ŞİİR VE KENT KÜLTÜRÜ DERGİSİ

MOR TAKA
ŞİİR VE KENT KÜLTÜRÜ
*
ISSN 1307-3060
*
yerel süreli yayın
*
rüzgâr muhalif esmezse,
aklına estiğinde demir alır
*
kaptanı:
yaşar bedri özdemir 
*
yasarbedri@hotmail.com
www.yasarbedri.com
*
sürdürüm ve halkla ilişkiler
rıfat gürsoy
rfatgursoy@yahoo.com
0532-430 48 54
*
bağlı bulunduğu liman:
fatih mah. zübeyde hanım cad.
kırklar ap. no:23 61040  trabzon
*
konuşma-yazışma-seyirlik:
tel/fax: 0462- 229 06 34
mortaka@gmail.com
www.mortaka.com
*
kapak, yapım, tersane:
nakkaş reklâmcılık/ trabzon
*
banka hesabı no:
iş bankası /trabzon, yeni mah.şb.
hesap no: 75510017597
*
baskı-cilt
esenofset / trabzon
*
gönderilecek ürünlerin basılı
ya da sanal ortamda yayınlanmamış
olması bir edebiyat etiğidir.

yazıların etik ve hukuki sorumluluğu
yazarını bağlar.

'mor taka' ismi kaynak gösterilerek
alıntı yapılırsa uygar dünyanın inşası
adına şık olur.

yazılar; world / resimler; photoshp
jpg/tiff formatında gönderilmelidir.
*
             fiyatı: 7.- ytl
yıllık katılım: 35.-ytl

SEYİR DEFTERİ : 9

GÖLGE ETMEYİN BAŞKA İHSAN İSTEMEYİZ

Aslında bu sayımız "SON TAKA" idi. Üst üste gelen birkaç olumsuz süreç bu kararı almama neden olmuştu.
Bu vergilerimizin talanının, gereksiz işgaliyelerin, marifetsize iltifatların hazin hikâyesi olacaktı. Hikâye dedik ya; 'Hikâye görüle' diye başlayan; hayali ihracatlarla, haksız kazançlarla, hırsızlıkla nemalanmamızın uzun ve yorucu mukaddimesini hazırlamıştım, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü'nün  kraldan çok kralcı işgüzarlığına alınıp Mor Taka'nın katline karar vermiştim. Sonra da bunun anlamsızlığı ağır bastı, pireye kızılıp yorganın yakılamayacağını düşündüm. Sürmeliydi mücadelemiz. Kimseler sırça sarayında rahatsız olmasınlar diyedir yüreğini taşın altına koymalı birileri. Bilinir ki körler ve sağırlar birbirini ağırlaya gelmiştir, böyle de gidecektir. Biz kendi işimize bakalım.
Hep sormuşumdur kendime:  'Neden dergi çıkarıyorsun? Derdin ne senin? Kimin için? Bunun bir sürü yanıtı vardır, belki de hiçbir yanıtı yoktur. Yayıncı farklı pencereden bakar, okuyucu farklı pencereden. Marifet varsa Halik'a kalsın. Amaçladığım (abartılı bir tanımla) yazın ittifakına katkı payımdı. Türkiye pratiklerinde bu işin zorluğuna rağmen yol aldığım inancını yitirmek istemiyorum. Yayımlanan dergilerin nicelik ve niteliğini göz ardı etmeden sürdü.
Hatırlarsınız; bir tarihler resmi yazışmaların tasarruf amacıyla 3.hamur kağıtla yapılması genelgesi yayınlanmıştı. Bir evrak takibim için gittiğim resmi dairenin mahdumu 1.hamur kağıtlara müsvedde yazıp, son haliyle 3.hamur kağıdı daktilo ediyordu. Evet bu kez 1.hamur kağıtlar müsvedde olarak, 3.hamur kağıtlar asıl yazışmada kullanılıyordu. Değişen bur şey olmamıştı. Daha masraflı bir süreç yaşanmıştı. İsraf işgüzarlarıyız bilirsiniz bunu. İmdi, işgüzarlık ayrı bir şey, savurganlık ayrı, sadakat ayrı bir şeydir. Kılıfına uydurmak iste çok başka. Bunun mizanını kim kuracak dar-ı dünyada?..
Şu ufak kartvizit meraklılarının beyin jimnastiği karikatür konumdur hep. Asıllardan ziyade "ci"ler hep tehlikeli gelmiştir bana. (bakiyeci, ayakçı, devletçi, kralcı… vb)
Ne güzel söylemiş muhterem; "gölge etmeyin başka ihsan istemeyiz." Temel idam sehpasına giderken son dileğini sorarlar; "Bu bağa ders olsun," der. Mor Taka gibi hacimli bir dergiyi dizgiden- grafiğe, editöryadan- basım ve dağıtım refakatini sürdürmeye bir kişinin kotaracağı, hep borçlanarak sürdüreceği iş değil elbette. 
Gün geldi dergiyi gönderecek pul param olmadı cebimde, gün geldi yeni yetme çocuklardan şiirini yayınlamadığım için olmadık sitemlere muhatap olma 'zor'unda kaldım. Yazın dünyasının, erkânın türlü hallerini tanıdım. Hep küçük insanlarla sorun yaşadım, vasıfsızlarla, kabiliyetsizlerle hüzün yaşadım. Sanatçıyı tanıdım, şairi tanıdım, insanı tanıdım, zavallıları tanıdım.
Müslüman mahallesinde salyangoz satmanın hiçbir manası yokmuş. Arabesk satalım, paparazzi satalım, popülizm satalım, ıvır zıvır satalım,  hayali bişeyler satalım, işte o zaman bunu herkes alkışlar herkes nemalandırır ve ödüllendirir… Marifetsizlik iltifata tabi olmuştur bu dem de… Marifet için çeyrek ölçek marifetsizlik satalım.
Şimdilik buraya kadar.

BELH'TEN KONYA'YA
(her gün bir yerden göçmek ne iyi/ her gün bir yere konmak ne güzel/ bulanmadan donmadan akmak ne hoş/ dün dünle beraber gitti cancazım/ ne kadar söz varsa düne ait/ şimdi yeni şeyler söylemek lazım)
800.Doğum yıldönümünün dünya ölçeğinde kutlanılması Rûmî'yi yeniden anlama fırsatı verdi. Arınmaların ve modern niteliğin tekâmülünü şüphesiz en iyi bilenlerdendi. İlim ile bilmeyi, görerek bilmeyi, olarak bilmeyi işaret ederken ölmeden önce ölmenin sırrını ayan eder.
"Eğer sen diri isen beni ölmüş görme!"
Sadece Divân-ı Kebir'in kırk bin, Mesnevi'nin yirmi altı bin beyit olduğunu düşünürsek onun dehasını daha iyi anlamış oluruz.
Çağdaşı mutasavvıflar; Şeyh Attar, Şeyh Ekber M.Arabî, Bahaeddin Veled, Şemseddin-i Tebrîzî ile dostluk kurdu, her ham gibi pişerek, yanarak, bir ayağı şeriatta, bir ayağı arzda yetmiş iki milleti dolaştı.
Gene vuslat zamanı, 'düğün gecesi'ne hoş gelişler ola.

Hamiş: Erdem Bayazıt abimizin ağır hastalığını öğrendik. Dualarımız onun için olsun!

9. sayı mürettebatı

mevlana /3
gülten akın ile söyleşi /nedime köşgeroğlu /4
sina akyol/ bal şiiri /6
galip/ııı- anam şaşırırdı yönüne rüzgârların /7
ahmet ada/kanto xııı (beyrut beyrut) /8
gültekin emre/ bilek güreşi /9
veysel çolak/ o yaz /10
nurettin durman/ attar kuş dili bilir idi /11
yusuf alper/ ne ağladığım tas /12
yaşar bedri/ kırık zar /13
hayri k.yetik/ akşam gazeli /14
hilmi haşal/ varsıl karınca /15
halim yazıcı/ gözkelebekleri /16
âdem turan/ ateşböcekleri ile kanaviçe-3 /17
mustafa fırat/ sıla /18
zeynep uzunbay/ inan ki gülmüyorum /19
yılmaz arslan/ bana ne bütün bunlardan, /20
(dosya)şiir dili (şairin dili) dil felsefesi /21
şiir dili ve rüya dili / hilmi yavuz /23
tuncer uçarol/ fotoğraf, harf, ses, im, dil /24
ahmet tüzün /şiir dili, şairin dili /27
gültekin emre/ "dil bir ülkedir" /28
ahmet ada/ şiir dili, şiir /29
nurettin durman/ sözcükler dünyasının gizemli vadilerinde/31
hayri k.yetik/ türkçe sevgisi ve sorunları /33
ihsan tevfik/ dilin şiiri, şiirin ve şairin dili: sözcükler /35
z.betül yazıcı/ görsel şiir dili /37
hasan aktaş/ edebiyat-toplum ve dil felsefesi / 42
sevgi özgan/ şiir, dil ilişkisi ve rus biçimciliği /45
hüseyin  avni  cinozoğlu/ ümmi ve naif /47
ulus fatih/  türk dili ve şiir /49
niyazi karabulut/ arap şiirinin diline dair /50
haşim hüsrevşahi/ farsça şiirde dil /52
metin öztürk / fotoğraf /66
müştehir karakaya/ hiç bir dağ köle değil /67
rıfat gürsoy/ben senin için /68
berna olgaç/ boşluk /69
ömür aygül çevik / şiir 69
erkan  kara/ nasırım  /70     
zafer yalçınpınar/ yılankavi /72
isa kantarcı/ece marihu'anadır yıkıldığında /72
yasin mortaş/pusarık /73
taner cindoruk/ oyuklar abidesi /73
pelin onay/ kan bağı sitem /74
veysi erdoğan/ şiir ve mülk /74
gazanfer eryüksel/ merdiven altından notlar 75
osman atıf özmen/ tabut meseleleri /76
faris kuseyri/ sana geldim /77
ayşe ümran ersin/rüyalar da uyur /77
ersan erçelik/ beni dünyaya getir /78
nihat malkoç/ yandı yürek dağlarım /78
belgin günay/ badireler ve hanımlar /79
sevil avşar/ suluboya bir hayat /79
reiner kunze/ aşk /80
ahmad matar/ işbirlikçiler /80
dilbilim ve şiir /soruşturma: neslihan yalman 81
dosya editöründen/ neslihan yalman /82
mehmet yalçın /83
sina akyol /84
veysel çolak /86
metin cengiz /88
hilmi haşal /90
yusuf alper /93
v.doğan günay /95
doç.dr.ece korkut /97
osman hakan a. /99
oktay taftalı /102
ayşe eziler kıran /104
şener aksu /105
ıvaylo balabanov/ orta yaş /109
nizar kabbani/ yağmur düğümü /110
vyacheslav kupriyanov/uzun yaşam /111
cecelia nuñez/ gökyüzü /111
emily dickinson/xxıı. /111
ezra pound (şiirler) /112
richard shelton / sonora, yabancı  /113
sylvıa plath / karaağaç /114
abdulkadir es-sufi/ kardeşlik /115
metin cengiz/ pozitif bakışla küreselleşme /116
neslihan yalman/ bir ıchma mumyasının diril(til)işi /118
çiğdem sezer/ kalbimin kuzey kapısı, trabzon /120
ahmet şenol alkılıç/ yüreğimin erzurum sancısı /121
ibrahim topaz/  mavi  ıssızlık /121
melek avcı/ kayıp yıldız /122
ömer üner/ bu da geçer /122
mustafa emre/ ahmet ada'nın kentleri /123
mustafa günay/ şiir ve felsefe ilişkisi bağlamında a.ada /124
i. cem doğru/ her kitabın el kâtibi /126
kemal bulut/antik sözcüklerde trabzon-vıı /127
afina memmedli/ ahmet cevad /128
murat başman/temel  halleri /130
yavuz saltık/ bayramlaşma /131
mehmet şamil/hal hatır şiiri /131
alın terinin yansıdığı fotoğraflar /132
mustafa burak sezer/ hayaletlerin bedduasını alan şehir/133
orhan emre/ kum saati /133
funda dane/ yeraltı pazarı /134
özgür boz/ olmuyor /134
metin dikeç/ son bakış /135
mvstafa ışık/ .:12 ev:. /135
niyazi bulut/ patlamış mısır /136
kitap tanıtımları/ 137-140

S    E    Y    İ    R       D    E    F    T    E    R    İ   :   8

Nedendir bilinmez, (herkes biliyor da, bilmiyor) ideolojilerin kullanım alanı hep tartışılır bizde. Elkitapçıklarının 'duruma göre' siyasallaştırılıp evirilmesi, rejimlere karşı güvensizliği de eviriyor. Demokrasiye ve adalete inanmadan cumhuriyet rejimi nasıl inşa edilir? Cumhurun iradesi sözde öncelenip; "Hitler'i de halk seçmişti" gibi korkunç, ilkel bir denklem nasıl kurulur? 70'li yılları bizatihi yaşamış cumhur olarak oynanmak istenen bu vahşi batı oyunları düşünen, akleden herkesi ürkütmesi lazım. Halkı manipüle ederek karşı karşıya getirme senaryoları, provokasyonlarla çabucak oluşturulan; hazımsızlık, hoşgörü zafiyeti, polemikler hangi yönetmene getirim sağlayacaktır, bunu düşünelim önce.
Silâhların gölgesinde ihya olunacak demokrasiyi pazar panayırı komedisiyle alkışlayanların yarınki pişmanlığı da kuru bir kalabalığın hayal kırıklığı olabilir. Demokrasi herkes içindir.
Büyük patronun ve taşeronlarının kan ticareti ve post darbelerle sürdürdüğü 3.dünya savaşları dizisi; hem siyasi ve ekonomik arenada, hem de kanlı savaşlar bağlamında adı konul(a)mayan yıkıma taşıyor dünyayı.
İktidarlar (elbette siyasi  muhalefetler de) kontrol altına alınırken, fakirleş(tiril)en ve savaş(tırıl)an öteki dünya insanı, güzellik uykusunda mahsur kalmaya, gönüllü esrimeye itiraz etmiyor.
Usta ve düzenbaz bir yönetmen karşısındayız. Dişlerini altınla kaplatan, güvercin ve gül motifini de yanına yerleştiren kırmızı başlıklı bu teknocanavar, dersine çok iyi çalıştığını biliyoruz.
Ülkemizin geleceğini bekleyen tehlikeler konuşulmazken; aydınıyla, delisiyle, velisiyle sürekli taktik ve yapay gündemlerle geyik yap(tırıl)ıyoruz.
Dünya; açlığa, susuzluğa, kıyamete giderken, ortaçağda miadını dolduran birkaç argümanla yatıp/ kalkıyoruz.
İnsan, bu kurgusu değişmeyen sadece coğrafyası değişen komplo(lar)dan paydasına düşen tecrübeyi edinmemekte bu kadar ısrarcı olmasının mantığı neyle izah edilebilir ki?
Şimdi; incik boncuk, patlayan borular ve ateş suyu'nun yerine ikonlaş(tırıl)an teknodünyanın kanserli atıkları dünya nimet(ler)i ambalajında vitrine koyuldu.
Dünya savaşları, açlık, su ve petrol kavgaları, bozulan eko dengenin hazırladığı hızlı sona müdahil olan şair, şiiriyle katılıyor. Kırılmalar, geri çekilmeler ve kaçış egzotizminin hâkim olduğu paradoksal bellek, aidiyeti travma olarak görmeye başlıyor. İki büyük dünya savaşı ve sonrasında birleşik güçlerin Asya talanı sonun başlangıcıydı. 'Artık ciddi şeyler söylemenin çok fazla anlamı ve gereği yoktu.' Bu  karamsarlık şiirde inşayı, sözü, aidiyeti sorgulattı.
Bizdeki darbeler ve Rusya'nın çözülmesi 'ideolojilerin ve diyalektiğin hızını da kesti. Sanal da olsa, var kabul edilen dengeler bozuldu, 'yırtıcı küreselleşme' devasa mağazalar kurdu(rdu).

BU YIRTICI KÜRESELLEŞMEDEN SANATA YANSIYAN NE

İdeolojik duruşun neliğini anlama sorunsalımız sürüyor. Sıkça tekrarlanan darbe ve postmodern darbeler, doğu duvarlarının yıkılması, denge niteliğindeki Rusya'nın çözülmesi; diyalektiğin ve ideolojilerin pratikte karşılığını bulamayan sonu muydu?
İmdi, doktrinleri sonralayıp geri çekilen şairin; daha bireyci ve daha öznel olması iktidarların muradına ermesi mi demekti?
Modern insan ikonlarını reddederken, ikonlarsız olamama sorunsalı modern bilinicin de paradoksuydu. Tedirgin olan ve parçalanan bellek kendine 'geri çekilme mekânları' oluştururken, önü alınamayan kirlenmenin dayattığı çok katmanlı insanlık dramını kurguluyordu. Sanayileşmenin kaçınılmaz faturası hep orada bir yerde bekletildi. Göğün delinmesi, iklimin kuraklaşması ve ekili alanların eksilmesi, buzdağlarının erimesi, artık senaryo değil doğanın intikamıydı, insanın cehennemi, insanın kıyametiydi!..
Sözün yeterince söylendiğini, muhatap bulamayan belagatin fazlaca lüks olduğunu söyleyen pesimist /protest zihin, kodladığı formlarla şiir ötesinin ipuçlarını ararken, kodlanan hayatın travmaya dönüştürdüğü bu görsel bilinç telâşını, 'insan'dan vazgeçme pratiğine ihale ediyor. Aslının aynı, suretinin benzeri olmaktan öteye gitmeyen bu tıkanmışlıkla gelen saldırganlık, kapana kısılma çabalarından öteye gitmeyecektir. Çünkü inşa edilecek şiirin; geleneğini, sürecini, estetik kuramlarını iyi tanımlayıp modern platformda yeni şeyler söyleyerek nasıl yapılandırılacağını bilmek gerek.

Sıkıştırılan kötü enerji insanı dibe çekerken; şair de bu yabancılaşma/ kırılma ayinlerinden nasibini alıyor. Kimse kimseyi sevmiyor, kimse kimseye katlanamıyor, en küçük söz düellosu, yazınsal etiğin sınırlarını zorlayan kırıcı, patavatsız bir terminolojiye, polemikler zincirine dönüşüyor. "Eleştiri" kurumunun olmadığı bir yerde hiç şüphesiz başıboşluk da kaçınılmazdır.
Sanatçı, dolayısıyla şair, çok parçalı ve ayrıştırdığı dili ile yerkürede ne olup bittiğine anlam verme rehavetini sorgulamaya başladı. Kendini zulmün figüranı olarak dışardan seyretmekle yetiniyor gibi görünse de bu rehavet dolu dönemin doğum öncesi sancısı olduğuna da inanıyorum. Şairin; zorlama kuşak arayışları, geleneğini tanıma, poetikasını tanımlama anlamında oluşturduğu yeni bilinç bu inancımı güçlendiriyor.
Böylesine kalabalık 'şair ordusu' olan bir ülkede, ters orantılı olarak şiiri her gün daha çok okunmaz kılan etmenler bulanıklığın öbür yüzü olsa gerek. Kimse kimseyi okumuyor!.. Bu dağınıklığın müsebbibi hiç şüphesiz kavramların pratikteki karşılığının çok fazla iç içe girmesinden kaynaklanıyor. Eleştirisizleştirildik!  Eleştiri(lme)ye kimsenin tahammülü olmaması özgüvensizliğin de yansıması olsa gerek. Şayet övmeyeceksen hakkımda konuşma diyor. Wittgenstein'dan bir atıfla; 'başkalarının oynamaması gereken derinlikler' i konuşmanın zamanı geldi sanırım.

BU SAYIDA

Şiir, zihinsel bir yolculuktur. İmgenin ve şiirsel imgenin üst dille kurduğu, şairin gör(ebil)me ve sezgi gücünü ortaya koyar. Kurulan metin, söylenmiş sözle, söylenmemiş imaların dilini ararken 'hayatın içinden' olanı evirir.
Çizgi romanlarda ve western sinemasında; katil ruhlu, vahşi savaşçı ve saldırgandır onlar. Çünkü beyaz adam böyle tanıttı dünyaya kızıltenli yerlileri.
Oysa onlar; toprakla, güneşle, ay'la, rüzgârla, ağaçla, ırmakla… konuşurdu. Doğadan aldıkları güçlerini, doğayı eksiltmeden, kendilerini doğaya katarak yaşardılar. Açgözlülük yapmadan örtüneceği, karnını doyuracağı kadar avlanırdı. Yaşamın, paylaşmanın, özgürlüğün bir anlamı, bir amacı ve erdemi vardı.
Bir gün beyaz adam yalan vaatleriyle, insanı ve doğayı tüketerek geldi!.. Patlayan boruları, demir atları, büyük evleri, ateş suyu, inciği, boncuğu, kirli parasıyla geldi.  Beyaz adam güçlüydü, silahları vardı. Hızla çoğaldılar. Aç çekirgeler gibi talan ettiler, daha çok doydukça daha çok tahrip ettiler. Kendi ırkıyla bile savaşarak talan ettiler Amerika anakarasını.
Şef Seatle'ın 1854 yılında beyaz şefe yazdığı mektubu anlamlı buldum. Bir buçuk asır geçti ama her şey  daha dün gibi…
Abdulkadir Es-Sufi'nin 'Bir Taktik Olarak İntihar Eylemi' ve M. Vail Said'ın, 'Kelimelerin Sihirbazı' Adonis'le yapılan söyleşisi ilk kez Türkçe'de.
İhsan Deniz, 'Hepimiz Hrand Dink'iz ile gelen süreçte ortak bir şiire imza koyan şairleri yazdı, '73 Şairden Şiir Hokkabazlığı'. Harun Sümbül, "Kur'an'da Şiir ve Şair" yazısında "Şuarâ" suresinin vahiy nedenlerini ve şairin misyonunu irdeliyor.
Ressam Ümran Ç. Tüzün'ün Atalanta'da açtığı resim sergisini Necmi Zeka ve Ahmet Tüzün değerlendirdi.
Murat Ergin, 'Rüzgârı Giyinen Oda'da İlhan Berk'in odasını anlatıyor.
Müştehir  Karakaya, Olivıer Reboul'un "Eğitim Felsefesi" Kitabı Üzerine Bir Değerlendirmeye Giriş Denemesi'ni,
Kemal Bulut, 'Antik Sözcüklerde Trabzon' dizisinin V.Bölümünü, H. Esin Alaybeyoğlu 'Dağlarca'yı ziyaretini yazdı.
Dünya şiirinden; L.Hughes, C.Baudelaire, C.Bukowski, Adonis, Ahmed-i Şumlu, F.Coppee'yi ve günümüz Türk şiirinin örneklerini okuyabilirsiniz.

DOSYA: POSTMODERNİTE VE ŞİİR

Bahar dosyamızın konusunu; modern sonrası kültürün insanı tahrip etmesi, havada kalan manifestolar ve üstmetinlerin de poetikaya etki edemediği görüşünden yola çıkarak,  "POSTMODERNİTE VE ŞİİR" olarak vermiştik. Manifestik çağın sonu ile gelen zorlama manifestolar, söylemsel dağınıklık, tıkanan neo-kuramsal bildiriler, daha çok bireyselleşmeyi ve polemikleri tetikler nitelikteydi.
Bu hareketlerin kendi içlerinde dönüştürmekle yetindikleri reaksiyonda, failler fillerden önde oluyordu..

İmdi; bizdeki postmodernlik neden tartışılıyor? Reformlarını üreten batı, modernle erken buluşmuş,  20. yüzyılın ikinci yarısında ardıl (post) modernizmi tartışmaya başlamıştı bile. Biz, gelenek-modernizm arasında, kavram karmaşasında algılama sorunsalı yaşarken, modern argümanları da çok çabuk kabullendik. Bu bulanıklığa koşut olarak tereddüdün şiirini tereddütle inşa ettik.
Şiirin kendini klonlamaktan kurtarıp, çoksesli, ayırımsanan ve özgün dilini arama süreci günümüz şiiri için keyifli sinyaller veriyor. Dağılmışlık ve flulaşma çok parçalı ve katmanlı bir şiir dili oluştururken, bilincin iç içe geçmesi, aklın sınırlarının zorlanması, manifestik söylem(ler)in 'bulanıklığı'nı da beraberinde getirdi.

Edward Said'in "Akademinin icadı" olarak tanımladığı Postmodern(izm) (izm olma keyfiyeti tartışılabilir elbette)  modern sonrasına gönderme yaparken, manifestonsu ve temsiliyeti olmayan 'kaos distopyası' olarak tanımlanır. "Sızma" harekatı için öncü kuvvettir. Güvensizlik ve gerilim ilkesiyle anlam/ zihin kaosu ancak anti bilimle izah edilebiliyordu.
Kavram olarak; modern öncesi, modern sonrası, eklektizm, avantgard (öncü olma), bireyleşme, cemaatleşmeyi kuşatır. Gerçek ve hayal gücü iç içedir.
20.yüzyıl 'düzensizlik ve değişim' asrı oldu. Gelenekler, yerleşik değerler, ekonomi, toplumsal ve siyasi yapılar adeta kendini inkâr ederek farklılaştı. Vassili Kandinski, atomun parçalanmasını dünyanın parçalanmasına eşdeğer görürken, bu endişeyi de yaşıyor olmalıydı.
Prefabrikeleşen ve sanallaşan teknocanavar, 'insan'ı tahakküm altına aldı. Sahip olunanları korumak adına modernizmin yırtıcı kurmacasına muhalefet etmekte zorlanan zihin, tüketen ihtirasın karşısına koyabileceği katalizörlerden biri olan estetiğe her zamankinden daha çok ihtiyacı vardı.
Savaşçıların inkâr ettiği kamusal, dünya düzeninde kaybolma korkusuyla iç(in)e çekilen ve kapanan şairin; dadaist metinden deneysel levhalara, paradoksçuluktan gerçeküstücülüğe, sembolizmden post-art'a 'öteki'yle kendini ifade ederek, dışavurumcu eğilimle tepkisini ve kaçışını koyar. 'İç'le dış arasındaki bölünmeye çözüm aramayı hiçleyen zihnin çetrefil kurgusudur bu.
Yalnızlaştırılan bireyin kaçış egzotizmiydi bu dönüştürme çabası. Bilinç artığının tanımsız oluşumu, yeni terminolojisiyle modern sonrasının zihin bulanıklığını oluştururken; edebi evrimin dinamikleri için kaçış egzotizmine bağımlanan bilinç, "biçimsel keşfi" öngörüyordu.

Terry Eagleton'a göre, modern sonrası estetik bilinçten çıkan, fakat bu bilinci tamamıyla kaybeden bir yetenektir. Marksist eleştiri için önemli olan vazgeçme/ uzaklaşma (alienation) kavramının bu durumda imkânsız bir kavram olduğu görülür.
Peter V.Zima, 'Modern Edebiyat Teorilerinin Felsefesi'nde "Postmodernist kültürün sathî, üslupsuz, gayr-i tarihi ve ulaşılamaz yüzeyselliği, vazgeçme anlamına gelmemelidir. Çünkü vazgeçme kavramı, postmodernizmin oldukça anlaşılmaz bulduğu otantik rüyanın gizlice tespit edilmesidir. Aynı zamanda, postmodernizm, vazgeçmelerin tamamını ortadan kaldıran sosyalist ütopyaya karşı korkunç bir darbedir," diyor.  (çev.Mustafa Özsarı, Hece Y.,2004)
Şiirin nereye gittiğini daha net görebilmemiz için postmodern estetiğin heterojen yapısı içinde 'eleştirel teorinin' yeniden yorumlanması gerektiğine inanıyorum. Neresinden bakarsak bakalım şiirin oluşum süreci aynadan kurguya yolculuk gibi görünse de, pratiklerde karşılığını bulan, 'direnen ve yaşamsal' olanı barındıracaktır.

Şiir ve Postmodernite dosyamızda; C. John Holcombe, İsmail Kıllığolu, Ahmet İnam, M. Roger Chamberland, İ. Mert Başat, Celâl  Soycan, Metin Cengiz, Ahmet Ada, Ahmet Tüzün, Hilmi Haşal, Necmi Zeka, Mustafa Koç,  A.Ufuk Elmas, Mustafa Karaosmanoğlu, Baki Ayhan T., Serap Emmungil, N.B.Sezer'in yorumlarını okuyabilirsiniz

2006 ŞİİR SEÇKİMİZ
Yıllıkta yer almış şairlerden ibaret midir o yılın şiir atlası? Hiç şüphesiz 'hayır' olacak yanıtım.  Editörün poetik beğenisiyle, biraz da şiiriyle akrabalık bağı kurduklarından mürekkep bir kesittir. Dolaşımda olan yetkin şiir sayısı sanırım yıllığa giren şiirlerin dört-beş katıdır. 'Ben'i veya 'benim şairim'i seçkide göremeyenler elbette sorgulayacaktır, karşı tavrını da biriktirecektir. Bundan daha doğal ne olabilir ki? Her seçki hazırlayıcısı bu ve benzeri tepkilerin zaten bilincindedir. Herkesi mutlu etmek sıradanlığını kimse omuzlayamaz sanırım.

Gelelim seçkinin oluşum sürecine. Yıl içinde dolaşımda olan iki yüz civarında dergide yirmi binin üzerinde şiir yayınlandığı yazılıyor/ söyleniyor. Bir yıllığa/seçkiye ancak yüz-yüz elli şiir alındığına göre şiirini bu toplaşmada göremeyen şair, (doğal olarak kendi  şiirini yetkin gördüğü için) yapılan haksızlığa tepkisini bir şekilde koymasından daha doğal ne olabilir ki?
Sadece Mor Taka'nın bahar sayısına 700'e yakın şiir gönderildi. Şiiri ve üstmetinleri pek okumayan, ama şiiri sular seller gibi döşenen potansiyel bir şair ordusu doludizgin koşuyor. Üstelikte bu ordunun en genç, en yeni neferi bile şiirine toz kondur(t)muyordu.

Bir şairin ürününü "yetkin şiir" olarak görmesinden doğal ne olabilir ki?  Yirmi bin yetkin şiir elbette soy kütüğünde bu toplaşmada yerini beklemektedir.  Seçilmeyen şiirler kadar seçilen şiirlerin de masaya yatırılıp konuşulması gerekiyor.

GÜZ DOSYAMIZ: (ŞİİRİN VE ŞAİRİN DİLİ)
Nedense şiiri menkıbeler, mitoslar manzumesi olarak algılıyorum. Şimdiyi anlatıyor ama şimdiye ait değil, arkaik bir inşası var, bizi anlatıyor ama dünyalı değil, ne kadar bilinçaltıysa, o kadar da yaşamsal ihtimalli kurgu. Bütün plastik kaygı ve öncelemeye rağmen şiirin tanık olma sorunsalı hep olmuştur.
Çağdaş dilbilimciler ve semiyotikçiler dilin boğumluluğunu kavramsal geleneğe atfederken; ifade (seslerin fonetik düzeyi) ve içeriksel (kavramların ve fikirlerin semantik düzeyi) düzlemi modern edebiyat teorisinin merkezi problemi olmuştur.
Kavramsal düşünceyi önceleyen Hegel'e karşın Kant: 'Estetik hüküm kavramsal ve mantıksal sebeplerden çıkarılamaz. İnsan zekâsı, esasında güzellikten kavramsız (olandan) zevk alır,' Demişti.
Romantik düşüncü Schlegel, dilin bilgiye engel olmadığını, ilhamın tükenmez kaynağı olduğunu söylerken dilin müphemiyetini ve çokanlamlılığını savunan Nietzsche, musiki, sesin felsefe içinde ulaşılmaz bir model olduğunu söyler.
ŞİİR VE DİLBİLİM, ŞAİRİN DİLİ, ŞİİRİN DİLİ tartışıla gelmiştir.
Dil bağlamındaki dosyamızı paylaşmak isteyenler yazılarını 1 Ağustos tarihine kadar adresimize gönderebilirler.

HAMİŞ
Körler sağırlar birbirini ağırlayadursun, dosta bigane değiliz, olmayız da!..
Zülf-i yâre dokunsak da, sürç-i lisandan imtina ederiz.
Güz başı yeni sayımızda buluşmak umuduyla
*
Mor Taka'ya çok fazla ürün gönderiliyor. Elimden geldiği kadarıyla gelen iletilere yanıt vermeye çalışıyorsam da, yığılma nedeniyle aksayabiliyor. Mor Taka, amatörce uğraştığım bir zorunluluk.
Ek işim olduğu için de dergicilik rutinlerimi geciktirebiliyorum.
Hoş görüle!..


8. sayı mürettebatı

yaşar bedri /  seyir defteri
şef seatle'ın beyaz şef'e mektubu
erdem bayazıt /  kız kulesi, şiir (el yazısı ile)
i.mert başat /  buluşma,  şiir (el yazısı ile)
galip /  ey şair, kelimeler savaşır, şiir
nurettin durman /  kayıp zaman atlası, şiir
ahmet ada /  kanto xvı , şiir
hilmi haşal /  defter sancısı, şiir
yaşar bedri /  asansör ve gemilere dair, şiir
yavuz özdem / sır , şiir
ihsan deniz /  yüz üç merdiven, şiir
âdem turan /  rüyada görülen,  şiir
necmi zekâ /  balık gibi halk gibi, şiir
hüseyin alemdar /  kanguru lehçesi, şiir
mustafa fırat /  hasret, şiir
berna olgaç /  pusula, şiir
outis /  bir günah meseli, şiir

p o s t m o d e r n i t e   v e   ş i i r 
ahmet inam/ postmodern dünyada şiir denilen afacan
i. kıllıoğlu/ modern-postmodern kavramların çağrış.
c. john holcombe/ postmodernizm ve şiir
ismail mert başat/ post - modernizm ve edebiyat
m. roger chamberland/ sanal cennetlerde
celâl  soycan/ salvador  dali'de  postmodern eşik
metin cengiz/ küreselleşme, edebiyat ve medya
ahmet ada/ postmodern şiir
a. tüzün/ postmodern edebiyat-yaşam ve şiir
hilmi haşal/ algımızı sızlatan postmodernite: şiir
necmi zekâ/ işlevsiz bir harita - haritasız bir şiir
a.ufuk elmas/ modernite, postmodernite ve islam
mustafa koç/ hikâyeler uydurduk
bâki ayhan t. / modernizm ve postmodernizm ve şiir
s. emmungil/ dali'yi nasıl bilirdiniz?
m.karaosmanoğlu/ ritüeller ve şiirin postmodern ..
mustafa burak sezer/ postmodernist sanat
*
özer ciravoğlu / iki şiir  (şiir)
yasin mortaş/kıkırdayan kurşun, şiir
ihsan tevfik/ ölügüneş, şiir
ihsan deniz/ 73 şairden 'şiir hokkabazlığı'!
murat ergin/ rüzgârı giyinen oda
ömer aksay/ üstüme alındığım birine ait kimlikle, şiir
bâki ayhan t./ bilmiyorum, şiir
demet han/ fesleğenleri öldür anne, şiir
ömer üner/ waldo-şiir-henry üzerine, şiir
zeki karaaslan/ umman'da sensizlik, şiir
a.uğur olgar/ yazıklanmalar,vıı.cüz, şiir
özkan satılmış/ bakaç, şiir
volkan odabaş/ yaşamasız, şiir
ömer turan/ çengelli harfler masalı, şiir
muhammet vail said/ adonis; kelimelerin sihirbazı
adonis/ suyun sesi, şiir
ahmed-i şumlu/ sis, şiir
abdulkadir es-sufi/ bir taktik olarak intihar eylemi
harun sümbül/ kur'an'da şiir ve şair
m.mazhar alphan/ kör olursun, şiir
hüseyin  avni  cinozoğlu/ jurnal, şiir
mehmet şamil/ hırka söz ve ayna, şiir
(imren tüzün dosyası)
imren çalışkan tüzün'ün resimleri atlanta'daydı
ahmet tüzün/ yanılsama, merak, görmek
necmi zeka/ göründüğü gibi değil
ertuğrul özüaydın, bu vapur , şiir
ozan öztepe/ herkes ismail, şiir
c.bukowski/ şiirler
gazanfer eryüksel/  firak nefes, şiir
elif arıg/ bir afrodizyak bekleyişi, şiir
orhan emre/ kum saati, şiir
h.hüsrevşahi/ yüreğimizi çöl farelerine bıraktık, şiir
langston hughes/ zenci nehirlerden söz ediyor, şiir
charles baudelaire/ mücevherler, şiir
françois coppée / çiçekçi küçük kız, şiir
müesser yeniay/ ten ötüşü, şiir
eyyüp e. akyüz/ ön istek, şiir
hakan sümer/ çizgi
e.erçelik/ gelincikya'da poetik duruş ve okuma ş..
müştehir  karakaya / olıvıer reboul üzerine
h. e. alaybeyoğlu / dağlarca'yı hiç böyle ..
kemal bulut / antik sözcüklerde trabzon-vı
ulus fatih/ bilitis'in şarkıları
haberler
mor taka'ya gelenler

SEYİR DEFTERİ : 7

MOR TAKA NEDEN ÇIKIYOR?

AB üyelik komedisi, ifade özgürlüğü ve 301.madde, Orhan Pamuğun Nobel'i, karikatür krizi, Papa'nın gafı ve Türkiye ziyareti, İsrail'in Lübnan'a girmesi, kuş gribi paniği, Santa Maria Kilisesi Rahibi Andrea Santoro'nun öldürülmesi, Bülent Ecevit'in ölümü, internet bağımlılığı ve çocuk pornosu, Danıştay saldırısı, sel felaketleri, operasyonlar, eylemler, orman yangınları, Çin sanayinin hamlesi, Saddam Hüseyin'in idamının gündeme taşındığı 2006 yılını geride bıraktık.
Medeniyetler çatışması ülkeleri içten parçalayan komplo mimarisine dönüştü. Irak'ta iç savaş işgal edenler için de cehenneme dönüşerek sürüyor. ABD, taşeronlarını birer birer gözden çıkarırken, her işgal senaryosu ile vahim bir dünya kirliliğine sebebiyet veriyor.
Biz doğulu köylüler batılının oyunlarına çok güzel geliyoruz. Suyun uyuduğu, düşmanın uyumadığı dar zamanlarda zafiyetimizden doğacak hatalarımızı entrika rezervi muhkem bu yaralı hayvanlar affetmiyor affetmeyecektir!..
Tarihsel deneyimlerimizle tescillidir. "Ben" ve "iktidar" kavgalarını hiçbir zaman aş(a)mayacak bir ulusuz. Gene de -onlara- göre değil de, -bana- göre 'ben' olmanın bir yolu mutlaka olmalı.
*
"Hüznün son sayısı gibi çıkar/ şiir dergilerinin her sayısı" der  H.Ergülen. Arsız bir çocuk gibi hep ödün ister ve tüketir insan insanı. Koca bir edebiyat teknesindeyiz. Bulandı sular ve teknede arbede sürüyor. Hani derler ya; "On derviş bir kilimde uyur da, iki sultan bir ülkeye sığamaz," ezelinden roller bi garip biçildi. Ahbap çavuş, damat, uşak, bizim oğlan sıvazlamalarıyla süren bir arbede. Böyle gelmiş… Sanatın epigraf ve tırnak içindekilerle süren tarihsel serüveni, 50'li yıllar itibarıyla akımların ve manifestoların zor kulvar bulacağı inorganik sürece girdi. Çok parçalı bilinçle donanmış bireyselliğin öne çıkıp yetkinleşmesine koşuyor sanat. Herkesin ortak paydasında buluştuğu 'en'lerin erki kapandı artık.
*
Başka hayatlar, başka hayatlara müdahale ederken, hayat denen süreç zorlamalar ve kışkırtmalar yumağına dönüşüyor. Mor Taka'yı 2007 itibarıyla e-dergi olarak sürdürmeyi tasarlıyordum. Sanırım bu yıl da başka hayatların hayatıma müdahalesiyle derginin kağıt ve mürekkep kokusundan mahrum kalmadan sürecek yayınımız. Nereye kadar? İşte onu ben de bilmiyorum. Müdahil olan başka hayatlardan bıkana, diyalogların sürdüğü yere kadar sürer. Her proje sürekliliği olma ihtimali kadardır.
*
Bu dergi neden çıkıyor, sorusuna; "sadece çıkmış olmak için çıkıyor," yanıtını vermeyi ne çok isterdim. Sivil duruşumuzla önemli bir boşluğu doldurduğumuza inanıyorum. Bir şair dostum geçende; "Mor Taka'yı günlerdir yanımda gezdiriyorum. Okunarak bitesi değil…" gibi sözler etti.
Böyle güzel müdahaleler, 'yapma'nın dayanılmaz hafifliğini dayatıyor işte.
Övdük mü mevkutemizi?
Marifet iltifatsız kalmasın diyedir efendim.

BU SAYIMIZDA
Ahmet Oktay'la yaptığım doyurucu bir söyleşiyle açıyoruz perdemizi.
Veysel Çolak ve Yücel Kayıran ile yapılan söyleşi günümüz şiirine farklı açılımlar getiriyor.
Bu sayımızda kadim, uzak Asya estamplarını şiire sırdaş eyledik. Serap Emmungil, Japon estamplarını ve batı sanatına etkilerini irdeledi.
Hicabi Kırlangıç'ın Ahmed-ı Şâmlu çalışması günümüz modern İran şiirini tanı(mla)mak açışından önemli bir inceleme.
Mustafa Karaosmanoğlu, şiirin tüketilme sorunsalını, Cem Gençoğlu, medya ve fotoğrafın bilince müdahalesini, Abdulkadir Es-Sufi, Papa Xvı. Benedik'in Almanya'da yapmış olduğu konuşmayı değerlendiriyor.
Emily Dickinson, Ahmed-İ Şâmlu, Alice Walker, George Bocavia, Hugo Von Hofmannsthal, Kamala Das, Matsuo Bashô, Issa, Marıanne Larsen çevirileri dünya şiir florasından farklı kokularla geldi.
Sanal sitelerdeki şiir kirlenmesinden ayıkladığımız isimlerle sürdürmekti ereğim. Gel gör ki, birçok şairin şiirlerini 'kiralık ilanı' gibi çoğaltıp her yere göndermesi ile aynı şiir ve isimlerin birçok yerde aynı zamanda görünmesi zafiyetini de farkında olmadan paylaşmış oldum.
Bu aynıyı çoğaltmanın sorununu yaşadık.

EROTİK (KÖSNÜL) ŞİİR DOSYAMIZ
Çocuk pornografisi, elektronik/sanal iletişimin yaygın ve etkin olduğu günümüzde çok duyarlı bir konu olarak dünya gündeminde hassasiyetini korurken, bu sayıda poetik dosya konumuzda "şiir müstehcen midir?", "şiir ve erotizm" derslerine çalıştık.
Trabzon folkloruyla iç içe yaşadım. Elbette beni en çok etkileyen Karadeniz'in sözel birikimleriydi. Manilerimizdeki aşırı duygu yoğunluğu, lirizm, öfke, ironi beni en çok etkileyen temalar olmuştur. Geleneklerini özenle koruyan yöre insanı; bastırılan, örtülenen cinselliği ifade edebilmek için manisini dilmaç seçmiştir.
Ahmet Vefik Paşanın Lehçei Osmanî'de, "Usulsüz elhan ve teganni olunan vezinsiz ve manasız güfte," diye tarif ettiği mani; İslâmlık öncesine kökleri uzanan Türk şiirinin en eski nazım şeklidir. Özlem, övgü, flört, çapkınlık, özgür sevi, hiciv (vb) amaçla söylenen maniler; sığınma, geriçekilme ya da hamle olarak hal'lerin de lirik dilmacıydı aynı zamanda.
Yöre insanı; ezgili, coşkulu olduğu kadar kapalı bir toplumdur. Kadının konumu; hassas, mahrem ve dokunulmazdır. Aşıklar; meramlarını, erosal, kösnül duygularını ezgili bir dille, heccavca kurguladığı maniler aracılığı ile çok daha rahat anlatır.
Örnekleyelim:
"ayağundaki mestler/ yere vuranda sesler/ beyidi memelerun/ ikimuzi da besler"
"başında mendil gördum/ tanimadum da sordum/ ellerden utanmasam/ seni koynuma kordum"
"ben kemane çalamam/ köse darilur köse/ emine fistanundan/ eyle bana bir kese"
"geminun sereninden/ düşurdum piçağumi/ seni derdiler kuçuk/ doldurdun kucağumi"
"gideriken yaylaya/ memen almiş dikene/ gözüm aradi seni/ çıksana pencerene"
"derelerin altınci/ gınali parmak uci/ öpilmemiş kızların/ kabul olmaz uruci"
"takalar kullanıyi/ rüzgarun kaçağuni/  aman, eldum bayuldum/ çikar şalvarcuğuni"
"ha buradan yukari/ dağa çıkalım dağa/ bilsen gucak tadini/ sen yalvarurdun bağa"
"ufak piçacuğumlan/ yaracağum çimeni/ elim siğacak kadar/ göster bana memeni"
…..
Bu manileri okurken (1) şiirde kösnüllüğün, bizde ve dünya şiirindeki yansımasını yeniden okuduk.
Erotizm sözcüğü Yunan aşk tanrısı Eros'tan dönüştürülmüştür. Özgür ansiklopedi, "erotizmdeki yüceltilmiş estetik hissinin ve cinsellik sorularının anlaşılmasını sağlayacak bir çok tanımlama ile Eros'a ve erotik sunuma karşı gelen itirazlar, bunların, arzunun nesnesinin sadece özneyi arzulama ihtiyacının yansıması olduğu, özne/nesne ilişkisinden besleniyor olması," olarak açıklar..
Hamid'in "Karlar altında nevbaharım ben," dizesine karşın, Cemal Süreya'nın, "N'olur ağzından başlayarak soyunmaya/ Bir kez daha sür hayvanlarını üstüme üstüme/ Çık gel bir kez daha yıkıntılardan/ Çık gel bir kez daha beni bozguna uğrat" dizeleri, 'öznenin kendinin ötesine geçme arayışını, istemini, kendini belli etme halini de deşifre eder.'
Tutku ve kâhya olunan betimlemelerle yaşanan büyü, son gençlikte; içe kapanış ve 'âh'lar manzumesi olarak özleme dönüşür, imgeler örtünür. Bu yaşanan kaçışlarla gelen koyuntu hep hüzün vermiştir bana.
"Kenarda bir konu değil aşk ya da cinsellik" (2) diyen Cemal Süreya kendi şiirini tanımlarken, "Erotik bir şiirdir benimki. Sanırım en belirgin özelliği budur. Dipte tarih içinde uygarlık ve varılma sorunu tartışılır" (3) diyor.
Erotizmin babası sayılan Georges Bataille, arzusuz sorgulamanın biçimsel ve duyarsız olduğunu savunur. "Şiir, meçhulü ortaya çıkarır. Ama meçhul, bir arzu nesnesi değilse, anlamsız bir boşluktur yalnızca. Şiir ara terimdir, malum olanı meçhul olanın içine gizler," (4) der. Yalnızca şiddetli zevkin, nefretin gerçek şiire ulaştığını savunur.
Erotizm, özellikle cinsel aktiviteye katılma duygusuna dayanan cinsel arzu üzerine odaklanmış olan bir estetik, (5) olarak tanımlanır.
Erotizm, yakın tarihe kadar Türk şiirinde yazıl(a)madı, konuşul(a)madı, tartışıl(a)madı. Erotizmin mahremiyet kurgusu insanı daha çok kışkırtıyor. Bu soyunmayla değil örtünmeyle gelen bir kışkırtma belki.
Bu oturumda sözü İlhan Berk'e bırakıyorum; "Çıplaklığı kapatmanın büyük tadı vardır benim için. Ben bir kadına, pek çıplak bakamam. O kapalılıkta bir esrar vardır. Beni çok ilgilendirir bu. Çünkü onlar, benim gizli oğullarım, kızlarım yani... Bir mahremlik saklar benim için. Çünkü o defterlerin dışarı da çıkmasını istemem, kimsenin de bilmesini istemem. Evet, bugün açıyorsam, yine o mahremliği korumayacaklarını biliyorum ama başlangıçtaki mahremiyetin kendisi de bana yeter," (6)  diyor.
Eski Türk yaşamında toplumun inanç ve gelenekleri bağlamında aşkın tema ve ögeleri sınırlı olarak işlenebiliyordu metinlerde. Divanü Lügat-it-Türk'te bu tasvir günümüz Türkçesiyle; "Kim onun koynuna girip yüzüne bakarak, onun sözleriyle aklını aldırır," gibi sevisel bir bağlamda sürer.
Aprınçur Tigin, "Yavuklumu düşünüp özlem çekiyorum; özlem çektikçe kaşı güzelim, kavuşmak istiyorum. Öz sevgilimi düşünüyorum; düşünüp düşünüp (…) durdukça sevgilimi öpmek istiyorum! Gideyim desem, güzel sevgilim, gidemiyorum da; Merhametlim. Gireyim desem, küçüğüm, giremiyorum da…"
Uygurca metinlerde; Oğuz kağanın Tanrıya yalvarması, gökten ışık olarak inen kıza aşık olması, onunla yatması ve dileğini almasını, yine bir gün ağacın kovuğunda rastladığı kızın güzelliğine aşık olması, onunla yatması, dileğini alması, kızın gebe kalması anlatılır.
Dede Korkut hikâyelerinde, Boğazca Fatma'nın oynaşmasını kınayan Beyrek'e verdiği yanıtı hatırlayalım: "Boy boy boğmalar çıkar deli ozan. Gelip tatlıcak sohbetimizi bozan, olanca ayıbımızı başımıza kakan, eller içinde yüzümüz suyunu döküp ırzımızı yakan…"
Eşinin, Deli Dumrul'a, "Tatlı damak verip soruştuğum, bir yastıkta baş koyup emiştiğim." Selcan Hatun'un Kanturalı'ya "Ala yorgan içinde seninle dolaşmadım, tatlı damak tutarak soruşmadım, al duvağın altında söyleşmedim…." seslenmesi aşkın erotizm sınırını zorlamaz mı?
Gazelin geleneği Fars şiirine dayanır. İslam öncesi Arap şiirinde form gelişerek Arap kasidelerinde dönüşüme uğrar. Kasidelerin giriş bölümündeki erotik betimlemeler bu geleneğe güçlü bir ivme kazandırır.
Anadolu Selçukluları Farsçayla 12. ve 13. yüzyıllarda tanışır. 15.yüzyılda Osmanlı ile "Türkçe klasik İslam medeniyeti" geleneği oluşur.
Mercimek Ahmet'in, Kâbusname'den nazire olarak aktardığı, "Gönül şehvetine uymak, uslu kişiler işi değildir," der. Lâmiî, Hamdullah Hamdi gibi  Sümbülzade Vehbi de pesimisttir: "dest-i hına-zedelerden el çek/ giydirirler sana kanlı gömlek"
Nev'izade Atayi, reddin sınırındadır: "zenne meyletme ziyanı çoktur/ karı dünya gibi rahmi yoktur// dil verip avrete meftun olma/ Kays-veş göz göre Mecnûn olma"
Fuzuli'nin 'hamamiye'sinden bir örnek: "görünürdü bedeni çâk-i giribanından/ câmeden çıktı yeni âyını gösterdi tamam// neyl-gün futaya sardı beden-i uryanın/ san benefşe içine düştü mukaşşer bâdâm"
Beliğ, bir delikanlının hamam serüvenini anlatır: "sine-i âyineyi pareleyip etti kıyam/ gitti âteş gibi ol meh donakaldı hamam"
Nedim, İbrahim Paşa mersiyesinde: "vücudu ham gümüşten beyaz gülden nerm/ boyu henüz yetişmiş nihalden hemvâr// o kadd ü had o tenasüb o gabgab ol pistan/ o yâl ü bal o emayül o şive-i reftar// tamam reng ü beha mû-be-mû kirişme vü naz/ tamam hüsn-i serapay şûle-i didar"
Şairi belli olmayan bir beyitte, "gehi meyanını kocdur gehi lebin emdir/ vebali var ise cânâ benim, sevabı senin"
Mevlânâ'nın tasavvuf öğretisinde bedenin sakladığı sırları perdelemekten yanadır tercihi: "dedim ki: o apaçık soyunur, çırçıplak hale gelirse ne sen kalırsın, ne kucağın kalır, ne belin!"
'Siham-ı Kaza' da Nef'i, erotik mizahi yergileriyle buluşuruz: "iktiza eyledi bir kahpeye bir kıt'a dedim/ bir alay fahişeye gayret-i akran düştü"
Enderunlu Fazıl'ın 'Çenginame'si, "Defter-i Aşk"ı, Sümbülzade Vehbi'nin 'Şevkengiz'i XVIII yy.da aydın çevrelerin erotizme yaklaşımını gösterdiğini söyler Konur Ertop (7).
Divan şiirinde olduğu gibi halk şairlerinde de tutku hakimdir:
Öksüz Aşık, "göğsünde düğmesi aktır gümüşten/ tatlıdır dudağı türlü yemişten"
Karacaoğlan, "göğsün cennet, koynun uçmak deler/ hak nasip ederse görmeğe geldim"
Aşık Hasan, "boyu uzun beli ince/ memeler benzer turunca/ yanak lâle ağız gonca/ kaşları hilâle benzer"
Emrah, "dedim gül memeler, dedi koynumda/ dedim ver ağzıma, dedi ki yok yok"
Aşık Ömer, "dedim kimler sarmış ince belini/ dedi kendin sardın kol yarasıdır"
Kul Mehmet, "soyunup giren koynuma/ rahimsiz gelmez aynıma/ siyah zülfünü boynuma/ salan dilberin kuluyum"
Türk şiirinde çok fazla üzerinde konuşulmayan, şairin diline örtülü/kapalı olarak sinen cinsellik toplum gelenek ve değerlerini çok fazla zorlayamaz.
Yüzyılımız şiirinde çapkın Cenap Şahabettin, uçarı şehvetini dile getiren Yusuf Ziya Ortaç, O.Seyfi Orhon, özellikle F.Nafiz Çamlıbel toplumsal etik sınırlarını zorlayan çok sayıda kösnül şiirler yazmıştır. Yahya Kemal'in; 'nazar', 'vuslat' adlı şiirleri, Necip Fazıl'ın; daha sonra reddettiği, 'kadın bacakları', Nazım Hikmet'in; 'lodos'u, 'Yaşamak kasideleri', Orhan Veli'nin; 'Şoförün Karısı, Dedikodu, Söz, Tahattur'u, Oktay Rifat'ın; 'Benim Yarim',  İmgesel bir örtünmeyle 'Lâle' ve 'Cinsel İlişkiye Övgü''yü yazan M.Cevdet Anday,  Bedri Rahmi'nin, 'Trabzon Deyince', 'Hizmetçiler'i, Metin Eloğlu'nun; 'Fanfirifitton'u Cumhuriyet şiirinin akılda kalan örnekleridir. F.Hüsnü Dağlarca'nın; 'Çıplak'ı, İlhan Berk'in: 'Aşıkane'si, Cemal Süreya'nın; 'Üvercinka'sı, Attile İlhan'ın; 'Böyle Bir Sevmek'i, k.İskender'in; 'Erotika'sı erotik bağlamda kitaplar olarak algılanırken, Can Yücel, Turgut Uyar, Murathan Mungan, İsmail Uyaroğlu, O.Akay, Adnan Özer, M.Cengiz, A.Mutlu, A.Öktem'i de hatırlamak gerekiyor.
*
Zengin bir dosya oluşturduk. George Bataille, Ahmet İnam, Gülseli İnal, Kemal Bulut, Tuncer Uçarol, Ahmet Tüzün, Altay Öktem, Mustafa Koç, Hande Öğüt, J.Serra, Asuman Kafaoğlu-Büke, Hilmi Haşal, Engin Turgut, Niyazi Karabulut, Mustafa Fırat, Volkan Odabaş,Burak Sezer, M.Mazhar Alphan, Enderemiroğlu, Marıanne Larsen, Betül Yazıcı Yazılarıyla, Müesser Yeniay, Senem Zeynep Uysal, Elef T.D., Sedef Ünal çevirileriyle dosyamıza katkı Verdi.

BİR NOBEL BÖYLE GEÇTİ
Orhan Pamuk ödülünü 7 Aralık akşamı aldı. "Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. Bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek gezinmenin zevklerini verir," diyordu dil hataları yüzünden çokça eleştirilen 'Babamın bavulu' metninde.
Yoğun bir Nobel travması yaşandı Türkiye'de. Ne çok okuyanı varmış Orhan Pamuk'un meğer!.. Hocasından, hademesine, oto tamircisinden, limoncusuna varıncaya kadar herkes bu ödül hakkında konuştu, eleştirdi, yediden yetmişe edebiyat otoritesi kesildi.
Birileri, bahisleri yükseltip seçilmişlerin üstüne zarını atıyor, yerlere göklere sığdıramıyor, zirveye taşıyor... Devran geçiyor; çıkarsamalar, itaat ya da itaatsizlik üz're, kendi yoğurup, pişirdiği ilâhlarını acıkınca yiyen, arsız putperestler gibi imha ediyor eserini.
Bu ödüle ideolojik bakmak istemiyorum. Biliyorum ki bir süre sonra polemiklerin hepsi unutulacak sadece isimler ve ürünleri kalacak.
Yıllarca Nazım Hikmet vatan haini ilân edilip dışlanmadı mı?..
Orhan Pamuk, günahıyla sevabıyla bu ülkenin yazarıdır. Ödül de bu ülkenin ödülüdür.

POSTMODERNİZM VE ŞİİR
Mor Taka 3.yılına girdi. "2006'NIN ŞİİR SEÇKİSİ"ni dergimizle ücretsiz vereceğimizi Mühür dergisinde duyurmuştuk. Kademeli bir taramayla oluşturacağız bu seçkiyi. 2006 yılında yayınlanan en güzel şiirleri, kimlik bilgileriyle (şiir ve şairin adı, yayınlandığı derginin adı ve tarihini belirterek) word dosyası olarak yazıp yasarbedri@mynet.com adresine göndermeleri gerekiyor.
Bahar dosyamızı, modern sonrası kültürün insanı tahrip etmesi, havada kalan manifestolar ve üstmetinlerin de poetikaya etki edemediği görüşünden yola çıkarak;  "POSTMODERNİTE VE ŞİİR" olarak belirledik.
Manifestik çağın ölümü ile zorlama manifestolar, söylemsel dağınıklık, tıkanan neo-kuramsal bildiriler, daha çok bireyselleşmeyi tetikler nitelikteydi.
Bu hareketlerin kendi içlerinde dönüştürmekle yetindikleri reaksiyonda failler hep fillerden önde olurken, zaman içinde fiiller failini bulamamıştır.
Dosta bigane değiliz. Zülf-i yâre dokunsak da, sürç-i lisandan imtina ederiz.
Bahar sayımızda buluşmak umuduyla.

Okuma notları:
(1)        Trabzon ve Havalisinde Toplanmış Folklor Malzemesi/ B.Aziz Yanıkoğlu (Kenan Mat.1943)
(2)        Milliyet Sanat ( 16  Temmuz 1976)
(3)        Milliyet Sanat. (19 Ocak 1973)
(4)        Georges Bataille/ İmkânsız (Kabalcı,1999) çev: M.Yakupoğlu
(5)        Wikipedia, The free encyclopedia
(6)        Birgün Gazetesi  (Evrim Altuğ söyleşisi), 28.11.2006
(7)        Konur Ertop / Türk Edebiyatında Seks, Seçme Kitaplar, 1977


7.sayı mürettebatı

seyir defteri/ yaşar bedri
Ahmet Oktay/   (şiir)
ahmek oktay/ "ben her zaman madun'un ağzından konuştum"
gülseli inal/ sigma (şiir)
m.özer cıravoğlu/ bu gece (şiir)
veysel çolak/ bir kahvede dalgınlık (şiir)
galip/ şiir için çiçek topluyorum (şiir)
hilmi haşal/ közdeki kaya/ pencere sancısı (şiir)
yaşar bedri/ mahrem şiir (şiir)
seyhan erözçelik/ sansar takvimi (şiir)
ahmed-i şâmlu/ sürgün (şiir) (çev. hicabi kırlangıç)
ayşe keskin/  ihtimal (şiir)
adem turan/ bağçe meseli (şiir)
mustafa fırat/ replik (şiir)
enderemiroğlu/ uzaktan (şiir)
george bocavia/ olağandışı (şiir) (çev. erkut tokman)
d o s y a : ş i i r  v e  e r o t i z m
eroticism/ from wikipedia
laboucherıe/ george bataille (çev. senem z.uysal)
agathe sımon/ bataille'de haz ve imkânsız (çev. senem z.uysal)
ahmet inam/ şiiri bedene küstürmeğe gelmez
gülseli inal/ erotik
kemal bulut/ erotizmin etimolojisi
tuncer uçarol/ aşk şiirleri az olsun, cinsel şiir kitapları
ahmet tüzün/ şiirin olanakları ve erotizm
altay öktem/ cambaz yürür ip kopar (şiir)
mustafa koç/ eros'tan anteros'a
hande öğüt/ iranlı kadın sanatçılar ve erotizm
j.serra/ erotic haiku (çev: elif t. d.)
asuman kafaoğlu-büke/ erotizm ya da pornografi
hilmi haşal/  bilinçaltının erotik gücü: şiir
engin turgut/ haz ve arzu (şiir)
niyazi karabulut/ yedi askı şiirlerinde erotik temalar
mustafa fırat/ divân edebiyatı'nda nedim ve nedim'de erotizm...
volkan odabaş/ erotizm bağlamında ilhan berk şiirine kısa bir bakış
mustafa burak sezer/ hindistan şiirinde erotizm
m.mazhar alphan/ şiir ve erotizm
enderemiroğlu/ dilimi de, elime de iyi kullandığım söylenir
marıanne larsen/ yabancı bir şekerlemedir cinsellik  (çev. sedef ünal)
betül yazıcı/ techne'de bir art'ık olan şair
emily dickinson/ lesbos adası (çev. müesser yeniay)
emily dickinson/ tutkulu geceler (şiir)
coşkun kulaksızoğlu/ fotoğraf- faroz
nurettin durman/ yakından çekilen fotoğraflar (şiir)
veysel çolak/ evet! en politik şiirler aşk şiirleridir!
yücel kayıran/ "çalgın, aşk halinde yazılmış şiirler kitabıdır."
m.mazhar alphan/ alo (şiir)
zeynel çok/ tümör (şiir)
necla keskin/ çizgi
yücel kayıran ile söyleşi/ mor taka
mustafa karaosmanoğlu/ şiir niçin tüketilemiyor?
alperen yeşil/ hemm, dinsiz hırka (şiir)
serap emmungil/ japon estamplarının batı sanatına etkileri
ali tuna/ kuytu (şiir)
aydan yalçın/ başlar yeniden sorgu (şiir)
ahmed şamlu / hicabi kırlangıç
ömer turan/ evvel kavim yağmurları (şiir)  
alice walker/ new face (şiir) (çev. müesser yeniay)
matsuo bashô/ haikular (şiir)
belgin günay /evden uzakta (şiir)
naime erlaçin/ amber bakışlı (şiir)
buson/ haikular (şiir) (çev. müesseryeniay)
george swede/ haikular (şiir)
hugo von hofmannsthal/ canticum canticorum ıv (şiir)
ıssa/ haikular (şiir)
levent can/ ahenksiz şiirler  (şiir)
ozan öztepe/ herkes ismail (şiir)
hakan sümer/ siyahbeyaz
cem gençoğlu/ bilince saldıran fotoğraf
neslihan yalman/ muamma (şiir)
nurol banabak/ gıyabi aşk (şiir)
metin öztürk/ fotoğraf
kemal çubuk/ yeryüzü söylencesine bir kaç anekdot
hüseyin avni cinozoğlu/ birinci mezmur (şiir)
mehmet şâmil/ mim gonca ve yakut (şiir)
buson/haikular (şiir)
george swede/ haikular (şiir)
ahmet şenol alkılıç/ bilse gelirdi (şiir)
özkan satılmış/ kılçıklı sevi (şiir)
orhan emre/ hüzündür dolanan (şiir)
demet han/ fesleğenle öldür anne (şiir)
11 şair, 11 haiku (şiir) (çev. müesser yeniay)
abdulkadir es-sufi/ papa xvı. benedik
kemal bulut/ antik sözcüklerde trabzon-v
hülya deniz ünal/ mürekkep zamanlar
necmi selamet/ edip cansever'de şairin kanı
zeki karaaslan/ görülmez düşler sokağı
aynur özbek uluç/ martının kanadından sızan güneş
mevlüde alparslan/ düş köprüleri
mehmet yalçın/"beyaz" karşıtı bir yazı
osman tatlı/'sınav' hedefi olmayan ok
a.uğur olgar/ moloz park
alpaslan bozkurt/ savrulan beden'de imgenin öznel fenomenolojisi
nesrin çaylı/reise mektup, mor mendil (2)
nalan bıçakcı/ siz hiç gri bir şehir gördünüz mü
bize gelenler
haberler

SEYİR DEFTERİ : 6

11 EYLÜL PROVOKASYONUNDAN
BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİNE

……ve beklenen oldu, tarzı kadim bahaneyle Lübnan işgal edildi!..
Afganistan ve Irak'taki katliamların yanı sıra Çeçenistan'da etnik temizlik dünya kamuoyuna yansıtılmadan sür(dürül)ürken;
Yüzyıldır Filistin'de süren savaşın kıvılcımları komşu ülkelere planlı bir şekilde dönüşümlü olarak sıçratılıyor.
Bu ateş belki bir gün dünyayı da yakacak!
Arı ırk ütopyasıyla 19.yy sonlarında sömürgeci, insan onuruyla dalga geçen bir ideoloji olarak şekillenen Siyonizm, İngilizlerin hamiliğinde I.Dünya savaşı sonrası Filistin'i işgal etmiş, 1947'de ise İsrail devletini kurmuştur. Katliamlarını; kutsal kitapları Tevrat'ı referans alıp meşrulaştırırken, Müteahhit ABD, İngiltere ve batılı devletlerin de desteğiyle pervasızca, insanlıkla alay edercesine sürdürmektedir…
ABD, İsrail ve taşeronlarının işlediği çevre ve insanlık suçu, Nazi katliamlarına parmak ısırtacak hale geldiği halde dünya suspus olmuş üç maymunu oynamaya devam ediyor. Pembe Arjantin dizisi heyecanıyla, timsah gözyaşlarıyla izliyor katliam haberlerini.
Kim ve ne adına yapılırsa yapılsın, insan onurunu hiçe sayan, insan onurunu zedeleyen ideolojilere ve devletlere tepkisiz kalmayla o suçun ortağı olmuyor muyuz biz dünyalılar?
*
Ortadoğu'da bu olup bitenlere eşzamanlı olarak Türkiye'de hiç bekletilmeden gündeme ve manşetlere taşınan kurgu olayları, Güneydoğu'da hareketlenen terörün eşzamanda gerçekleştiğini belleğimizi yorup hatırlarsak; bu ısrarla sürdürülen senaryoların dirimselliğini, kuşatıcılığını ve vahametini çok daha net okuyabiliriz.
Her aklına esen komşu ya da azınlık kümeleri, hayalî haritalarını Türkiye'yi de parselleyerek, topraklarına katarak çiziyor.
*
Barış!.. İnsanlık için, insan için.
Bu dünya kimseye çok değil, kimseye az değil!

KÜRESELLEŞME VE İÇEKAPANIŞ
Etiği olmayan bu 'yırtıcı kürselleşme'; insana, doğaya ait "güzel" olan her ne var ise kirletmeyi, tahrip etmeyi sürdürüyor.
Modernleşmeyle sürecini hızlandıran sorunlu bireyselleşme, şairi daha çok görünmeyen düşmana, kendi içindeki paradoksuna, 'kaosmos'una çekti. Bunda elbette ideolojilerin alan değiştirmeleri, kapitalizmin yok edici tahakkümü, zor'la, senaryolarla sürdürülen medeniyetler arası çatışmaları, doğanın, insanın, üretilenlerin kirletilmesi… bir sürü yarık var.
Bireyi dağıtan, kaçıran bir süreçte insan, dört yandan kuşatma altında kalıp, maskelediği sorunlarıyla içine çekiliyor.
Kürselleşme Dünyayı kocaman bir markete çevirdi… İnsanın insana yabancılaşma projesinin sonuna gelmek üzere.
Kalbi köreltip, aklı öngören bireyin sentetikleşmesi bu hızlı yırtılmaya ayak uydurmakta zorlansa da, devlerin keyifle izlediği oyuna dönüştürüyor bu keşmekeşliği.
*
Yırtılma elbette bireysel bir zafiyete dönüşüyor. Çıkarsamaların bittiği yerde dostlukların çok çabuk kulvar değiştirdiğine tanık olmak acıtıyor insanı. Dost yok, düşman yok, sanat yok, birey yok, saf bilinç yok… bir hiçlik var, ahde vefasızlık var, herkes dost, herkes potansiyel düşman, herkes kendisiyle başlatıyor sanatın miladını, kendi ile bitiriyor.
*
Yazınsal tartışmalar daha sorumsuz bir bilinçle "iplik, pazar" polemiğine dönüştürülüyor. Bir zamanların "kuyruk acısına" ihale edilip çok çabuk kavgalara dönüştürülebiliyor.
Bu kavgaların çok rahat ve çabuk hareket alanı bulabildiği sanal kulvarda iyi şeyler olurken, içinde biriktirdiği çöplüğü bile hazmedemeyen 'zafiyeti bolca' yazınsal kirlenmeye sebep oluyor. Bunda elbette ki en büyük sorun, siteleri yöneten bir çok editörün edebiyat bilinç ve bilgisizliği. Birbirine mersiyeler dizen bir kaç amatör şakşakçı ile kurulan küçük klanlarında mutlu olmaya çalışıyorlar. Bunun getirdiği kirlemeyi önceki sayılarımızda konuşmuştuk.
*
Kaosu tanımlarken bireyin kendi çelişkilerini de tanımlamak gerekiyor. Yaşanmışlığın, yaşanması gereken dünyanın kayıp bilinci diretir durur. Metin karmaşık dünyanın içindeki bu birey tarafından üretiliyor.
Toplumsal sorunlarla dolu belleği kaçışa zorluyor bilinç. Saklanan örtünen imgeden saldırgan kavramlarla kıvranan bir dile dönüşürken, ürüne; karmaşa, örtünme, geri çekilme ve içe kapanış olarak yansıyacaktır hiç şüphesiz.


ŞİİRDE İMGE - İMGECİLİK
Ya da 
HİDROJEN+OKSİJEN = SU

İki farklı kavramın çağrıştırdığı yeni algı ve yeni çağrışımlara ad olan imge, bir şiir estetiğidir.
Daha etkili söylemek adına, farklı ilişkilendirmeyle sözü edilmeyeni çağrıştırma, beklenmedik algılara yönlendirme sanatından söz ediyoruz.
Şair alımladığı kodları örtünerek, çağrıştırarak; söylemek istediğini farklı kavramlarla dönüştürür. Görselliği, düşselliği, biçimi, imajı ve siluetiyle, orijinal çağrışımın sınırlarını zorlar.
Telaffuz edilmeyen ama algılanandır imge.
Ötekidir asıl söylenmek istenen.
Şiir bunu oynamayı ve kurgulamayı seviyor.
Mallarme; "Bence iyi anlatım doğrudan değil, dolaylı anlatımdır," diyerek imgenin varsıllığına vurgu yapar. Andre Breton; "İmgenin gücü parlattığı kıvılcımla ölçülür," derken, Mayakovski; Anlatımın büyük araçlarından, devinim araçlarından biri olarak sayar imgeyi.
Şiirin söylemediği ama söylemek istediği dil; üst ve kadim bir dildir.
Bu arkaik sesi. Ne kadar yeni türetilse de hep antik bulmuşumdur.
Bir metni okurken; kadim bir tabletin üstünden tozu üfleyerek okuyormuşum hissine kapılırım. Bu estetik yapı; yazınsallığın zorlayıcı süreci ve kriteridir hiç şüphesiz.
Dolayısıyla şairin kendi üst dilini üretmesi demek, kendi özgün şiir bilincini oluşturması olarak karşılığını buluyor.
Şiirin kendi estetik dinamikleri içinde yapılandırılması ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Semboller, simgeler bilince dönüştürülüyor. Metin bize sakladığı ipuçlarını kodlarken, farklı kavramların terkibinde yaşam dinamiklerini de dayatıyor.
Baudelaire gibi söyleyerek imge dosyamızdaki seçkin yazarlara bırakmak istiyorum sözü:
"Yürekte tutku vardır, yürekte özveri vardır, yürekte suçluluk vardır, 'ama şiir' yalnız ve yalnız imgelemdedir."


POPÜLİST ŞİİRE OLAN ARZ TALEBİN SORGULANMASI
YA DA
ŞİİR NEDEN AZ SATIYOR?

Sanat insana ne verir?
Alımlanan düşleri neyle, nasıl örtüştürür okuyucu?  Okuyucunun alımladığı ölçüde mi şiirin varsıllığından söz edilebilinir?
Sevdiğimiz bir metinle yüzleşip haz alma süreci nedir? 
Metnin sürekliliği ne kadardır, hayatımıza kattığı nelerdir?
En mükemmel bir tablonun bile bir süre sonra sadece çerçevesine bakıyoruz, bu neyin kanıtıdır?
Kopmadan bir müzik parçasını dinleme sürecimiz saniyelerle ölçülüyor.
Sanat bizi telkin mi ediyor, uyarıyor mu? Ya da hayallerimizi tetikleyip hayatın başka yerine mi savuruyor?
Bunaltıcı, başka bir gezegenin fosillerindeki bulgulara benzettiğim popülizmin aksesuarlarıyla donanmış bir metin kadar bile günlük yaşama katamadığımız, yazınsallığın kriterleriyle yapılmış gerçek sanatın varsıllığını sorgulamamız mı gerekiyor?
Halk bu işten anlamıyor efendim!
Biz bu halkı kalıcı sanatı algılama bilincine taşımamız gerekiyor, ya da herkes anlamak zorunda değildir, sanat elit bir nesnedir herkes arz-talebini gerektiği damardan alır gibi yanıtı hazır savunmalar mı geliştirmeliyiz?
Elbette en büyük savunulardan biri; "yani onlar silahlanmaya şu kadar harcıyor, bu işe yarı parası harcansa, terör de biter, dünyanın kan davası da," falan.
Okuyucunun bilincini nasıl, hangi bağlamda sorgulamamamız gerekiyor?
İşte bir sürü açmazları olan sorular ürettik…
*
Hoşgörü dediğimiz nasıl bir şeydir? Asgari müşterekte zorlanan diyaloglar, yine asgari müşterekte oluşan tartışmalarla, karşıtlarla polemiğe dönüş(türül)üyor. Başka türlüsünü ummak, beklemek aşırı bir iyimserlik olmuyor mu?
İyi şair, kötü şair, usta şair, acemi şair… (ya da sanatçı, ya da anne, ya da her kimse…)
Bu ayrımsamayı zaman kimin adına yapıyorsa, uzun sürede gerektiği gibi yapıyor. 
Acele atılan zarlar kırık geliyor her nedense. Bırakın zarlarımız birkaç asır sonra atılsın.
*
Her şey kendi varsıllığını, yoksulluğunu tekrarlayarak sürecini dönüştürüyor. Popülist kültürler, sanat bilinci düşük sınıflar için üretilirken; aydın duruşu daha belirleyici olmalıydı. Öncelikle şiirin kendi üst dilini tanımlayan bellek oluş(turul)malıydı.
Şiir; hiçbir zafiyeti, acemiliği, tesadüfleri yapısında barındır(a)mayacak kadar kendi olan bir sanattır.

Burada eleştirilen popülizmin halkla buluşma tuzakları hiç şüphesiz toplumsal sorunsalımızdır. Şiir bilgisini dışlayıp, "duyguseli" ile üretilen bir söz ırmağından daha fazlası beklenemez elbette.

Şiir, şairiyle sürecini yaşar.  Şairin yaşam tarzını öncelersek, kendi içindeki dönüşümüyle organiktir. Ancak şair ölünce şiirin inorganik süreci başlar.


KIŞ DOSYAMIZ:
ŞİİR VE EROTİZM
YA DA ŞİİR MÜSTEHCEN MİDİR?

Uzun süredir Karadeniz folklorunu inceliyorum.
Elbette beni bu bağlamda en çok etkileyen Karadeniz'in sözel birikimleriydi.
Manilerimizdeki aşırı duygu yoğunluğu, lirizm, öfke ve özellikle erotizm yıllardır etkilendiğim konulardı.
Bir sığınma, özlem ya da kaçış metaforu olarak şairin de ana temalarından biri 'erotizmdir' hiç şüphesiz.

…VE
Bireysel çıkarlarımızı öncelemeyip, ucuz marka oluşturma adına bulanık suda avlanmayı sevenlere, fitne, fesat, riya ile yazınsal etiği kirletmeye çalışanlara tavır koymak sanırım editörlerin olduğu kadar okuyucunun da görevi.
Sanallık ve popülizm evliliğinin iyileştirilmesi nasıl olacak ama olmalı.
'Düşmanımın düşmanı dostumdur'un aptalca mantığı sorgulanmalı artık.
Bilirim ki; El için ağlayan gözünden olur.


6. sayı mürettebatı

seyir defteri/ yaşar bedri
sema ündeğer/karikatür 1
güven turan/eski bir aşk
refik durbaş/ arka kapı
veysel çolak/değişebiliriz birbirimizi
metin cengiz/tanımak
m.özer ciravoğlu/ trabzon'ca
ahmet ada/kanto xxı
hilmi haşal/üç geçiş şiiri
yaşar bedri/ dışarıda kurşun duası
serdar koçak/eksik notada vuslat
tuncer uçarol/şiir kitaplarının az satması
engin turgut/babam ve istanbul
doğan ergül/birhan yağmurları
zeynel beksaç/ karabağ'a varsa yolum
betül tarıman/bir sokağa ad olmuşsun
hüseyin avni cinozoğlu/üç sır
ayşe keskin/zembil, düşler ve dağ şiiri
ali tuna/ çok yıl sonra
kadir aydemir/ ıgnıs et ventus
trıstan tzara / şarkı- perinin dansı
İMGE DOSYA
imagist
sabit kemal bayıldıran/ imge dedikçe
laurrent albarracın/ imge'den
veysel çolak/ imge (hayal, imaj)
metin cengiz/ imge üzerine
hilmi haşal/imge bahçesinde uyanmak üzerine
hana voisine-jechova / şiirsel imge
jean-marie grassin / imge
kemal çubuk/ us'un bekçiliği
j-p depétris/ şiirsel imge
jean-jacques wunenburger/ çöl ve imge
engin hamamcı/ neydi! bu imge denilen olgu
betül yazıcı/ şiir "babamızın adıdır"
alpaslan bozkurt /şiirin eşiği imge, imgenin eşiği şiir
imge kaynakça

sema ündeğer/karikatür
galip ten/ 15-alınacak yollar alındı
ekrem özlü/zembekiko
hugo von hofmannsthal/ canticum canticorum* ıv, 12-16
cassy cross/ iletişim
osman hakan a. / 80 şiiri niçin tartışılıyor?
metin öztürk/fotoğraf
outis/saatler
abdulkadir es-sûfî /ebu medyen el-gavs'ın yolun adabı kasidesinin şerhi
tarık dursu k.ile söyleşi/ ertan yılmaz
alperen yeşil/kutsal emanet
emre fidel/ duree
naime erlaçin /bekçi
emre şimşek/ölmeden ölen
eyyüp e. akyüz/ son düğme
haikular/
nezir elmas/romantik umursamalar
ismail cem doğru/labirent
vyacheslav kupriyanov/ uzun yaşam
robert desnos/uyanışlar
okan alay/ neden şiir?

onur tekin/his ve et
dolunay ünal/çözüm kümesi
yıldırım vural/bir istanbul akşamında
senem uysal/bayım
elif taşlıoğlu dastori/giz
mehmet şâmil /yolcu, karanfil ve akşam
alpaslan bozkurt /hüznün gölgesi içimde
aydan yalçın/adım sonbahar
mine özgeylani/ valsin adımları-1
önder kurt/zamanın terkisinde
sadık yalsızuçanlar/sıvanın terk ettiği beden
mesut mete/en iyisi sen şimdi git
şükran aydın/ebedi ayrılık
ihsan tevfik/ derin neş'e
ismail bingöl/bir ses gelir kaf dağından
ertuğrul göncü/bu beni alın benden
volkan odabaş/boşluk
ümit zeynep kayabaş/gönül odası
yusuf pangal/ derd-i vuslatta değilim
imren çalışkan tüzün/ cenk koyuncu'nun insani halleri
haydar ergülen /son kişot
m.esat eroğlu anısına
ahmet oktay/ "aklımızda o yangın yeri"
ahmet ada/modern şiir bağlamında hilmi yavuz'un şiirine bakış
ilker işgören/ saklısu
a. ufuk elmas/ kültürel veraset sorunu ve yavuz özdem'in dili
zeki büyüktanır/mazhar alphan ve şiiri
murat başman/kütüphane-i hamdi
kemal bulut/antik sözcüklerde Trabzon-IV
uğur can başman/ trabzon bize kırgın
yavuz saltık/ kazım koyuncu ve mehmet dalman'ın tuttuğu takım
engin turgut/ sema ündeğer için
ışık tüzüner/annem, ressam ayhan öner
osman tatlı/babam ve oğlum
caner turan/büyük yolculuk
eda keskin/ezber
yahya kurtkaya/isim ve ırak
halime vatansever/ gökyüzünü vuran adam
nur sicimoğlu/gece
kemal tekin/ kuzey-doğu

SEYİR DEFTERİ : 5

SENTETİK ŞİİR SORUNSAL MI, RÖTARLI SÜREÇ Mİ?

Rönesans sonrası kılı kırk yaran perspektif, ışık, gölge teknikleri 20.yüzyılın başlarında nihaî değişimini yaşar. Picasso ve Braque ile başlayan kübizm harekâtı resmin sadeleşmesi ve kristalize olması anlamına geliyordu.
Anlatı dili de çok hızlı değişim süreci yaşar. 1912 şiirin de üst metinlerle donanah önemli bir yıldır. "pepier colle" -yapıştırma tekniği- bağımsız ögelerin kolajıyla menkıbesini üreten bu hareket sentetik kübizmin de öncüsüdür. Kolaj ve kübizm, hızlı dönüşümlerle gelecekçiliği (fütürizm) hazırlar. İtalyan şair, Filippo Tommaso Marinetti manifestosunu sunar. (1919).
Aynı zaman diliminde Andre Breton, sürrealist manifestoyu yayınlar (1924).  Breton'a göre imgeleme kaynak olan bilinçsizliktir.
Asrın ikinci yarısından sonra imgesel yanılsamaları ayrıştıran 'op-art' gerilimi arttırırken, derinliği ve devinim yanılsamalarını yeniden izaha çalışır. Betimleme ve öyküleme sorunsalı tinsel anlamda diyalog oluşturur. 'Pop-art' ise, yapılanın ne'liğini sorgulayıp düşünsel baskı koyar. Rumen şair Tristan Tzara 'dada'nın yedi bildirisi' manifestosuyla tepkisini koyar.
Kübizm kentsoyluydu,  fütürizm (gelecekçilik) savaş çığırtkanlığı yapıyordu, expressionizm (dışavurumculuk) aşırı ulusalcıydı. K. Schwitters, "Sanatçının tükürdüğü her şey sanattır" derken, Goombrich, "Sanat diye bir şey yoktur, sadece sanatçılar vardır," der.
Smarandache'nin manifestosunu hazırlayan Eylül Polat, bu hareketi şöyle anlatıyor: "Sanatta, felsefede ve bilimde bir avant-garde akımı olan paradoksçu hareket, 1980 yılında Romanya'da, Florentin Smarandache öncülüğünde totalitarizme karşı bir protesto şeklinde başlamıştır. Antitezlerin, çatışkı ve çelişkilerin, paradoksların kullanılması üzerine kurulmuş olan bu akımın özünü oluşturan şey ise; 'anlamın bir anlamsızlığı vardır, anlamsızlığın da bir anlamı vardır.'"
Tüm bu paradoksal süreç geleneğe radikal reddiyeler hazırlarken teknoloji ve bilime hayranlık duyulur. Ayrımlı kavram ve imgenin bir araya gelmesi yeni bir şey değildir. Statizm, devingen imgelerle kurulur.
Yeniden ısıtılıp menüye konulan 'sentetik şiir' bir asır önce poetik sürecini yaşamıştı.

DEĞİŞİMİN DEĞİŞİMİ

"Atomun parçalanması, dünyanın parçalanması gibi bir şeydir," diyor V. Kandinski.
Sanayi devrimi ve çılgın teknoloji ilâhları; eski dünya düzenini, gelenekleri altüst edip kaos ortamını dizginlenemez sürece soktu. İnsanı maddeye dönüştürerek ve insanı kendine yabancılaştırarak yeniden yapılandırırken; 'düzen'sizlik, 'hızlı bozum' ve 'kirlenme'nin düzen(sizliğ)ini inşa etti. Bu hızlı değişim rüzgârı hiç şüphesiz sanatlara, dolayısıyla şiire de yansıdı. Parçalı bilinç imgeyi ve kavramları dönüştürürken paradoksal bir dil kullandı. Tutku ve enerji, korku ve kaygı bu asır insanının bağdaşmazlığı, çelişkisi, çatışması, kontrastlığı, muhalefetiydi aynı zamanda. Şiir zamanı içinde çok hızlı örgütlenebilen arkaik bir dildi. Tüm zamanlardaki poetik süreci çok çabuk algılayıp, manifestosunu, üst dilini özgün çevrimlerle yeniden üretmeye çalıştı.
Bu kırılmalardan beslenip üretilen yeni şiir süreciyle, dizenin belleği, şiirin strüktürü saydamlaşır, şiirsel metin, dizilen hurufat olmanın ötesinde resmin formalarını kullanarak, görsel levhalara dönüşür ve tablo formunda bir bütün olarak algılanır.
Görsel sanatlardan yeni ipuçları alan şair (ya da dönüşen /dönüştüren) 'dünya' imgesini, nesnelerin doldurduğu boşluğu fark etti. Bu farkında olma ve dönüştürme radikal bir kırılmaydı. Bu süreçle metin; duygunun ve popülizmin de tuzaklarından kurtulması anlamına geliyordu.

DİL GERÇEĞİ YALANLAR MI?

Son yüzyılda şiirimiz tekrar ve/ya taklit olmaktan öteye geçmese de büyük kırılmaya, değişime uğrar. Çok hızlı dönüştürülen bir süreçtir.
Tekno-iletişim, dünyada olup bitenleri anında izleme/öğrenme kolaylığını sundu. Teknolojiyle zamanı daha çok parçalayan hız, ilişkilere de elbette olumsuz anlamda da yansıdı. Sanalın olanakları, zihni ve toplumsal ilişkileri buğudan bir zemine oturturken; nesneler de sadece resim olarak algılanma kolaycılığına dönüştü.
Bu sanal mecrada, geniş bir bozkırda doludizgin koşan atlılar gibiyiz. Yanlış soruyla ve yanlış yanıtla konuşma lüksümüz o kadar çok ki. Zincirleme kazalar çok kısa zaman dilimlerine sığabiliyordu. Pratikte yaşanan çözümsüzlüğe rağmen, sanalda ilişkiler  'gibi'lerle, 'imsi'lerle yetinebiliyordu.
Farkında olmak, bilmenin hangi boyutuyla örtüşür? Her şey o kadar hızla deviniyor ki. Bazen yongalarımız bizi bilmeden örtüyor.
Yazınsal kirlenmeye işaret eden, kavrayan ve duyarlılığını hücrelerine ayrıştıran sanal yazın süreci kendini sorgulamaya başlaması gerekiyordu. Aşkın ve inancın paradoksallığını tanımlamak için daha mı çelişkileri ve açmazları olan bir kulvar? Tüm bulanıklığa ve anlamsızlığa rağmen insanın bu dünyaya anlam katacak hakikat arayışları şüphesiz sürecek.
Neresinden tutarsanız tutun; bir şiirin plâstiği, strüktürü, espası, arkaik dil yapısı, imge ve çağrışım zenginliği, sözünü söyleyebilmişliği yazınsal dönüşümüyle karşılığını bulacaktı.
'Dil varlığın evidir,' diyor Heidegger. Daha radikal bir çıkışla 'dilin gerçeği yalanladığını' söylüyor Nietzsche. Ona göre yazmanın ve sözün bir hükmü yok gibi. Ama hiç susmadı ki. Konuşulmayan yerde sessiz kalmak da zor, kendi zihinsel sürecimizde kavramların karşılığı daha çok polemik, daha çok paradoks, daha çok kaos demekti..
Sentetik önermeler zaten argümanı olan ampirizmin karşısına rasyonalizmini koyarken şiir okuruna ezelden üflenmişti. Bu herkese farklı 'şey'ce gelebilir. Keşke herkes kendi varsıllığını kanıtlayıp, bilse ve konuşsa… Oyun olarak şiiri tercih edenlerin dünyanın en masum oyunlardan birini oynadığını da düşünse de vahşi, zalimce bir oyun bu.
Şeyleri belli bir zaman dışı açıdan algılayan zihin, beden ayırımında bocalarken açlığın 'ne'liği ve sınırı neydi

AŞKIN SANALLIĞI

Kutusuna kendi koyduğu ateşi kim inkâr edebilir? Âşık'ına mumdan gemiler yap, geç bu ateş denizini derken, ateşe koşan kelebeğin, pervane olduğu âşık'ı, aşkın gücünü levhaya dönüştürmesi ne demek oluyordu?  Çok parçalı dünyada gerçeğini olurlayan uslamalar, her zaman polemiğe dönük olmak zorunda(mı)dır?!...
B.Russell gibi söylersek; felsefe, bilimle teoloji arasında kalan ve her iki taraftan saldırıya uğrayan bir "hiç kimsenin ülkesi"dir. Buradan yola çıkarak, kavram ve imge çatışması içinde kocaman bir girdap oluşuyor. Gramsci, herkesin bir filozof olduğunu söylerken; Marx ve başkaları felsefenin öldüğünü ilan etti. Felsefeyle ölen ne idi?
Sokrates'ın dediği gibi; sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmeyecekse haydi hep son çare olarak da intihar edelim!.. Çok fazla insan olmanın içi nasıl dolar onu da bilmek istemiyorum. Çünkü ütopyalarla öylesine çok karıştı ki kafamız.
Neler oluyor, nereye gidiyor bellek? Öyle birini Diyojene mi aratmalıyız? Bence hayır, öyle birini aramaya gerek bile yok. Bundan sonra ne baba, ne anne, ne sevgili, ne dost, ne takım… seçme lüksümüz yok.
Her şeyin ölçüsü insansa, 'Güçlü olan haklıdır' realitesine gideriz ki... Peki insanlığın bu cılız muhalefeti modern zamanların ilâhlarına yetecek mi?
Düşünmek üzerine düşünmenin sorunsalıyla; nasıl düşünmemiz/ anlamamız gerektiği üzerinde pratikler geliştirmek neye yarayacak? Bir şiir nasıl hücrelerine ayrılır, bir metin nasıl okunur, bilincin sorunsalı nasıl kodlanır, nasıl algılanır?
İki yaklaşım öngörülüyor; öznel okuma, nesnel okuma… Tecrübelerim bana nesnel olunamayacağını öğretti. Bir ses, bir koku, bir kavram akrabalığı öznel olmamız için yeterli olabiliyor. Bir şiiri oluştururken, tek bir çıkmaz sokakta duvara toslamanın anlamı ve mantığı yok elbette. Üretilen metnin niteliği, niceliği, ilişkisi ve olanaklarını bilmek zor'undaysak da, çokluk, olumsuzlama, nedensellik, var oluş, bütünlük, sınırlama, etkileşim, zorunluluk katmanları ve poetik bilincin kendi paradoksunu yaratmasına uyarız.

ECCO HOMO

Hurûfat aynı ama, karşıladığı anlam farklı galiba. Hep anlaşılamamaktan korkmuşuzdur. Gene öyle oldu.
Hâlâ yirmi dört asır önce yazılmış bir 'Poetika'yı okuyorsak ve referans alıyorsak sorun bizde değil Aristoteles'dadır. "Bizden daha aşağı düzeydeki hayvanları incelerken çocuksu bir tiksinti duymamalıyız. Bütün doğal şeylerin harika bir tarafı vardır," derken Atina'lıları felsefeye karşı ikinci kez günah işlemekten kurtarmaya çalışıyordu. Amaç olmadan harekete geçmeyecek doğaya işaret ediyordu.
Sanatın dışında aşkın bir güzellik idea'sını kabul etmeyişini imler; "Güzel bulduğum için değil, varolduğu için güzeldir."
İki noktanın arasındaki en kısa yol, bir birine dolanmış misinaysa çözümsüzlük üretmenin paradoksallığını daha iyi anlıyoruz...

K/öz sözler zamanın gözyaşlarıdır! Pişerek, acıtarak, gereksiz ayrıntılardan tasarruf ederek sürer. Söylenenin farkında ol(a)mamak başka bir şeydir, bilgiyi 'ti'ye almak başka bir şey. Hatta bu okumalara üst metin hazırlarken avami terminoloji üretmenin de geçerli bir açıklaması vardır mutlaka.

Sözün de bağlayıcılığı ve etiği yok. Belleğe sıkıştırılan (ya da o çaba) medeniyetler bilincidir. Kendimi güzel bir yere kaçırıp keyfini çıkarmam daha mantıklı çünkü. Gülünesi ihaleler alıp, bu ihaleleri çelişkilerle örülmüş acayip bir komediye (veya/ komedilere) dönüştürünce, 'varolan güzel'den ödün vermek zorunda kalırız. Gene de bilirim ki; "merhametin sonu her zaman maraz olmuştur! O halde tornistan, yaşasın kötülük!.."

GENE AŞK

Aşk, dışarıda kalmış kedi yavrusu mu ola ki?.. Bizler camın buharını silip sıcak odamızdan kedi yavrusunu pışpışlamayı aşk sanıyoruz. Arıza var bu teknik inşada. Hayat çok daha başka ve karmaşık bir şeydir. Ütopya ve kurguların ötesinde farklı bir kaos. Neresinden tutarsan tut dibe batıyoruz. Kitâbileşen bir aşkın tanımına, varsıllığına asla inanmadım. Ayılıp bayılmalarla tanımlanan komedilerin de inandırıcılığı yok. Paylaşılacak gökyüzünün maviliği ve sıkıştırılan tekstler pışpışlanan kediciğe verilen sufle kadar plastik.
L. Wittgenstein, "Konuşul(a)mayan yerde sessiz kalmak gerek," der. Bu ne diyalektiğin ne de felsefenin sonudur…
Hayat böyle bir şey işte. Nâzım'ın dediği gibi en büyük acılar bu çağda kısacık sürüyor. Hatırlıyorum da çocukluğumda aileden biri ölünce bir yıl, iki yıl evde müzik dinlenmezdi. Hele hele ilk aylarda haber için bile açılmazdı radyo. Nazım görse şaşırırdı günümüzde, bir gün bile sür(e)meyen yaslara…
Birey kaçınılmaz olarak davranır ve seçer, bu var oluştur. Kierkegaard, varoluşu bireye ilişkin kategori olarak tanımlar, evrensel olmadığını yani. Gerçek öznelliktir, içselliğin edinildiği süreçte sıkıca tutunulan nesnel bir kesinsizliktir... Sartre, gibi düşünürsek; gerçek, kendini bir hapishane içinde özgür bulmak gibi bir şey.
Gitmenin gitmemek olduğunu; inzivada beklemenin de gitmek olduğunu bile bile yolda değil miyiz? Ankebût ağını ördüyse, salgısını bıraktıysa atlasa. Zaman, ağın yırtıklarını onaran en büyük ilâçtır, çaresizliği ölüme ihale etmemin bir anlamı da yok...
Hadi toprak olamadık diyelim, topraktan gelemedik; hükümsüzse tin, hükümsüzse ten, hükümsüzse etik geriye insandan ne kalacak?
Üstolumlamaların  ayartıcı ritmine katılırız genelde, zaman zaman sorgularız, kafamızdaki ayrıntıları. Gelin görün ki referans olarak övgüler ayartıcı olmuştur hep. Hayat böyle bir şeydir belki…
Aynı nehri bize iki kez geçirtmeyen Herakleitos'un ateşi sönmemiş olması zan'nıyla yağmış olmalı vakitsiz kar, kulakların ısınsın hadi. Sokrates'e karşıyım, sorguladığım hayat önümde devasa barikatlar yığıyor. Susmak konuşmaktan iyidir. Katıl istersen bu terapiye.
Bu sayının içeriğini yazacaktım daha. Uzadı söz.

GÜZ DOSYALARIMIZ

1- İMGE NEDİR?
Güz sayımızın dosya konularını yine şiiri merkeze alarak oluşturduk. 'Şiir'den söz edilince ardından gelen ikinci sözcük hiç şüphesiz "imge"dir. Peki imge denince ne anlıyoruz? Ne işe yarıyor?
Ahmet Oktay; Bu kavramın çok irdelenmesine rağmen gerektiği gibi bilinmediğini,
Mehmet H.Doğan; Çok konuşulduğunu, gene bir şey çıkmayacağını, şiirin tarifine dönüleceğini, şiir şiirdir saptamasıyla, sonuçlanacağını söyledi.
Çok konuşulan, yine de elle tutulur sonuca ulaşılamayan bu kavramın ne olduğunu, nasıl yapıldığını, gerekliliğini ya da gereksizliğini güz dosyamızda konuşacağız.

2- ŞİİR NEDEN TÜKETİL(E)MİYOR?
Yine güz sayımızda; -şiir neden tüketil(e)miyor?- bağlamında 2. dosyaya ayırdık. Şiir kitabının sunumu ve pazarlaması en büyük sorunsal hiç şüphesiz. Tüketilmeyen bir nesne olarak raflarda, müşterinin ulaşamayacağı en alt ya da en üst sıralara istifleniyor. Sonra da kilo ile satıyor. Sanal alemde çok fazla tüketilen sıradan söz kümelerine rağmen, ülkemizde her üç kişiden dördünün şiir yazmasına rağmen, sairleri büyük bir titizlik ve ilhamla tv'lerden dinlerken, kan gözyaşlarına boğulmamıza rağmen, Bin adet satan yayıncı için bu gülünç rakam övünç kaynağı olabiliyor.
Olan ne? Yapılan ne? Yapılması gereken ne? Bunları konuşalım istedik.
Katılımlarınızı ve eleştirilerinizi bekliyoruz.
Buradayız!.. 6. sayımızda buluşmak umuduyla.

5.sayı mürettebatı

seyir defteri / yaşar bedri
ahmet oktay /  yusufçuk / uzun bir kış olacak
gülseli inal / mohn'un işareti
veysel çolak / kalbi kırık palyaço
galip/ dağın güneyinde, ilkbahar
ahmet ada / kanto xıı
hilmi haşal / süt sancısı
çiğdem sezer / hüner
oğuzhan akay / tv jpg
yaşar bedri / eylül / ayeser ve öteki
james joyce / şu saatte yakarış / yakarış
yücel kayıran / kış
m. mazhar alphan / kendini arafat
berati yüksel / yanılsama
z. betül yazıcı /renk körlüğü /kefe
berna olgaç / cenin-ıı
mustafa fırat / eylül
hakan sümer / karikatür
dosya / şiirde paradoks ve metafor
eylül. h. polat / florentin smarandache
florentin smarandache
güven turan / metaforsuz şiir mümkün mü
veysel çolak / şiir, imge, paradoks
metin cengiz / şiirde paradoks
yadigar ercan / hayatın içinden yazılan şiir
hilmi haşal / metafor ve paradoks yollarında
nizamettin uğur / eğretileme mi, değişmece mi
ahmet ada / şiirde metafor ve paradoks
mustafa karaosmanoğlu / şiirde dökülen iki ırmak
mahmut temizyürek / soru ünlemden daha mı
yavuz özdem / bir düşünce biçimi olarak metafor
yaşar güneş / eğretileme: şirin devinimi
gediz akdeniz / yolcunun" şimdi"sinde bir
betül yazıcı / şirinde paradoksunda şairin
sevgi özgan / dile gelmeyenin dile gelmesi
nurettin durman / dili tutuldu susunca beni
erkan kara / tenhamda
ertan yılmaz / osmanlı
mustafa yılmaz / sunturlu niyaz
outis / madrigaller
mehmet rayman / buğdayın ışıltısı
nurol banabak / arkaik kuş
zeki karaslan / baş dönmesi
ilhan kemal / müphem bir sözdü sevda
filiz bedük / yaprağın öyküsü
ahmet şenol alkılıç / ten açlığına övgü sonesi
yahya kurtkaya / uzak ve hayal
paul eluard / portre
furuğ ferruhzad / o günler
hayriye ersöz / yara/ taş
mehmet şah erincik / mermer taşlarda kadın
harun balcı / benim olan uğultu
mehmet şamil / yüküm ağır bir şiir
a. uğur olgar / sonumsu
a.ümran keskin / kar ego
osman gürsoy /nakis suretim
bertolt brecht / ayrılık
hermann hesse / ne ağır günler
hikmet aksoy / karikatür
imren çalışkan tüzün / güven turan şiirinde
sadık yalsızuçanlar / o diyarda
mehmet nuri yardım / ziya osman saba
olcay özmen / lenger sokak
orhan emre / tende kalan
isa kantarcı / genç güvercin
osman güney / ipteki olgular
hakan yılmaz / 64 numara
serkan engin / annem ve ömrüm
ışık tüzüner / tüketimciliğe karşı sanat
ayşe keskin / sanmayın sözde
cesar vallejo / beyaz taş üstünde bir karataş
rabia albasri / gerçek
kemal çubuk / yanaklarımda karabiber
sadık yalsızuçanlar / çekirdeksiz nar gibi şiir
dosya / edebiyatta motosiklet
nuray önoğlu / motosikler bakım sanatı
murat aksu / motosiklet günlüğü
yaşar bedri cabülka ya da bitmeyen yol
bedriye korkankorkmaz / kök
yıldırım vural / zamanı psikolojik oku
özgür boz / oda-oda
abdulkadir es-sufi / fransız ihtilali
dr. hasan aktaş / modern şairin perspektifinden
mehmet kelebek / üftade'den elisa'ya feryad
cem gençoğlu / beyazcamın popstar dansı
osman hakan a. / heft
m. akif gündoğdu / ütopik zamanlar daire
murat ergin / göğe bakma için
hilmi bitim / jack london
harun öncü / martı
haikular çev:müesser yeniay
recep garip / reis
ulus fatih / arabistan
gözde kurt / dolamık
ahmet uysal / kıstırılmış sözler ezgisi
aytekin meral / bir garip gün
okan alay / kardeş kokusu
tanju sarı / karanlığı üstüne giymek
tuna başar / bilinçaltı
serkan engin / imgeci toplumcu roman
mehmet solak /ay adada
kubilay köseoğlu / denizik köyün mavi defteri
perihan baykal / düş derdim
ekrem özlü/ neveser-işsiz şiir

SEYİR DEFTERİ :4

Ve masumiyete inancımı kaybettim. Herkes bir şekilde türlerini ve dünyayı tüketirken kendi değerlerine bile saldırabiliyor.
Küreselleşen dünya, mutsuz bir azınlığın tüm dünyayı da mutsuz eden tahribatıyla sürerken; ütopyalarına koşan insan; kanatları eriyince düşen İkarus, taşıdığı kayanın altında kalan Sysypos gibi düşleriyle kayboluyor.
Hikmetinden sual olunmaz!.. Bazılarına sadece anlamla malul sesler çıkarsın diye ağız boşluğuna kocaman bir et parçası yerleştirmiş, lâkin aklın merkezini mazur bırakmış. Neden sadece yazan bir ulusuz? Bunu anlayabilmek zor değil!.. Bellekle malûl, dar alana sıkıştırdığımız rezervimizle çılgınca tüketiyoruz.
Yaptığımız dosyanın ne olup olmadığını anlayabilmek için son üç ayda yanlış soruyla ve yanlış yanıtla konuşma lüksü çok fazla olan 'sanal edebiyat' ortamını gözlemledim. Orada geniş bir bozkırda doludizgin koşan atlılar gibi özgürdü herkes.
Dil varlığın evidir, biliyorduk, daha radikal bir çıkışla dilin gerçeği yalanladığını söylüyor Nietzsche. Ona göre yazmanın ve sözün bir hükmü yok gibi. Konuşulmayan yerde sessiz kalmak da zor. Bunu gözlemledim. Kendi zihinsel sürecimizde kavramların karşılığı sürdükçe, ifade etmekte zorlansak da sorgularız yine. 'Şey'leri belli bir zaman dışı açıdan algılayan zihin, beden ayırımında bocalar(mı)? Zihinsel yolculuk ve pratikteki yolculuk çok farklı. Nedense yarım kalmış serüvenler hep egzotik ve ayartıcıdır.
Neler oluyor, nereye gidiyor bellek? Öyle birini Diogenes'e mi aratmalıyız? Bundan sonra bize dayatılan; ne baba, ne anne, ne dost, ne takım… Seçme lüksümüz yoksa, her şeyin ölçüsü insansa, 'güçlü olan haklıdır ve erktir' pratiğine gideriz. Peki sorsak kim kabullenecek; biz böyleyiz kabullenemeyiz ve itaat ederiz mantığını? 
İnsanın bu cılız muhalefeti modern zamanların ilâhlarına ne kadar yetiyor?
Düşünmek üzerine düşünmenin sorunsalıyla; nasıl düşünmemiz /anlamamız gerektiği üzerinde pratikler geliştirmek sürüyor. Bir bilinç nasıl hücrelerine ayrılır? Bir metin nasıl okunur? Bilincin sorunsalı nasıl kodlanır? Nasıl algılanır?

SANAL EDEBİYATIN OLANAKLARI
Şiiri, "oyun, taklit ve hayâl" olarak niteleyen Adonis, poetikanın dünyaya ve sınırlarına yaklaşmada eksikliğine ve olumsuz öğe olmasına işaret eder. Neden herkes şiir yazmak ve şiiri anlamak zorunda? Ya da; İmkânsız olan mümkün'e dönüşebilir mi? Dille kurulan tasarımın, kontrolsüz söz yığınlarına dönüşmesi engellenemeyen bir sorun olarak kemikleşiyor. Dosyamızda tekno-kültürün dayattığı ve kitleler tarafından iltifat bulduğu, birbirinin benzeri mamuller internet edebiyatı olanaklarıyla hızla çoğalıyor. Zorunlu kılan tasavvur, tv 'talk-show'larında milyonların ayakta alkışladığı şairaneliği taklit ederek internet edebiyatına taşınması kuşatıcı sorunsal. Internet şairleri (Bu tanım ne kadar isabetli? Bu tartışılabilir elbette) çok hızlı ve biçim akrabalığıyla kendini çoğaltıyor.
Cadı kazanına dönüşen polemikleriyle kimse yazdıklarına toz kondurmuyor. Adı, 'etik duruş' olan bu onurlu tavır koyma zaten irtifa kaybeden şair zarafetini elektronik çöplüğüne gömüyor.
Kavranma ve ileriye itmeye önayak olacaksa, bu eksik tasavvurun, böyle bir damardan yola çıkabilme ihtimali heyecan vermiyor mu? Tekno-kültürü üvey evlât olarak dışlamaktansa bu elektronik kulvarın nimetlerinden -olanaklarından 'gerçek edebiyatı' nemalandırmak gerekiyor. Bu yapılanma elbette, üretenin emeğini, telif hakkını koruyan bir denetimle sürmeli.
Bu potansiyeli şiirin sorunlarının konuşulabildiği bir platforma dönüştürebilme ihtimalini düşünelim. Yayınevlerinin uzak durduğu, hatır gönül koymayla şiir ve poetika kitaplarının bin adet basıldığı göz önüne alınırsa; teknolojinin bize sunduğu bu elektronik sunum, arzu edilen okura ulaşılacak bir süreç oluşturabilir.
Dil ve şiir kirliliğinin de bu çoğalmaya ayak uyduruyor olması tedirgin edici elbette. Özdemir İnce, "Tüyler ürpertici bir yazınsal cehalet terörü" tanımlaması getirmişti yıllar önce. Belâgatsizliğin böylesine tehdit ettiği ve meşruiyet kazandığı bir zaman için neler söyleyecektir kim bilir?
Kütüphaneler dolusu bilgi bize bir klavye kadar yakınken bu nimeti reddetmenin bir anlamı yok elbette.
Sanal ortamda sürdürülen yazışmalar, gerçek bir dil yabancılaşmasını da biriktiriyor. 'Varlığın evi olan dil'in tabelâ-reklâm teröründen sonra bu kadar kirlendiği olmamıştır. Sanal dünya, kodladığı terminolojisiyle yabancılaşmayı dayatıyor. Dünya ekseni olan imalar kabuk değiştiriyor, çizgiler kırılıyor, harfler anlamını kaybediyor. Farkında olmadan, özentili, melez, argo bir dil oluşuyor. Dil tehdit altında…
Dileriz, Novalis'in dediği gibi gelişir: "Hastalık insanı yetkinliğe götüren mutlak bir güdüdür."
*
Nermi Uygur'un bir sözünü alıntılıyorum: "İyi yazar, gerçekte kötü okuru kollamayan yazardır." (Kitaplık/42)
Yazınsal süreç, kaybettiği irtifasını dolduracak elbette. Bir akşam haberinde meşhur olan şarkıcılardan sonra; çabucak meşhur olma rehaveti, dayattığı asparagas reklamlarla yazınsal kulvara da yerleşti. Tahammülsüzlük ve acelecilik sınırları zorluyor. Hiç okunmayan, sadece raflarda yerini alan vasat kitaplar, reklâm sektörünün nimetleriyle yüksek tirajlara ulaşıyor.
Bu sorunsalların ekseninde "internet ve edebiyat" soruşturmasıyla Türkiye'nin ileri gelen 21 edebiyat portalıyla konuştuk. Zengin bir söyleşi oldu.
Ahmet Oktay 2005 yılının şiirini tanımlarken; "Benim saptadığım bir başka olgu şu; Son bir iki yıldır, çok kişisel, bir şiir yazılıyor. Şiirin ortak, kamusal bir muhatabı yokmuş sayılıyor. Bu aşırı bireyselleşme ve kişiselleşme, eğretilemenin (metaphor) sınırlarını alabildiğine genişletti, deyim yerinde görünürse, sınırsızlaştı," diyen İhsan Üren, 2005 şiirinin çizelgesini çıkardı. Osman Özbahçe, daha karamsar bir tablo oluştururken; Osman Hakan A. ve Mustafa Fırat kısa değerlendirmelerle katıldı 2005'in şiir yolculuğuna.

AVANT-GARDE , SOYUT, SOMUT ŞİİR
Kristin Prevallet'in Fransa'da yaşayan Faslı şairlerinden Abdellatif Laabı ile söyleşisini Eylül H. Polat'ın çevirisiyle sunuyoruz. "Fransızca yazmayı ben seçmedim. Bana dayatıldı. Neden? Çünkü ben Fransız kolonisindeki bir ülkede doğdum," diyor Laabi. Keyifli bir çeviri, severek okuyacağınıza inanıyorum.
Metin Cengiz, "Avant-gardizm ve günümüz şiiri"ni irdeliyor.
Tuncer Uçarol, "Somut şiirin şiirsizliği"ni açılımlarken bu damarın hep bir deneyşiir niteliğinde kalan bir araştırma olarak görüyor.
Esra Güzelipek'in, çevirisiyle; "Soyut bir şiirin mantıksal açıklamasının olmadığını söylemek ne anlama gelir? Bu, ya şiirin hiçbir açıklamasının olmadığı ya da açıklamasının mantıksız olduğu anlamına gelir," diyor M.L.Harvey, "genç bir ceset olarak sanatçının portresi" makalesinde.
"Şiirsel kirpimiz bir otobandan karşıya geçmek durumunda. Otobanda her an tehlikeyle burun buruna kirpi. Dolayısıyla yoldan gelen bir tehlikeyi gördüğünde kapanmak -içine kapanmak- durumunda" diyor Mustafa Karaosmanoğlu, "Derrida'nın şiirsel kirpisi" yazısında.  Şiirde Somut ve Soyut Arayışlar Üzerine Denemesiyle katıldı dosyamıza Filiz Bedük.
'Metinden  hipertekse  değişen okur-yazar  ilişkisi'nde  Sevgi Özgan, basılı  metinden  elektronik metne ön plan ve arka plan ilişkisini, hipertekse doğru genişleyen metin kavramını irdeliyor.

ANMALIK VE PICASSO SERGİSİ
Sıkıntılı 'kurşun gibi ağır' bir sabahtı. Ordu'dan bir dostumun telefondaki sözleri yüreğime oturdu; 'Azer Abiyi kaybettik, bugün defnediyoruz!.."
Korucak köyündeki baba evinde ziyaretine gittiğimizde yakalandığı 'amansız' hastalığın pençesinde her gün biraz daha eriyen Azer Yaran'ın dostluk deminde ikramını, şiirle paylaşıp güzel bir söyleşi sürdürmüştük. Bu ziyaretin bir 'vedâ' ziyareti olduğunu tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Vedalaştık…
Kendi yatağını sessizce aşındıran acılı bir ırmaktı o.
O hüzünlü sabah "Azer Abi öldü!" sözcükleri, geriyle sarılmış bir film gibi, belleğimi öncelere taşıyan duygusallık yüklemişti bana.
İncecik bir fidana dönen vücuduyla, köhne kapının önünde hâlâ el sallıyor, vedâlaşıyoruz Azer Abiyle.
2 Ekim  2005 dünyamızdan  sessiz  sedasız  çekip gitti Azer Yaran. Rusça  okuduğu  için yakasını  dertten kurtaramayan  bahtsızlardandır, diyor İhsan Üren. 
Hilmi Haşal'ın Azer Yaran: inzivada bir galip'miydi? Yazısıyla sevgili Azer'i yeniden yad ediyoruz.
Dilerim umduğun yere gidersin sevgili kardeşim.
*
Günlük haberleri okuyorum; bant geçiyor, "Attilâ İlhan öldü." Duvar'ın önünde başlayan yolculuk bitmişti. Hakkında çok konuşuldu çok yazıldı… Kendi çok konuştu, çok yazdı… Mehmet H.Doğan, çok konuşulan ve çok yazılanlara pek benzemeyen bir bağlamda ele aldı Attilâ İlhan'ı. 2005'in önemli kayıplarındandı hiç şüphesiz. Osman Hakan A., Seyhan Erözçelik, Sadık Yalsızuçanlar ve Yaşar Güneş Attilâ İlhan'ın yazınsal serüvenini yazdı.
*
"Bir resmi öldürmek istiyorsan onu çok güzel bir şekilde bir çiviye as, göreceksin bir süre sonra çerçevesinden başka bir şey görmeyeceksin. Resim yerinde olmayınca onu daha iyi görürsün," diyor Pablo Ruiz Picasso. Sakıp Sabancı Müzesi, 20'nci yüzyılın en büyük ressamlarından Picasso'nun 135 eserine ev sahipliği yapıyor. "Picasso İstanbul'da" isimli sergi, 24 Kasım'da