda ve zamanlarda öyle içten ve samimi bir dokunuşla ürpertiler yaşattı ki; Onun bu soylu ayrıcalığını şiir karşıtları bile kelimelere dökmek zorunda kaldılar. Şiir, kendine karşı yükseltilen isyan bayraklarını da, kendi adına yükselen bayrakların rengini de hep kendi coşkusuna katmayı bildi. Şiirin böylesine her şeyi -olumlu ve olumsuz - kuşatan, saran, sarmalayan ve sonra, olumsuz oluşları bile olumluya çeviren yapısı, onun gücünün ve sihirli atmosfer yaratmadaki maharetinin en belirgin ipuçlarından biri olsa gerek. Şiir, bu yönü ile esasta olağanüstü durumların zirve anlatıcısı. Sıradan şeyleri şiirin yok saydığı anlamını çıkarmak, şiirin doğuşunu yok saymak gibi abes. Zira sıradan bir durumu, olağanüstü anlatım gücü ile sıra dışı kılma biçimidir şiir. Şiir, bunu yaparken kelimelere, onların sıradan anlatım gücünün ötesinde, manalar yükleyerek gerçekleştirir.



13. SAYI DOSYA KONUMUZ
ŞİİR ve ŞİDDET
YAZILARINIZI BEKLİYORUZ