AIME CESAIRE
ŞİİR ve BİLGİ
Poetik bilgi, bilimsel bilginin sessizliğinden doğmuştur.
Gerçek dünyada yolunu yitiren insan; çözümlemeyle, gözlemle ve deneyimle bu dünyaya hükmetmeye başlamıştır. O andan itibaren olgular ormanında yolunu nasıl bulacağını öğrenmiştir. Dünyada nasıl hareket edeceğini öğrenmiştir.
Ancak, yine de dünyanın kralı o değildir.
Dünyaya ilişkin bir bakış açısı. Evet, bilim dünyaya ilişkin bir bakış açısı sunar insana. Ancak kısa ve yüzeysel türdendir bu.
Fizik, sınıflandırma yapar ve açıklama getirir, fakat özü kaçırır gözden. Doğal bilimler de tasnif eder, fakat özgü olanı kaçırırlar gözden. Matematikte ise, mantıksal ve soyut devinimini kaçıran gerçektir, gerçekliktir.
Bütün olarak değerlendirildiğinde bilimsel bilgi; hesaplar, ölçer, biçer, sınıflar ve öldürür.
Fakat bilimsel bilginin yüzeysel olduğunu söylemek yetmez. Yoksullaştırılmış ve açlığın pençesinde kıvranmakta olduğunu da eklememiz gerekir.
Onu elde edebilmek için her şeyini feda etmiştir insan: arzularını, korkularını, duygularını, saplantılarını.
Bilimsel olan bu kişisiz (impersonal) bilgiye ulaşmak için insan kendisini benlikten soyundurmuş, bireysellikten yoksun bırakmıştır.
Yoksullaştırılmış bilgi diyorum; çünkü kaynağında, serveti ne olursa olsun yoksullaştırılmış insan durmaktadır.
Aldous Huxley'nin 'Melek ve Hayvan' (The Angel and the Animal)'ında oldukça eğlenceli bir bölüm vardır: "Hepimiz aslanı tanıdığımızı sanırız. Aslan yelesi ve pençeleri olan ve Garibaldi'nin betimlemesindeki gibi rengini çölden alan bir hayvandır. Fakat aynı zamanda Afrika'da, çevresindeki antilopların ve zebraların, dolayısıyla da onu saran otlakların arasındadır. Antilop ve zebralar olmazsa aslanlar da olmayacaktır. Av kaynakları tükendiğinde, hayvanlar kralı zayıflar, bir deri bir kemik kalır. Hepsi yok olduğunda ise ölür."
Aynı şey bilgi için de geçerlidir. Bilimsel bilgi, antilopları ve zebraları olmayan bir aslandır. İçeriden kemirilir sürekli. Açlıkla -duygu açlığıyla, yaşam açlığıyla- kemirilir.
Bu nedenle, kurtuluşu başka yerlerde aramıştır tatmin olmayan insan. Sözü edilen kurtuluş bolluktur burada.
Ve insan, yavaş yavaş bilimsel, açlığın pençesinde kıvranan bilginin dışında bir başka tür bilginin farkına varmıştır: Tatmin edici bir bilginin.
Bu keşif, Ariadne'nin ipliğini akla getiriyor: İlk ilim adamları saymamız gereken insanların, sezgiyle, tümdengelim ya da tümevarım yolunu kullanmadan, en temel gerçeklerin farkına varmalarını sağlayan güçle ilgili oldukça yalın birtakım sözlerdir…
..//..
HÜSEYİN ATABAŞ
ŞİİRDE ESTETİK VE TEKNİK
Estetik sözcüğü, günlük yaşamda aşağı yukarı güzellik ve yakışmışlık kavramları ile eşanlamlı olarak kullanılmaktadır. Bu anlayış doğrultusunda, "Çok estetik olmuş değil mi? Estetik açıdan doğrusu ben yetkin buldum" gibi birçok örnek vermek olanaklıdır. Bu doğrultudaki kullanımı sanırız iki neden ya da gereksinim besliyor. Bunlardan birincisi, güzel yerine daha akademik bir kavramı kullanma gereksinimi; ikincisi de estetik sözcüğünü güzel sözcüğünün karşılığı olarak algılamak / anlamak… Ancak yazınsal sanatlar söz konusu olduğunda, konumuza giren estetik algılamayı bilimsel bir disiplinden daha farklı bir içeriğe oturtmamız gerekiyor. Yani burada konumuz şiir estetiği olduğuna göre, estetiği günlük dildeki kullanılış anlamından ayırmamız gerekecek. Böylece elde edeceğimiz doğru algılamayla estetik sözcüğünü sanatsal olarak bir beğeni düzeyi oluşturma, beğeni anlayışı olgusu olarak anlamamız sanırız doğru olur. Ama doğru anlamak estetiğin (estetik biliminin) ortaya çıkış nedenlerine ve anlamına değinmek de yerinde olacaktır.
..//..
*
NECMİ ZEKÂ
"NASIL"A NASIL BAKMALI?
Auden, Oxford'da şiir profesörü olarak verdiği ilk derste, kendisini bir şiirde en çok ilgilendiren iki şeyden ilkinin teknik olduğunu belirtir: Önce şiir denen sözel aygıtın nasıl işlediğine, nasıl çalıştığına bakmalıdır. (İkinci olarak da, "ahlaki" sorular sorduğunu söyler: Şair "iyi yaşam"dan ne anlamaktadır, okurdan, hatta kendinden neler saklamaktadır, vs.) Bu bakış açısı görece özgün sayılabilirse de, bildiğimiz biçim-içerik ayrımının çok da uzağına düşmez. Yaygın olarak kullanılan bu kavramsal çerçeveye göre, şiirde -ne söylendiğinden bağımsız- belli öğeleri bir araya getirmeye ve düzenlemeye, bu tür işlemlerdeki yetkinliğe ilişkin bir boyut vardır. Genellikle "biçim" başlığı altında değerlendirilen bu boyut, beceri (yapabilme) meselelerini içerir. Öte yandan, gösterilen, hissettirilen, sezdirilen her türlü bilgi, duyum, çağrışım, vs "içerik" başlığı altında ele alınır. Her ikisinin de çıkış ya da buluşma noktası, -eğer bir akım ya da ekol değilse- çoğunlukla şairdir. Malzemeyi seçen, kendi tercihlerine göre belli bir biçimde sunan; sonuçtan sorumlu tutulan, yerilen ya da övülen, odur...
..//..
*
AHMET TÜZÜN
Şiirde Teknik ve Estetik Olan Var mıdır?
Bir şiirin yapısının nasıl oluştuğunun ipuçlarını en iyi, Almanca, "Dichten" sözcüğünün verdiğini düşünüyorum. " Sıklaştırmak" anlamına gelen bu sözcükten yola çıkarak Alman Edebiyatı'nda, Dichten (şiir yazmak), Dichtung (değerli edebiyat yapıtları), Gedicht (şiir) terimleri üretilmiştir. Anlatılmak istenilenin belli bir bağlantı içerisinde yer almasının sağlanması, oradan şiiri şairi katında bitmiş, alımlayıcı (okur) düzeyinde okunur duruma getirmek "Sıklaştırma"nın sonucudur.
Sıklaştırmak aynı zamanda şiirin " dış" ve " iç " öykü, biçim - biçem olarak ayrıştırılmasına da olanak sağlar.
..//..
*
CİHAN OKUYUCU
DİVAN ŞİİRİ ESTETİĞİ ve ESTETİK TARTIŞMALARI
Meseleye giriş sadedinde birkaç söz
Yazımıza güncel bir soruyla başlayalım,dilerseniz. Günümüzde sıradan bir okuyucu için Divan şiirini anlama problemi nereden kaynaklanıyor? Bu zorluk eski şiirin artık eskiyen ya da eskitilen diliyle ve tekniğiyle sınırlı bir zorluk mu,yoksa bunu da aşan bir problemle mi karşı karşıyayız ? Eğer problemimiz vokabülerle sınırlı kalsaydı ortada büyütülecek bir durum yok anlamına gelirdi. Çünkü yapacağımız şey önümüze kalın bir lugat çekmek ve anlamadığımız kelimeleri arayıp bulmakla sınırlı kalırdı. Ancak meseleye aşina her okuyucunun pekala farkında olduğu üzere kelimeleri bilmek klasik metinlere nüfuz etmek için kafi gelmiyor. Acaba niçin ? Çünkü sözlük kelimelerin sadece günlük manalarını verir. Oysa şair "başka bir lisanla tekellüm eder." Klasik şiirin kelimeleri sözlük anlamlarının çok ötesinde mana ve çağrışımlarla mücehhezdirler. Kelimelere yüklenen bu zengin manaları ve çağrışımları farketmek, diğer tabirle şiirde kullanılan bu "üst dili" yakalamak ancak o dili var eden kültürü tanımakla mümkündür."Tanımak" tabiriyle sadece geçmişteki hadiseleri,hayat tarzını ve şairi besleyen kaynakları kastetmiyoruz. Bunun da ötesinde onun günümüzden ve Batıdan hayli farklı olan sanat anlayışını,diğer bir tabirle -aşağıda bahsi geçeceği üzere-kainata hangi pencereden baktığını tespit etmekten bahsediyoruz. O halde klasik şiiri anlama yolculuğumuzda işimizin pek de kolay olmadığını itiraf etmekle işe başlamalı,kendimizi bu zorluklara hazırlamalıyız. Bu çerçevede yazımızı başlıca iki başlığa ayırabiliriz.Birinci kısımda modernleşme dönemi penceresinden bakıldığında Divan Edebiyatının nasıl göründüğü ile ilgili tespitler yer alacak.Bunlara bir nevi dolaylı cevap olan ikinci kısımda ise klasik şiirimizin kendi dünyasını ve estetiğini anlamaya çalışacağız.
..//..
*
NİYAZİ KARABULUT
ARAP ŞİİRİNDE ESTETİK
Şiirin girift bir sanat olduğu gerçeği, her zaman bu alanın uzmanlarınca kabul edilmiş ve bu yüzden şiir konusunda herkesin kabul edebileceği bir tarif yapılamamıştır. Bu tanımın yapılamayışında biçim ve içerik bakımından özünde taşıdığı karmaşa önemli rol oynamış olmalıdır. Sözün tarihiyle birlikte, şiir hakkında birçok şeyin söylenip yazılmasına yol açmış, hemen her devirde alanın otoriteleri, şiir hakkında kendilerince daha isabetli gözüken görüşler dile getirmişler; ancak bu görüşler, büyük ölçüde şiiri bir veya birkaç yönüyle ifade etmekten öteye gidememiştir. Şiir gibi tarif edilemez ya da tarifi herkese göre değişen bir konu ile estetik gibi herkese göre farklı anlamlar ifade eden bir konunun bir arada olmasından kaynaklanan oldukça girift bir yapılanma.
..//..
*
HAŞİM HÜSREVŞAHİ
Farsça şiirde görsellik
Farsça şiirde dil konusunu başka bir makalede gözden geçirmiştik. Dil, varlığı ve bu varlığın kapsamındaki şeyleri ve nesnel olan ya da olmayan bu şeyler arasındaki ilişkilerin topunun keşfinin zihinde bıraktığı ve bu varlığa geri dönüşümün bütününü içeren yaşayan bir varlıktır dersek, şiir dilinin oluşumunda işlevi olan temel öğelere değinmiş oluruz. Konuşulan dil ile yazılan dil arasında var olan aralıkların, ayırımların ve ortak olan ve olmayan sorunların tümüyle şiir dilinde de var olduğunu vurguladıktan sonra, bu süreç içinde yani şiirin konuşulan dilden yazılan dile geçişi sırasında önemli hadiseler cereyan ettiğini de kabul edebiliriz. İnsan zihninden bağımsız olarak varlığını sürdüren her şeyin, zihinde oluşturduğu idelerin bir yandan gösterileni olan ama diğer yandan zihnin dışındaki şey olarak "somut gerçeğin" göstereni olarak işlev gören sözcükler, sessel varlıklarıyla olduğu kadar yazıldıkları andan itibaren, kararlaştırılmış simgelerle beyaz kağıt üzerine çizilen görsel varlıklara -ki bu varlıkların aynı zamanda ister görsel ister işitsel olarak zihne dönüşündeki macerada yarattıkları da buna dahildir- bir şiirin bütününü oluşturmakta temel rolü oynar. Sözcükler tümce oluşturduklarında zihni çevreleyen şeyleri algılama bütünlüğü oluşurken, şiirde satırlar halini aldıklarında (dizeler) düşünsel, imgesel (şiirin dışsal imgesi yanında içerdiği içsel imge dahil) ve sessel bütünlüğe ulaşma yolunda önemli bir "mesafeyi" kat eder. Böylece gözümüz, yan yana dizilen sözcükleri bir mesafe içinde izlerken, kulaklarımız da o süremsel gerçeklikte sessel varlığı algılayıp duyarak o şiir dizesinin (ve dizelerinin) bütünselliğine katılır ve onun bir parçası olur. Böylece şiirin oluşum (yapılım) süreci, sadece şairin zihnindeki tözsel varlıklarla değil, bu tözsel varlıkların sözcüklere dönüşü, bu sözcüklerin kağıda dökülüşü, gözün onları görmesi ve sesli okunmadan işitme merkezimizin onları sessel varlık olarak algılaması ve okununca ise kulaklar yoluyla duyulması ve bu iki temel (görme ve işitme) duyu aracıyla ve aracılığıyla duyumsanması ve duyanın dünyasında başka bir tözsel evrene dönüşmesiyle oluşan bir bütünlük içinde ele alınabilir. Bu bağlamda şiirin sessel ve görsel varlığı tartışmaya açılabilir.
..//..
*
AHMET ADA
Şiir Tekniği ve Estetik
Şiirde tekniği kurcalamaya başlarken ilk akla gelen soru hangi şiirin tekniğidir? Klasik şiir ile modern şiirin örgütleniş teknikleri çok farklıdır. Klasik şiirde ölçü, uyak, belli biçimsellikler (Sone, Gazel gibi), ses ve ritim öne çıkarken, modern şiir farklı teknik özelliklerle örgütlenir ve bir 'yapı' kurar. Dilsel bağdaştırmalar, şiiri dikey ve yatay olarak kurmalar, tamlamalar, dilsel sapmalar, uzak çağrışımlar, imge, sözcüğün bir ses, bir kavram olarak değeri, sözcüğün seslerinin (ünlülerin, ünsüzlerin) bir eşgüdüm içinde olması, dizenin yitmesi ya da bütün yapıya yayılması (artlama tekniği) modern şiirin yapıya giden olmazsa olmazlarıdır.
Şiirde tekniği şöyle tanımlayabiliriz: Şiiri şiir yapan öğelerin tümü. Şiiri şiir yapan öğelerin 'şiir olma' sürecinde uygulama ya da uygulayım. Şiirin sanatkârlığı, oluşturulması yöntemi. Modern şiir gerçekliklerin ve üstgerçekliklerin verileriyle, şiire ait öğelerin (sözcük, sözcük ilintileri, ritim, anlam vb.) eşgüdüm içinde şiirsel yapıya yönelmesi teknik bir işlemle açıklanamaz. Çünkü şiir bazen doğaçlama olarak kurulur. Dilin ses ve anlam boyutu bazen doğaçlama olarak eşgüdüm içine girebilir. Bazen de şiir, şiirin malzemeleri bir araya getirilerek ve önceden tasarlanarak yazılır ya da yapılır. Öyle veya böyle, şiirde teknik yine şiirin kendinden çıkar.
..//..
*
CELÂL FEDAİ
ŞİİRDE ESKİ VE YENİ HÜNERLER
Son Samuray filmiyle Holywood, tıpkı Son Mohikan'da yaptığı gibi, ancak şeytanın aklına gelecek bir hinliğe imza atarak kendisini doğurup besleyen zihin işleyişine 'nezih' hizmetlerinden birini daha yapmıştı. Samuraylara ya da Mohikanlara ağıt yakarak onların vakitlerinin artık geçtiğini söylemek, sinema hüneri gerektirmeden önce başka hünerlere sahip olmayı istemekteydi çünkü. Modern sonrası zamanların insanlarının içindeki kahramana hayranlık duygusunu hem kabartıp hem de söndürmeden önce, bu zaman insanlarının içindeki söz konusu duygunun varlığını tüm boyutlarıyla keşfetmek ve onları filmin dışındaki dünyadaki edilgin yaşamlarına ufuneti alınmış sinikler olarak döndürmek, gerçekten de, hüner değil hünerler gerektiren süreçleri ifade eder. Her Japon'un içindeki samuray otomobil vidalarını sıkarken uyanmalı, her Türk'ün içindeki Osmanlı kadınlara olan zaafında kendini belli etmeli, her Rus'unsa içkisi daima dolu olmalı… Bu adamcıkların içindeki adam, arada bir uyandırılmalı ki, kendini hepten çöküntüye bırakmasın. Bu düşüncelerimden ötürü paranoyak olarak görülebilirim. Hatta bu yüzden sözlerimin itibarı da düşebilir. Fakat endişelenmiyorum, Holywood işin bu veçhesine de el atmıştır. İnsanlar benden ya da kendince kafa yoran bir başkasından duyabilecekleri bir hakikati 'komplo' olarak onlardan seyretmeye daha bir meraklıdırlar. Bu duygularının tatmini sıradan insanlar için yemek yemek gibi bir ihtiyaç olmuştur. Dedikodunun diyalogun yerini aldığı dil dünyaları ile sıradan insanlar, kendilerini sıradan kılmaya devam ettirecek her çeşit hünerin sergilenmesine bayılırlar. Yeter ki sıradan kalmaya devam edebilsinler.
..//..
*
ERDAL SARIÇAM
TÜRK SATİRİK ŞİİRİNDE TEKNİK ve ESTETİK
(Genel Bir Bakış: Nef'i, Şair Eşref, Neyzen Tevfik)
Bu yazımda, "Türk Şiirinde Teknik ve Estetik" ana konusu çerçevesinde içinde, "Türk Satirik Şiirinde Teknik ve Estetik" alt konusunu ele almaya çalışacağım.
Halk edebiyatında "taşlama", Divan edebiyatında "hiciv", günümüzde ise "yergi" şeklinde adlandırılan satirik şiir, bir kimseyi, bir olayı ya da bir düşünceyi, kendisine has üslubuyla yermek ve eleştirmek amacıyla yazılan şiirlerdir. Bu tür şiirlerde şair, hedef aldığı kişi, olay ya da düşünceyi genelde ağır şekilde eleştirir. Bu "ağır"lık şairin kendi tercih ettiği kelimelerle cereyan eder. Birçok satirik şiirinde sövgü, aşağılama, alaya alma ve hakaret içeren ifadelere yer verilir.
..//..
*
VEYSEL ÇOLAK
İNSAN İÇİN DİRENİŞİN ŞİİR
Filistin direnişinin şiirini anlama çabası, Türk şiirinin izlek sorununa da katkı getirebilir. Bu açıdan da konunun üzerinde düşünmeye gerek var, kanısındayım. Çünkü 1980'de sonra, sadece kendine, kendi içine bakan bir şiir anlayışı belirleyici olmaya başladı. Şimdilerde öylesine bir noktaya vardı ki bu, ortaya konan şiirler kendilerini bile anlatamaz duruma geldi. Çünkü geleneği içerip dönüştüremediğinden, kendi bilgilerini de üretemez durumda yazılan şiir. Doğaldır ki içerik kaybolmaya başladığında, biçim de, yapı da kayboluyor. Türk şiirindeki bir örnekleşme, durmadan kendini yineleme durumunda kalış; yaşamın dışında bir şiir kurma çabasından kaynaklanıyor. Bakın 1980 sonrası şiire. Yaşama ilişkin bulacaklarınızın çok az olduğunu göreceksiniz. İşçiler, öğrenciler, Pazar yerleri, grevler, toplumsal kalkışmalar, mitingler, ezilenler, pazara çıkartılan kadınlar, faili meçhul cinayetler, toplumsal yapının getirdiği gerilimler, etnik dayanakları olan politik çatışmalar, bireysel özgürlüklerin kısıtlanması, kurulmak istenen toplumsal yapının ürettiği korku, açlık, işsizlik, insanların giderek lümpenleşmesi, lotarya kültürünün belirleyici olmaya başlaması, töre cinayetleri, barışın önemi, çete savaşları, mafyanın belirleyiciliği, emperyalizmin kanlı uygulamaları,; din ve dinin giderek önem kazanıp belirleyici olmaya başlaması, yurt sevgisinin yitmesi, dil bilincinin işlerlikten kalkması; kısaca birbiriyle iç içe yüzlerce konu (tema) şiirin dışındadır. Şair; insan, birey dendiğinde sadece kendini anlıyor.
..//..
*
GÖKHER ŞÜKRÜ BAYLAN
ESTETİK AYDINLANMANIN ŞİİRDEKİ GÖLGESİ OLARAK TEKNİK
Giriş:
Yaşam bir dağa tırmanıp, dağın ağırlığınca yükü sırtımıza bindiğinde, dağın zahmetine karışarak dağı kavramakken… Ve yaşam dünyadaki tüm dağların kipiyle tek bir dağa bakabilmekken… Yaşam, tırmandığımız dağın soğuğuyla tenimizi yakarken… Ve yaşam en sağlam şekilde bastığımız topraklardan, derin okyanus diplerine bizi fırlatıp atarken… Ve yaşam ne olacağı önceden kestirilmeyen, beklenmedik bir heyulayken… Teknik önceden kurulu dümdüz bir söz salıncağının paslı demir halatlarında, bir oyana bir buyana sallanmaktır…
Varlık derinlik ve zirvelerden oluşan engebesiyle insana türlü meşakkatler ve hazlar yaşatır. Dil bu engebeyi alır ve onu kelimelerin imbiğinden geçirerek, düz bir coğrafyanın izdüşümünce, deneyimden ve hal ilmiyle sezilen bilgiden kopartarak tekrar yaratır. Böylelikle deneyimin rakımı, kelimelerin coğrafyasınca sıfırlanır.
Kelimeler, varlığı çarmıha geren Yahuda'nın çivilerine benzer. Varlığı oluş halindeki anından kopartarak, varlığı, varoluşu bitmiş yalın kelimenin zamanında esir alır. Varlık oluş halindedir. Zaman ve mekân içinde varlık, sonu asla gelmeyen bir akışa sahiptir. Teknik, henüz tamamlanmamış bir varoluşun içinde bulunan kelimeye ve insana, anlatımını tamamlamış rolü oynama fırsatı tanır. Varlığın kelimeden yansıyan özünü, söyleyişin süsüne boğar. Kelimeler, durağan sonlu haliyle insanoğlunu akışkan süreğen varoluşundan alıkoyar. İnsanı, varoluşuna uygun olmayan anlamların boyunduruğuna alır.
*
NECLA MARAŞLI
BAŞKA BİR YAŞAMIN ARDINDA
Kına dövmesi vardı iki kaşının arasında. Doğduğunda yakılmış, yöresine yazılmış alın yazısı gibi. Adın ne dedim, Sahra dedi. Gözlerinin yeşiline kaçtım, döktü bakışlarını yere. İçimde çöllerin umudu kurudu. Fırat oldu dövmesi, içinde düşlerim yoruldu.
Simli, nefti yeşil kadifeden uzun bir elbise giymiş, gümüş kemerli. Örtüsünden kurtulan siyah saçlarından omuzlarına kurşuni bir yorgunluk akıyor sanki. Başka bir yaşamın ardındayken yolum Sahrayla kesişti...
Bastığı yeri incitmekten korkarcasına yürüyor, süzülürken gölgesi soğuyordu ayak izleri.
Sahra!
Seslendim sesimi geri verdi.
..//..
*